İçeriğe git


Tüm action figure fırsatları için tıklayın !

Resim

Osmanlı Devleti


  • Please log in to reply
Bu konuya 76 yanıt gönderildi

#41 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 02 June 2007 - 00:33

BİRİNCİ MAHMUD

(22 Ağustos 1730 – 1754)


Resmi ekleyen


Sekiz yaşında şehzade iken amcası III. Ahmed'in saltanata geçmesiyle Şimşirlik adlı saray dairesine kapatılan Mahmut, 27 sene sonra amcasıyla yer değiştirmişti. I. Mahmut olarak tahta çıktığında 35 yaşındaydı. İstanbul ihtilâlcilerin çemberinde, halk evlerinden çıkamaz durumda, koruyamayanların namusu, ırzı serserilerin ayaklan altında, zenginlerin malı, bazı devletlilerin sarayları işgaldeydi.
2 Ekim'de saltanat değişikliğiyle ihtilâlin sona ermesi beklenirdi, lâkin aradaki boşluğu değerlendirme hırsında olan âsiler, bütün mesâilerini ahlâksızlığa harcamaya devam ettiler. Patrona Halil, Kürt Muslu ve Kahveci Çingene Ali, içinde köleleri halayıkları, uşakları bulunan birer köşke yerleşmişler; peşlerindeki haydutları sayesinde hayatlarını yaşıyorlar, hakîki hak sahiplerine hayatı haram ediyorlardı. Yeni pâdişâh, sadece tahta oturmuş olmakla padişahlık yapılamadığını görüp, çıkış yolu arıyor, başta ihtilâlin lideri Patrona Halil olmak üzere, bazı kimseleri para ile taltif etmeye çalışıyordu.
Çarşılarda dükkânlar kapalı, caddeler, sokaklar serseriden geçilmiyor, iyi insanlar evlerinden dışarı çıkamıyordu. Devletin harab olmasını görev edinenler büyük laflardan da geri kalmıyorlardı. Güya ki; bozulan dengeleri düzeltmek için başkaldırmışlar; ne kadar bozulmadık iş varsa bozmaya çalışıyorlar. Cülus bahşişi dağılırken üç binden fazla serseriye, askermiş gibi para verdiriyorlar. Dellak Arnavud Halil, kendisini sadrâzam mevkiinde görüp, kasap yazıcısı Yoraki adlı bir serseriyi Boğdan Voyvodası tayin ettiriyor.
Halkın namusu, şerefi rezillerce tarumar olurken, bir de garip istekte bulunup; ahlâksızlık yapıldığı gerekçesiyle Kâğıthane'deki köşklerin yakılmasını istiyorlar. Belki israf olmuştur, Sâdâbad belki fakir halkın kıskançlığını kamçılamıştır ama şehrin güzelleşmesi adına yapılan 120'den fazla yalı ve köşkün yakılması hangi maddi menfaati sağlardı? Pâdişâh, henüz zayıftır, boyun eğmek durumundadır. Yakılmasını önlemek için yıkılmasına rıza gösterir. Pâdişâh bu emrini dellallarla köşk sahiplerine duyurur: "Üç güne kadar, sahipleri köşklerini yıksınlar" der. Fakat âsiler daha çabuk davranıp, ağaçlarıyla beraber, o güzel mahâli harabeye çevirirler. Bir deli fırtına gibi yakıp yıkan, dilediği gibi esen ihtilâl rüzgârına usanç gelir; Sultanahmed Meydanı'ndan çadırlarını toplamak, normal hayata dönmek isterler; bunlar Yeniçeriler, Cebeciler ve bunların reisleri, ağalarıdır. Diğer, ipten kazıktan kopma Patrona takımı değildir. Pişmanlık duyduklarını Şeyhülislâm'a söyleyip, onun pâdişâhtan kendileri için af istemesini rica ederler. Pâdişâh, bundan sonra böyle işlere karışmayacakları taahhüdünü alınca, geçmiş unutulup yeniden düzenli hayata geçilir. (11 Ekim 1730)
"Bu isyanda faaliyette bulunanlar ve ekseriyeti teşkil edenler dellak ve kaldırımcı Aranvudlardı. Patrona Halil her istediğini yaptırıyordu. Arkadaşı olup ocaktan kovulmuş olan Muslubeşe ihtilâl zamanında fırsatı kaçırmayarak ileri atılmak suretiyle, bir ayda ocağın en yüksek zabitliği olan kul kethüdahğına çıkmıştı."
Pâdişâh, olup bitenleri, plânlar kurarak takip ediyordu. Çok geçmeden plân uygulanacak; bazı ocak ağalarına ihsan edilen beşbin altın gücünü gösterecekti! Hamamda peştemalmı alıp, nalinlerini bırakıp sokağa fırlayan Patrona Halil sarayda yaşamaya, kürkler giyinmeye, elmaslar takınmaya alışmıştı; gözü yükseklerdeydi. Şanına lâyık makamı pâdişâh bulmuş; bunu da Kırım Hanı Kaplan Giray bir toplantıda Patrona'ya söylemişti.
(Kendisini yaptığı ihtilâl kadar önemli gören Patrona'ya, karşı tarafta aynı anlayıştaymış gibi görünüp tuzağa düşürmeye çalışıyordu.)
"Murad ettiğiniz şey muvafık, pâdişâh dediğinizi yapıyor; hâl böyle iken toplu harekette bulunarak zorbalıkla iş yapmak doğru değildir; inşallah İran meselesi için yapılacak toplantıda Rumeli eyaleti ve vezirliğe nail olduktan sonra arzunuzu pâdişâh huzurunda söyleyin; biz de size müzaheret -yardım-ederiz."
Bu plân tutar; saraya gelen Patrona Halil, Muslubeşe ve Yeniçeri Ağası yeni makam ve mevkilerine, kellelerini vererek kavuşurlar. Bunların cesetleri gösterilmeden, hilat merasimi bahanesiyle içeri alınan 18 zorbanın daha akıbeti aynı olur. Cesetler III. Ahmet Çeşmesi'nin yanına bırakılır. Temizlik hareketine hizmeti geçenler pâdişâh tarafından yüksek görevlerle mükafatlandırılırlar.
Hammer Tarihi'nde biraz farklı anlatıma rastlıyoruz. Birinci Mahmud Patrona Halil'i görmek istedi. O da üzerinde Yeniçeri üniforması ve ayağı yalın vaziyette huzura geldi.. Sultan Mahmud "senin için ne yapabilirim" diye sordu. Patrona Halil "Seni İmparatorluk tahtına oturmuş görmekle benim en büyük arzum gerçekleşti demektir; bununla beraber, benim hisseme bundan böyle alçaltıcı bir ölümün düşeceğini biliyorum" cevabını verdi. Birinci Mahmud bunun üzerine, kendisine hiç bir kötülük yapılmayacağını ecdadı üzerine yemin ederek bildirdikten sonra şöyle konuştu: "Benden bir mükâfat iste, hemen yerine getirilecektir." Patrona Halil, halkın üzerine baskı yapılmasına yol açtığından kayd-ı hayat şartıyla arazi bağışlama (malikane) müessesinin kaldırılmasını istedi ve bunlar hemen lağvedildi.
Patrona Halil'in isteği ne kadar insanî! Fakat diğer eserlerde göremediğimiz bu mesele biraz meşkuk. Hammer de. Hafızâi yanılgısı olsa gerek. Aynı cildin 178. sayfasından daha önce yaptığımız, Sultan Ahmed bahsinde geçen "İdâri tedbirler" adıyla anılan bölümde şimdi Patrona'ya mal edilen görüş, şehit yahut Damad Ali Paşa'nın idi.
Birinci Mahmud'u saltanata kavuşturanların kendi saltanattan bir buçuk ay ancak sürdü. İhtilalcilerin çoğu, belki de hepsi Sultan Ahmed'in de bir ihtilalle iş başına getirildiğini görmüştüler. Sonunda yaşanan ihtilalci kıyımını da biliyorlardı. Kendi başlarına geleceği bilmezler mi? Şaşmaz kanundur. Osmanoğlu kendi kanından olanı kendi öldürebilir, hapis edebilir, sürgün edebilir ama bir başkası kılına dokunsa hesap sorulur. Bunun başlıca sebebi hanedan üyelerinin farklı bir aile olduğuna inanılması mıdır, saltanat sahibinin farklı insan olduğuna inanılması mıdır her neyse. Belki de, bir öncekine yapılan muamele, aynı şahıslar tarafından bilâhare kendisine yapılabilir düşüncesi asıl sebeptir. Niçin ve nasıl olursa olsun pâdişâh devirenlerin hiçbir zaman şansı olmamıştır. Birinci Mahmut kural dışına çıkmadan gerekenleri yaptı, yaptırdı. İstanbul'da asayiş sağlandı. Kapalı dükkânlar açıldı; halk normal hayata döndü.

Şâirin Ölümü

Ahmed Nedim Efendi'nin Ahmed’i zamanımıza gelmemiş, onu sadece Şâir Nedim olarak hatırlarız. Zamanının, devlet bünyesinde mühim mevkii alan en uçarı şâiriydi. Kadın, şarap ve eğlence Nedim'de olduğu kadar hiçbir şair tarafından serbestçe şiire girmemişti. Üstelik, Nedim Kazasker torunu ve kadı oğluydu. Müderrislik yapmış "Nevşehirli İbrahim Paşa'nm Hafız-ı Kütüplüğünde bulunmuştu." İstanbul karanlık bir tünel gibiydi ve olanlar oldu.
Şâir Nedim bu kargaşalıkta, yaşadığı şaşaaya uymayacak biçimde can verir. Nasıl öldüğü kesin olarak bilinmiyor, birbirine uymayan rivayetler sıralanır; damdan dama atlarken yere düşürenden tutun, denizde boğana kadar çeşitli ölüm şekilleri anlatılıyor. Lâle Devri'nin üç önemli isminden biri pâdişâh III. Ahmed istirahate çekilmişti, diğeri Nevşehirli ihtilâl kurbanı olmuştu. Nedim de meçhul bir ölümle aradan çekilince, Gökkübbe'de belki hoş, belki buruk; belki de başka bir sada kaldı. Bunu herkes istediği gibi yorumlayabilir. Nedim'in ölüm tarihi Ocak 1731. 49 yaşında idi.

"28 Ocak Pazar: İstanbul'da bir Arnavud İsyanı'nın Tenkili"

Bu başlık İ.H. Danişmend'in, kısa bilgilerde onun, o da "Vakanüvis Suphi'ye göre; o sırada İstanbul nüfusunun "öşrümiktân" (onda biri) muhtelif tarihlerde payitahta üşüşen "kefere-i müslimnumâ Arnavud taîfesi"nden mürekkeptir.
Patrona'mn kan davası bahanesiyle şehri yağma için elbirliği eden bu serseriler hamamlarda, külhanlarda ve hanlarda yaşamaktadır; bugün çıkardıkları isyanda üzerlerine yürüyen Vezir-i Âzam Kabakulak İbrahim Paşa'nın çıkardığı "Sancağ-ı Şerife bile kurşun atmaktan çekinmemişlerdir; tabiî nihayet imha edilmişler ve İstanbul sokaklarında onbeş bin maktul bırakmışlardır).
İşte böylece ikinci safhası ile Patrona İsyanı sona ermiş, hayat normale dönmüş oluyor. İhtilâlin faturası bir padişahın hali, bir vezir-i azamın ve iki paşanın katli. Saray, köşk, yalı yağması, pek çok modern binanın yıkılıp, pek çok hanenin tarumar edilmesi... İsyancıların elebaşı dahil, onbeş binden fazla insan ölüsü...
Baldırıçıplak takımının ihtilâli ile bir gece yarısında tahta çıkan I. Sultan Mahmut; toz duman arasında oturduğu yeri bile görememişti. Şimdi ise, sisler dağılmış, ortalık durulmuş, yapılacak işler görünmeye başlamıştı: İlk yaptığı iş hayatta kalan isyankârları tesirsiz hale getirmek oldu. "Yeniçeriler taşralara, Boşnaklar ile Arnavudlar da muhtelif yerlere sevkedildi." Ve Sultan Mahmud İstanbul hamamlarında Arnavudların çalıştırılmasını yasakladı.

Kirmanşah'ın Alınması (30 Temmuz 1731)

İranla savaş hali vardı. Sultan Ahmed, cepheye gitmek üzere Üsküdar'a geçtiğinde İhtilâl başlamış ve sarayına dönmüştü. Yarım kalan işi Sultan Mahmud'un bitirmesi gerekiyor. İran Şahı Tahmasb Osmanlı hükümetindeki karışıklıktan istifadeye kalkıştı ise de, muvaffak olamadı.
Aslında, İran Şahı Tahmasb'ın yaptığı garipsenecek bir davranıştı. Birinci Mahmud'un cülusunu tebrik için İstanbul'a elçi gönderdi, fakat tebrikten ziyade "fırsatı ganimet bilme" teklifi getirmişti elçi Veli Mehmed Han. Daha önce kabul edilmiş bulunan sulh şartlarını kendi lehlerine genişletmek istedi. Uygunsuz istek, oyalama taktiği güdülerek Bağdad Valisi Ahmed Paşa'ya iletildi. Elçi Veli Mehmed Han, oralar ahvaline vakıf olduğu ileri sürülerek, anlaşması için Ahmed Paşa'ya gönderildi. Elçi Diyarbakır'a varmadan Şah harekete geçti. Tebriz'den Revan üzerine yürüdüğü haber alındı.
Şah'ın bulanık suda balık avlamaya çalışması kendi zararına seyretmeye başladı. Elçi Mehmed Han yanındakilerle beraber Mardin Kalesi'ne hapsedildi. İki koldan saldın hazırlığı yapan Osmanlı ordusunda Bağdad Valisi ve İran Seraskeri Ahmed Paşa ile Revan seraskeri Hekimoğlu Ali Paşa, Şah'a umduğu imkânı vermedi. Ahmed Paşa'nın karşısında tutunamayan İran ordusu dağıldı. Daha önce elden çıkmış olan Kirmanşah askeri malzemeleriyle beraber geri alındı, oradan Hemedan'a hareket edildi. (30 Temmuz 1731)

Kürican Zaferi

Şah bir yandan sulh teşebbüsünü gevşetmiyor, bir yandan büyük ordular hazırlayıp savaşa giriyor. Yalancı Çoban mevkiine konan Şah Tahmasb'ın sözlerine bel bağlamayan Osmanlı da hazırlıklarını, tedbirini ihmal etmiyor. Hemedan'a yakın bir yerde Kürican'da iki ordu karşılaştı. 20 bin yaya askeriyle 10–15 bin süvari askeri maktul veya yaralı olan Şah kaçarak canını kurtardı. Birçok büyük kumandam ölüler arasındaydı. İran'ın bütün ağırlıkları da meydanda kalmış, zaferin kahramanı Ahmed Paşa padişah tarafından hilatlerle taltif edilmiştir. Hammer'in; "Parlak bir zafer" olarak takdim ettiği Kürican galibiyetine, pâdişâhın duyduğu sevinci anlatırken "İkinci büyük silahdarıyla orduya keskin kılıçlı, pak yüzlü, hükümdarın ekmeğini ve tuzunu alınlarının teriyle hak eden askerlerini tebrik için bir fermanla bir Hattı Şerif gönderdi" diyor. Ve devam ediyor: "Aynı zamanda imparatorluk komiseri de "serdarın sarığına kıymetli taşlarla süslü bir sorguç takmak, kıymetli vücuduna görünüşü ruha hoş gelecek bir samur kürk giydirmek, beline düşmanlarının başını kesecek muzaffer bir kılıç kuşatmak ve nihayet ordunun kaplanlarına ihsanda bulunması için yüz elli kaftan sunmak e¬rini almıştı" diye bitiriyor Kürican'la ilgili sözlerini.

Birkaç Başlık

11 Ekimde Serasker Hekimoğlu Ali Paşa Urmiye'yi fethetti.
4 Aralıkta Azerbaycan'ın başkenti Tebriz işgal edildi.
10 Ocak, 1732'de İranla sulh yapıldı.
12 Mart, 1732'de Topal Osman Paşa azledilerek Hekimoğlu Ali Paşa sadârate getirildi.
Osmanlı Devleti Türk İdareci kıtlığı mı çekiyor? diye, insanın aklına sıkça geliyor. Zira bu Yeni Sadrâzam da İtalyan'dır. Babası Hekimbaşı Venedikli bir dönmedir. Nuh adını almıştır. Ali Paşa da İtalyanlık ne kadar kalmıştır, bilemeyiz.

Bağdad Zaferi ve Birinci Mahmud'un Gaziliği

12 Ocak 1733: Nadir Han Bağdad'a taarruza geçer. Nadir Han Tahmasb'ı halletmişti; sonra da Bağdad'ı halletmeye kalkmış, 1 Temmuz'da Topal Osman Paşa'ya yenilip 80 bin ölü ve ağırlıklarım da bırakarak yaralı vaziyette kaçmıştır. Savaşın 9 saatte bitmesi, Topal Osman'ın büyük başarısı idi. Gâzî unvanını savaşa iştirak etmeyen padişah I. Mahmud almıştır. Hekimoğlu Ali Paşa 3 sene, 4 ay, 1 gün işgal ettiği sadaret makamını 12 Temmuz Salı günü İsmail Paşa'ya devredip, ileride tekrar gelmek üzere başka vazifeye geçer. Yeni vezir-i âzam da Gürcü'dür; 5 ay, 13 gün sonra azlolunacaktır. Hekimoğlu Ali Paşa kızlar ağasıyla geçinemeyip mührü Hümâyunu elinden kaçırmıştı, İsmail Paşa da aynı sebeple, yerini Seyyid Mehmed Paşa'ya terketti.
Savaş ve barışla geçen günlerin ardından Kerkük'te hasta yatan Topal Osman Paşa'nın ordusunu dağıtması Nadir Şaha fırsat doğurur; bu fırsat Kerkük'ü İran istilâsına uğratır. Kırım Hanı Kafkasya üzerinden İran'a taarruza geçerse de İran’la ittifak eden Ruslarla karşılaşır (16 Haziran 1736) ve 17 Ekim 1737 İran’la Sulh.
12 Kasım 1737 Kırım Ham Feth Girayın Ruslara karşı kazandığı zafer.
4 Ağustos Cumartesi: Bosna Valisi Hekimoğlu Ali Paşa'nın Avusturyalılara karşı kazandığı Bonyaluka Zaferi ve büyük neticeleri. Bunun üzerinde biraz durmak lâzım.

Bonyaluka Zaferi (4 Ağustos 1737)

"Hayat savaştan ibarettir" sözünün yanlışlığı ispatlanabilse, yapılan savaşlara başka bir isim aramak gerekecek. Görebildiğimiz tarihin hiçbir döneminde dünya savaştan baki kalamamış. Bugün, en azından dünyanın çok büyük bölümü barış içinde yaşıyor görünse de, bunun yalan olduğu, diplomasi savaşının devam ettiği iddiası var. Güçlü devletler ne istese yağlı diplomasiyle alıyor; şayet alamazsa örnekleri görüldüğü gibi savaş uçaklarını devreye sokmaktan çekinmiyor.
Avusturya ve Rusya ile Osmanlı Devleti'nin savaşmama sözü vardı. Sulh anlaşması kılı kırk yararak yapılmıştı. Anlaşılan o ki, iki tarafın da aynı şeye mecbur olması şart. Rusya ve Avusturya barış içinde yaşama zaruretini atlatmıştı. Askerine zafer kazandırmak istiyor, bunun için de yenebileceği bir düşman arıyordu. Kâğıt üzerine sıralanan kelimelerin basılan mühürlerin önemi yok! Önemli olan iyi bir bahane bulmak.
Osmanlı Devleti'nin gaileleri birbirine ekleniyor, mecburi yapılan dış harplerin yanı sıra bir de iç harpler meydana geliyor. Huzur yok. Diğer düşman çevreler susmuşken İran'la savaşlarımız oldu. İran'la oyalanırken Rusya homurdanmaya başladı. Yapılan barış anlaşmasına uymayan hareketlerden bahsetti. Güya Kırım Hanı ve veliahdı İran'a giderken Rusların toprağına girmiş.
Ruslar, Lehistan işlerine müdahale etmekle anlaşmaya sadâkatten uzaklaşmıştılar da, şimdilik hesap sorulamıyordu. Yalnız, Kırım Han'ı Feth Giray Kırım'a girip tahribat yapan Rus ordusuna unutulmayacak bir ders verip 100 bin esir ve birkaç yüz bin hayvan almıştı.
Olanların intikamı için Osmanlı'nın İran'la meşguliyeti Ruslara iyi fırsattı. Azak Kalesi'ne saldırdılar. Osmanlı-İran sulhu oldu ve Ruslar korkuya kapıldı. Rusya-Avusturya ittifakı yapıldı. Osmanlı için Rusların yaptığı hareketin mânâsı yoktu. Yalan haber olduğunu bile düşündüler.
Türklerin Ruslara karşı saldırıya geçmesi, Avusturya'nın arabulucu rolüne soyunmasıyla engellenmeye çalışılıyor. Hazırlıksız yakalanmak şaşkınlık yaratmış, vezir-i âzam tarafından Fransa, İngiltere, Hollanda, Venedik ve Avusturya'ya mektuplar gönderilmişti.
Hiçbir mektup beklenen, umulan tesiri uyandırmadı. İttifakları bulunduğu için Avusturya'nın Rusya'ya yardım edeceği korkusu silinemiyordu. Azak Kalesi düştü. Kırım istila edildi. Vezir-i âzam Seyyid Mehmed Paşa Kethüdası Osman Halisa Efendi'nin hükmü altındaydı, kendisi beceriksizdi, orduya hâkim olamadı, askeri kışlaklara dağıttı, bu beceriksiz, kararsız durum devam ederken, sıra Hekimoğlu Ali Paşa'ya geldi.
Hekimoğlu Ali Paşa birinci sadâretinden azlini müteakip Bosna Vâliliği'ne atanmıştı. Rusya'nın Osmanlı ile savaşını fırsat bilen Avusturya, bir şeyler koparma ümidiyle, "onbeş taburundan herbirini bir yerden Osmanlı hududundan içeri saldırttı. 20 bin kişilik bir kuvveti Niş üzerine gönderdi. 10 bin kişiden fazla askeri de Eflak üzerine sevk etti. Ayrıca 30 bin kişiyle de Vidin üzerine gelecekleri İvaz Mehmed Paşa tarafından duyuruldu. Bu kadarı Rus cephesinde bulunan vezir-i âzami şaşırtmışken, bunlardan başka yüz elli bin kişilik bir ordu Bosna üzerine yürüdü.
Hekimoğlu Ali Paşa Avusturya'dan böyle bir hareketin geleceğini tahmin ediyor, vezir-i âzamı uyarıyor, vezir-i âzam ise: "Nemçe (Avusturya) ile sulh kaimdir, onların cemiyetinden vesvese etmeyesiniz" diye haber gönderiyordu. Hekimoğlu casusları vasıtasıyla Avusturya'nın her nefes alışını takip eder durumdaydı. Kumandanlarına, arada düşmanlık yokken niçin böyle yaptıklarını sormuş olan Hekimoğlu şu cevabı almıştı: "Aslını bilmem, bize tembih böyledir, Petro günü gelince görürsünüz. Ali Paşa maksadı anlayıp, Bosna'nın kadısını, müftüsünü diğer ileri gelenlerini yanına topladı. Gelmekte olan çığın cesametini onlara anlattı. "Herkes kendi mahallinde hazırlıklı bulunsun" dedi.
Avusturyalılar 1737 Mayısında Niş'e yürüdü. Temmuz'da Niş kuşatıldı. Hazırlıklı olunmadığı için fazla dayanamayan Niş Kalesi kısa bir zamanda Nemçelilere topuyla tüfeğiyle teslim edildi.
Nemçe kuvvetleri bir yandan Şehirköy'e bir yandan Kosova taraflarına yürüdü. Kosova önüne gelenler mağlup oldular. Bununla bitmiyor. Avusturya yerli Hıristiyan halkı önceden isyana hazırlamış olup, kendileri taarruza geçerken on kazada on bin silahlı halk müslümanları memleketten çıkartıp, eşyalarını yağmaladı.
Avusturyalıların taarruzu, zayiat vermeleri devam ederken, rüzgâr yönünü değiştirdi. Niş geri alındı.
Çöküntülerin manen yıprattığı Sultan, Niş'in alındığı haberiyle kendine geldi. Bir Hattı Hümâyunda Niş cephesi Seraskeri Hafız Ali Paşa'ya teşekkür etti: "Cümleniz hayır duama mazhar olmuşsuzdur, bundan böyle her veçhile Lâzime-i zimmetiniz olan hususlarda bezl-i makdur eyliyesiz" dedi. Kahraman askerlere samur kürkler, altınlar ve hil'atlar gönderildi.
Diğer cephelerde de Türk zaferleri görülüyor, Avusturyalılar ne yapacağını şaşırıyordu. Vidin'e gelen büyük bir ordu Bosna ve Belgrad taraflarından gelen kötü haberle Macaristan'a döndü.
Avusturya muharebesinin en önemli kısmı Bosna cephesinde cereyan etmektedir. Rusların savaş açtığında arabulucu olması istenen Avusturya İmparatoru, olurum ama demişti, Vidin ve Bosna'dan yerler isterim. Tabii ki, isteği reddedilecektir.
Hekimoğlu Ali Paşa Avusturya'nın Bosna'ya girmek istediğini, vezir-i azama kabul ettirememişti. Tedbirini kendi imkânı nispetinde aldı.
9 Temmuz 173 7'de İzvornik tarafından düşman hücumu başladı. Bir Palanka basılıp askerleri şehit edildi. Ali Paşa Bosna'da seferberlik ilan etti.
Düşman Usturumca Kalesi'ni kuşattı. Genç kadınların bile erkek kıyafetiyle savaştığı kalede yaşlı kadınlar su taşıdı, işçilik yaptı, ebeler cerrahlık yaparken çocuklar top tanesi taşıdı. Nemçeliler, altı bin kişilik yardım kuvvetinin yolda olduğunu duyunca çekip gitti.
Meşhur kumandanlardan Hildeburg Havzen'in, öncüsü sekiz bin kişi olan büyük bir orduyla Banyaluka'ya gelmekte olduğu duyuldu. Kaledeki askerler hazırlık yaptı, gelenleri karşıladı, kuşatmacılardan pek çoğu öldürüldü, sağ kalanlar büyük, hakiki orduya karıştı.
20 bin kişiyle Puzin ve 20 bin kişiyle de Çetin kaleleri muhasara edilmişken 80 bin kişiyle Banyaluka kuşatıldı.
Hekimoğlu'nun elinde yeterli sayıda asker yoktu. Metanet, cesaret bilgi ve inanç üstünlüğü Türk tarafında, diğerleri Nemçe'de. Paşa askerine eğer sabır ve sebat bizde olursa kazanırız" dedi. Düşmanla karşı karşıya gelince, dalkılıç hücum emri verdi. "Beş nöbette düşmanı tepeleye tepeleye güneş batıncaya kadar dövüştü. Nemçe askeri nehrin karşısına geçmek istiyordu; kumandanları, kaçışı önlemek için o yolu kapatmıştı. Ali Paşa ise Nemeçlileri nehire sürmeye çalıştı ve muvaffak oldu. Savaşarak ölenlerin daha fazlası kendini nehre atıp, boğularak öldü Hekimoğlu Ali Paşa çok büyük bir zafer ve epeyce ganimet kazandı.
Bu kadar yeter, demedi Ali Paşa. Nehirden kurtulup kaçanların takibi için acilen bir köprü yaptırdı. Karşıya geçirdiği askerle kaçanları takip etti. Pek çok ölü -ki sayılan 60 bin deniyor- ve esir veren Nemçe kumandanı gözden ve makamdan düştü. Banyaluka'nın haberini alan, diğer kale işgalcileri de bırakıp kaçtılar.
Bu büyük zafer İstanbul'a müjdelenince pâdişâh yine sevindi. Kendisini sevince boğan kumandan ve askere hediyeler gönderip memnuniyetini bildirdi.
Banyaluka zaferinin tesir hâlesi dalga dalga yayıldı. Kırım'daki Rus kuvvetleri kovuldu, Azak Denizi'ndeki Moskof donanması kendi kendini yakarak intihar etti. Sadâret Kethüdası Osman Halisa Efendi'ye danışmadan hareket edemeyen vezir-i âzam Seyyid Mehmed Paşa azledilip yerine Muhsinzâde Abdullah Paşa getirildi. Osman Halisa Efendi'nin, bu zaferden nasibine idam düştü.
Banyaluka zaferinden sonra ordu kışlalara çekildi. Muhsinzâde sadâretten azl edildi. Yeğen Mehmed Paşa vezir-i âzam oldu. Bundan sonra hazırlıklarla yeni savaş mevsimi beklenecek. Yeni Sadrazam için söylenen ilginç sözler var, Venedik Balyozu (elçisi) Kontanini'ye ait: "Mağrur ve zalim bir adam olup Venedik'in amansız bir düşmanıdır; en hiddetli anında bile olgunluğunu, gizli bilgeliğini terk etmez ve nefretini dahi gayeleri uğrunda kullanmasını bilir." Lamartin balyozun sözlerini naklettikten sonra Yeğen Mehmed Paşa'yı anlatmaya devam ediyor:
Nitekim bir yıldırım hızıyla Mareşal Seekendorf'un Niş'i eline geçirmiş ve Vidin'i kuşatmış ordusunun üzerine döndü ve daha devletin mührünü getirmiş olan Silahdar ordudan ayrılmadan önce Seekendorf'u yendi, Niş'i geri aldı, altı bin Avusturyalı'yı şehrin surları önünde kılıçtan geçirdi. Vidin kuşatmasını kaldırttı. Saksonya Prensi Hildeburg Havzen'e tabyalarında hücum etti ve bu üç ordunun artıklarını Tuna'nın ötesine attı..."
Yabancılar tarafından lehimize söylenen şeyler biraz abartılı bile olsa hoş geliyor. Hele de uzun zaman zafer ve kahraman görülmemiş ise...
Avusturya cephesinde, o kadar ayrı ayrı yerlerde ayrı komutanların savaşı oldu ki, takibi ve isimleri karıştırılmaması zor oluyor. Birkaç başlıkta bu fasılı noktalamak istiyoruz:

İsmail Hakkı Uzunçarşılı'dan: "Avusturya cephesindeki muvaffakiyet." "Muhadiye muharebesi. Vezir-i azamla İvaz Mehmed Paşa'nın aralarının açılması. İkinci Muhadiye galibiyeti. Ada Kalesi'nin zaptı. İstanbul'a dönüş."
Muzaffer ordu Gazi Pâdişâh tarafından merasimle karşılandı. Fransa'nın aracılığıyla sulh teşebbüsü başladı. Padişah Birinci Mahmud bu konuda fikrini almak için, ikinci defa Kırım Ham olan Mengli Giray'ı İstanbul'a çağırdı. Han görüşünü şu sözlerle açıkladı:
"Hazır galib iken sulh olalım, gelecek seneye kalırsa kimin galib, kimin mağlub olacağı belli değil; kaldı ki Ruslar Azak'ı aldı." Mengli Giray benzeri konuşmayla sulhtan yana tavrını açıklarken Azak'la ilgili fikri olmadığını da meydana koymuştu.
Osmanlı Devleti'nin arzu ettiği barışı, mağlup durumdaki Rusya ile Avusturya istemiyordu. Savaş yanlısı olan vezir-i âzam Yeğen Mehmed Paşa idi, onu da pâdişâh azl etti, yerine İvaz Mehmed Paşa'yı getirdi. (22 Mart 1739)

Hisarcık Zaferi (22 Temmuz 1739)

Gönül huzur istese de, şartlar zora mecbur ediyor. Kış mevsimi yazın yapılacak seferin hazırlığı ile geçti. Osmanlı Devleti'nde kader olmuştu sefer. Başlangıçta kışı Söğüt'te geçiren oba ilkbaharda Domaniç'e yaylaya giderdi. Dört mevsimi aynı yerde yaşamaya alışamadı Osmanlı. Yaylaya gider gibi, tarlaya ekin biçmeye gider gibi, gurbete çalışmaya gider gibi ısınan havayla beraber silah omuzda sefere çıkmak. İşte hayat bu, başkası yok, varsa da yok...
"Ben geçerim gönül geçmez" türkü¬ünde olduğu gibi, biz geçsek de onlar geçmiyor savaştan. Yeğen Mehmed Paşa'nın savaşla ilgili planı vardı; İvaz Mehmed Paşa aynı planın uygulayıcısı olmak üzere harekete geçti. Hedef Belgrad. Dün bizimdi; bugün de bizim olması lazım.
Avusturya ordusu da Belgrad bizim olarak kalsın diyor. Onun için 100 bin kişilik orduyla Pançava yakasından Tuna'yı geçip, Türk ordusunun yolunu kesmek istiyor. İki ordu Belgrad'la Semendire arasında bulunan Hisarcık'ta karşılaştı. Daha evvel gelen Türk ordusu daha iyi yer tutmuştu. Sabahın erken saatinde savaş başladı, gün batımına kadar sürdü.
General Vallis kumandasındaki Avusturya ordusu yenildi. Hammer'in deyimiyle: Osmanlılara on sancak ve üç büyük savaş davulu bırakarak, arkalarına bile bakmadan Tuna kıyılarına kaçtılar. Jan Palfi'nin zırhlı süvarilerinin büyük bölümü Osmanlılar tarafından kılıçtan geçirildi veya yüksek yerlerden yirmibin yeniçerinin mevzilendiği eteklere doğru püskürtüldüler; savaş nizamındaki bu yeniçerilerin elinden pek azmin bile kurtulduğunu söylemek kolay değil..."
Vezir-i âzamın biraz gevşek davranışı Avusturya askerinin tamamen imhasını engellemiş ama yine de şahane bir zafer kazanılmıştır.
Kısa bir süre önce, bazı kayıplar göze alınarak sulh yapılmıştı. O zamanki gerekçe şuydu. Elimizdeki ordu ile savaş olmaz. 100 bin askerimiz, 10 bin düşman önünden kaçar vs. Gördük, eğer iyi sevk ve idare edilirse kendinden üstün kuvvetlere karşı da başarı elde edebiliyor. Bu orduda iş yok demek, şimdilik doğru değil.

Belgrad'ın Teslim Alınması (1 Eylül 1739)

Allah nazardan saklasın; işler yoluna girdi. Elimizden çıkan kaleler, şehirler birer birer geliyor. Belgrad'ın değerini de, önemini de bilenlerdeniz. Hisarcık zaferinden sonra oturduğumuz tahterevallide tarafımız ağır basıyor, rakibimiz havada kalıyor. Barışla yahut savaşla Belgrad'ı istiyoruz. Yalnız Belgrad'ı mı? Hayır. Timeşvar ve Vanadinle beraber Belgrad. Bu kadar ağırlığı, bu isteği İvaz Paşa hafif bile görüyor. Belgrad için şöyle diyor Paşamız: "Bir Tanrı'dan başkasını tanımadığım gibi, Belgrad benim yüce devletime iade edilecektir." General Sakkau teslime yanaşmayınca muhasara şiddetlendi.
Çok müstahkem bir mevkide olan Belgrad Kalesi direniyor, kuşatmadaki askere bıkkınlık geliyor ve Bosna Valisi Hekimoğlu Ali Paşa 20 bin askerle imdada yetişiyor.
Hekimoğlu'nun gelişinde yaşanan sahne ilginçtir, aktarıyoruz: Ali Paşa vezir-i âzam iken, şimdiki vezir-i âzam İvaz Mehmed Paşa çavuşbaşı idi. Eski efendisine hürmeten, İvaz Paşa iki saatlik mesafeden karşılamaya çıktı ve yanında yaya olarak geldi.
Muhasaranın 51. günü Nemçe Başkumandanı Mareşal Vallis teslim için imparatoruna mektup yazdığını söyledi. Nihayet karar verildi. Fransa Elçisi Marki dö Vilnöv'ün aracılığıyla, Türk tarafından Reisü'lküttab Mustafa Efendi, Ordu Kadısı Esad Efendi, Mektupçu Ragıb Efendi (Koca Ragıb Paşa) ve Hekimoğlu Ali Paşa'nın temsilciliği ile barış görüşmeleri başladı. Belgrad Kalesi üç günde Avusturyalılar tarafından terk edilerek Türklere bırakıldı.
Sadâret değişikliği 23 Haziran 1740'ta yapıldı. Hacı İvaz Paşa'nın yerini Nişancı Hacı Ahmed Paşa aldı. Fransa'ya tanınan kapitülasyonun sınırları genişletildi. Buna sebep Marki dö Vilnöv'ün barş anlaşmasındaki gayretinden başka bir şey değildi.
Osmanlı Devleti Batıda sükûnu sağlamış, Rusya ile de savaşa son vermiş, rahata kavuşmuş iken İran boş durmadı. Nadir Şah Caferiliğin beşinci mezhep olarak tanınması için baskı yapmaya başladı. Asıl maksadı savaş olan Nadir Şah muradına erdi. İran'ın Bağdad'ı alma hevesinde olduğu anlaşıldığından, savaş hazırlığına başlandı. Nadir Şah bir adım daha atarak Bağdad Valisi Ahmed Paşa'dan şehri teslim etmesini istedi; "biraz sonra da Bağdad'ı ve Kerkük'ü muhasara etti. Kerkük İranlılann eline geçti. (Temmuz 1743)
Hacı Ahmed Paşa şark hududundan gelen kötü haberler neticesi azledilip Hekimoğlu Ali Paşa ikinci sadâretine başlamıştı. (21 Nisan 1742)
Nadir Şah bir Türkmen çocuğudur. İran'da saltanatını pekiştirmiş, Afganistan ve Hindistan taraflarını istilâ etmiş, başarılarının gururuna kapılmış, meydan okuyacak kahramanlar arıyordu. Caferiliğin reddi Türkiye'ye savaş açması için bahane teşkil etti.
Hekimoğlu Ali Paşa'nın, Bosna valisi iken gösterdiği yiğitlik hafızalarda canlıydı. İranla savaş için Serdar-ı Ekrem olarak cepheye gitmek istedi. Pâdişâha tesiri kuvvetli olan Kızlarağası Beşir Ağa Ali Paşa’nın isteğini kabul ettirmedi. Bu olaydan sonra Yeniçeri Ağası Seyyid Hasan Paşa sadârete getirilip İran seferine memur edildi. (23 Eylül 1743)
Nadir Şah Musulu muhasara etti. 4500 askeri öldürüldükten sonra, müdâfilerin şiddetine dayanamayıp muhasarayı kaldırdı. (27 Eylül 1743)

Kiğaverd Bozgunu 23 Ağustos 1745

İşler her zaman düzenli gitmiyor. Ordu bozan ordu da bozuluyor. 1744 Temmuzunda Kars'ı muhasara eden Nadir Şah, 150 bin askeriyle, yarısından az olan Osmanlı askerine karşı bir başarı elde edemez. Serasker Hacı Ahmed Paşa'nın savaş taktiği Nadir Şah'ı çaresiz bırakır. 72 günlük mücadeleden sonra, 9 Ekim'de Nadir Şah çekilip gitmek mecburiyetinde kalır. Serasker Ahmed Paşa bir hastalığa yakalanıp faaliyetini sürdüremez hâle gelince, yerine eski sadrâzamlardan Yeğen Mehmed Paşa tayin edilir. Nadir Şah temelli gitmemişti. 10 Ağustos’ta Erivan yakınında Kâğaverd ovasında karşılaşılır ve şiddetli bir savaş başlar. 12 günlük vuruşmadan sonra Türk tarafı üstünlüğü yakalar ama netice almaya kâfi değildir, zafer, gelecek zamana bırakılır. İşte en kötü netice bir gün sonra alınır. Bu en kötü sürprizin sebebi ordu içinde bulunan bozgunculardır.
Hasta yatan Yeğen Mehmed Paşa'nın ölüm haberiyle askerin morali bozulur, savaş makinesi iyi işlemiş hâle gelir, peşinden 15 bin kadar levend ve gönüllü askerlerin bir kısmı mezhep gayretiyle Şii acemlere karşı savaşmak istemezler. Onların mezhep taassupları din ve milliyetlerinin önüne geçince
"— Acem bastı! diye yaygara koparıp firara başlarlar. Neticesi 20 bin askerin şehid düşmesine varan bir bozgun yaşanır.
Bozguna sebebiyet veren, elebaşılık yapan askerler, hem de altı aylık maaşlarını peşin almışlardı. Haber İstanbul'a ulaşınca, firariler hakkında fetva verilir: "Muzırrün-nas ve sâibi-l fesad" olan bütün zabit ve neferlerin öldürülmesi, mal ve eşyalarının öldürenlere kalması"
Fetva makamı böyle der uygulayıcılar bunu uygular.
Türk ordusunu bozguna uğratan da Türk'tür. Nadir Şah Hindistan'daki Türk hâkimiyetinin dağılmasına sebep olmuştu, burada yine bir Türk ordusunu bozdu. Katıksız bir Türk olan Nadir Şah Timuroğulları'ndan sonra Osmanoğulları'na da baş eğdirmeyi hesaplamıştı.
Mümkün olduğunca özetlenen savaşlar, arada bir tafsilatla zenginleştiriliyor. Savaş tasvirine dikkat eden Hammer'in, bazı enteresan tespitleri dikkat çekiyor. Serasker Yeğen Mehmed Paşa'nın Nadir Şah ordularına saldırma hazırlığını anlatırken, bulunulan yeri dikkate sunuyor. Diyor ki: Burası, on iki yıl önce, eski Vezir-i âzam Topal Osman Paşa'nın savaşı ve hayatını kaybettiği yerdi; görüldüğü gibi burası eski vezir-i âzam seraskerler için meş'um bir savaş alanıydı."
Yağmurdan sonra güneşin doğması gibi, her savaştan sonra barış umuda doğuyor; daha doğrusu, barış daha iştiyakla isteniyor. Kuvvetli olan savaşla alacağını almıştır; barışarak zaferinin tadına varmak ister: Güçsüz olan, bir daha ezilmemek şevki tabiisiyle iyi bir barışı arzu eder. Şayet bir barış yapılacaksa-yapılırsa. İki taraf da gururunu incitecek isteklere fırsat vermemeye çalışır. Barıi masasından başı dik ayrılmak, insanlarının yüzüne bakarken kendisine gülümsendiğini görmek herkesin isteğidir.
Yeğen Mehmed Paşa'nın ölümünden sonra serasker olan Hacı Ahmed Paşa'ya, Nadir Şah adına münacaatta bulunan Huzur Han barış teklifi sundu. Kazandıkları zafer hayal hanelerini genişletmiş olduğundan, isteklerinin sınırları da genişlemişti. Önceki, Şiiliğin beşinci sünni mezhep olarak kabulünün yanı sıra, bu sefer Van, Bağdad, Kürdistan, Basra, -Peygamber Efendimizin yakınlarının kabirleri bulunan yerler- Necef ve Kerbela isteniyordu.
Elbette bunlar kabulü mümkün olmayan arzulardı ve hiç düşünülmeden reddedildi. Nadir Şah'la mâkul bir sulh yapılamayacağı kanaati veren bu aşırı teklif, Osmanlı Devleti'ni yeniden savaş hazırlığına şevketti. Zafer, ihmal edilmeyen şark hududu biraz daha sıkı tutulacaktı. Kars ve Diyarbakır taraflarına kuvvet yığılırken Kırım Ham İkinci Selim Giray'a durum bildirilip, Kars cephesine onbin asker göndermesi istendi.
Hekimoğlu Ali Paşa geçmişte görülen savaşçılığı ile Kars Serdarlığına muvafık sayıldı. Savaş için yapılacak her şey yapıldıktan sonradır ki, Nadir Şah'm İstanbul'a gönderdiği elçinin gelmesi, onunla yapılacak görüşmelerin sonu beklenmeye başlandı.

Türkiye-İran Sulhu (4 Eylül 1746)

İran elçisi Fetih Ali Bey 8 Ocak 1746'da İstanbul'a geldi. Ragıb Paşa Konağı'na misafir edildi. İran vezir-i âzamı Şahnuh tarafından vezir-i azama yazılmış iki mektup getirmişti; onlar tercüme edildi. Malûm istekleri sıralanan mektuplar pek işe yaramayacaktı. Yaramadı.
Yine Caferiliğin beşinci mezhep olarak kabulünü istiyorlar, bu mümkün değildi. Yeni bir anlaşma yapıldı; bunda 1639'daki Kasrı Şirin Anlaşması'nda tesbit edilen hudut esas alındı. Yapılan birçok savaştan sonra 107 sene önceye gidilmesi gariptir...
"Bu suretle 1725'ten beri aralıklarla tam 23 yıl süren Türk-İran savaşı sona erdi. Safevî hanedanının dağılmasından sonra doğan krizle başlayan bu savaşta, her iki Türk devleti, birbirinden toprak koparamadılar. Ancak büyük İran eyâletleri, uzun yıllar Osmanlı işgalinde kalmış oldu. Nadir Şah gibi, tamamen istisnai dehâda bir adamın ortaya çıkması, Osmanlı fütuhatını engelledi."
Kanunî ve Yavuz devirlerinde savaşlar, savaşlarda zaferler yaşanıyor, bol ganimete kavuşuluyordu. Hazine rahat, harcamalar korkusuzca idi. En önemli kazanç sahası olan sınır boyları verimliliğini yitirdi; asker şevksiz, devlet zebun; harcamalar israfı kaldıramıyor.
Pâdişâh Birinci Mahmud zamanında üç devletle yapılan savaşlar hiçbir maddi katkı sağlamadığı için, sadece gider hanesi çalışmıştı. "Pâdişâhın sarayındaki bazı gümüşlü eşya ve kürkler, kumaşlar sırmalı dokumalar ve gümüş hayvan takımları ve saray kütüphanesinde bulunan bir kısım nadide kitapların satılması ile mâli sıkıntı önlendi."
Birinci Sultan Mahmud zamanı yaşanan maddi sıkıntılar, yangınlar ve zelzelelerle artmaktaydı. 1745'in sonunda çıkan yangınla Fener ve Balat kapılan arasında Kiremit mahallesindeki 7–8 yüz ev kül olmuştu. Nisan 1750'de Mercan'da çıkan yangın daha ağır zayiatlar vermişti. Bitpazarı, Arabacılar, Yorgancılar ve Yağlıkçılar'daki dükkânlar mahzendeki eşyalarla beraber kül haline gelmiş, bütün esnafın beli bükülmüştü. Pâdişâh kendi kesesinden bütün masrafı karşılayıp, dükkânları yeniden yaptırarak, büyük bir âli cenaplık gösterdi. 1752'de zelzele, 1754'te zelzele ve yangın çok büyük hasarlara yol açmıştı. Diğer padişahların birçoğunda görülen saray debdebesi olmayan Sultan Mahmud, sıkıntıya düşen halkın yaralarına merhem olmak için elinden geleni yapıyordu.

Sultan Birinci Mahmud'un Ölümü (13 Aralık 1754)

Son iki senesi sıhhi rahatsızlıkla geçen Sultan Mahmud, 13 Aralık 1754'te şiddetli bir soğuğun yaşandığı günde Cuma selamlığına çıkmış, "namazdan sonra Silahtar Ağa'nın koluna dayanarak güçlükle yürüyüp müşkülatla ata bindirilmiş ve nihayet saray kapısından girerken maiyetinin kolları arasında can vermiştir.
1696'da dünyaya gelen, 24 sene iki ay padişahlık yapan Sultan Mahmud öldüğü zaman 59 yaşının içindeydi.
Beş altı kadını olduğundan bahsedilir amma, hiç çocuğu olmamıştır. Naşı Yenicami'de babası İkinci Mustafa'nın yanma defnedilmiştir. Tebaasına müşfik bir baba gibi davranan sultanın ölümü herkesi gözyaşına garketmiş, devamlı hayır dualarla anılmıştır.
Geneli sükûn içinde geçen saltanatında maddi imkânsızlıklara rağmen birçok hayır eserlerini faaliyete geçirmesi, onun daha çok sevilmesinin sebeplerinden sayılır.
Hayır eserleri diyebileceğimiz neler var, denince ilk akla gelen tabii ki Nuruosmaniye Camii'dir. Başlangıcı Birinci Mahmud tarafından halisane duygularla yapılan caminin tamamlanması III. Osman'a nasip olmuştur. İlme önem veren pâdişâh "Ayasofya ve Fatih camilerinin yanında ve bir de Galatasaray'da üç kütüphane yaptırmıştır. Yangın mağdurlarının evlerini dükkânlarını kendi parasıyla yaptırdığını da unutmamak lâzım.
Gönlünü ahu gözlülere kaptırdı mı? Bilmiyoruz. Hiç çocuğu olmayışı, babalık zevkini tadamayışı mutlaka gönlünde yaralar açmıştır.
Ara sıra şiirler yazarak, değişik iklimlerde yaşamaya çalışmış. Mahlası Sıbkatî olan pâdişâhımızın, şairliği fazla öne çıkarılmaz; belki fazla şiir de yazamamıştır.
İ. H. Uzunçarşılı'da çok hoşumuza giden bir kıtası var, onu okuyalım da, görelim nice şairdir rahmetli.

Varalım kûy-i dilârâya gönül hû diyerek
Kokalım güllerini gonca-i hoşbû diyerek
Şerbet-i lâl-i hayâli beni öldürdü meded
Gidelim kûyine yârın bir içim sû diyerek


Kendi yaptırdığı Nuruosmaniye Camii'nin yanındaki türbeye gömülmesi, belki son dileğiydi, onu da, yerine pâdişâh olan kardeşi III. Osman çok görmüş.
Feci bir ihtilalle bir gece tahta oturan, bir Cuma namazından sonra sessizce ebedî âleme göçen, sessiz yaşayan pâdişâha Cenabı Allah'tan rahmetler...

Tüm action figure fırsatları için tıklayın !

#42 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 02 June 2007 - 23:30


ÜÇÜNCÜ OSMAN

(1754–1757)


Resmi ekleyen


Ağabeyi Sultan Mahmut geride bir şehzade bırakamadan ölünce, hiçbir tereddüde kapılmadan gelip tahta oturdu. Sultan Üçüncü Osman olarak anılan yeni padişah, 56 yaşında bir piri fânidir. Tarih kitapları kendisinden fazla bahsetmez. Eskiden faaliyet alanı olarak valiliklerde pişen gencecik, enerjik şehzadelere benzemiyor, hiçbir devlet tecrübesine de sahip değildi. Değişen gelenek onun ömrünü de saray duvarlarının arasında geçirtmiş, hormonlu sera bitkileri gibi tabii tadına kavuşamadan kocamıştı.
Sultan Mahmut bir erkek evlada sahip olsaydı, Osman için, alıştığı inziva hayatı son nefesine kadar devam edebilir, o da bu ağır devlet yükünün altına omuz vermemekle belki daha huzurlu olurdu.
En fakir, en imkânsız kullarına dahi Cenabı Hakk'ın ihsan ettiği havayı bol bol teneffüs edememiş, her hareketi kayıt altında geçmiş, ruhî durumu sağlıklı gelişme gösterememişti. "Çok asabî, mütelevvin ve kararsızdı; bundan dolayı sevgisine ve garazına inanılmazdı, kimseye itimadı olmadığından küçük bir sözden şüpheye düşer ve birtakım mukarriplerin tesirleriyle işleri bozardı. Teennisi yoktu; aceleci olduğundan, zamanla yapılabilecek şeylerin derhal yapılmasını emrederdi. Bereket versin ki kısa süren saltanatı zamanında bir muharebe gailesi olmamıştır.
Büyük tarihçimiz bile onu böyle vasıflandırıyor, hayatını anlatmaktan zevk alamadığı için çabucak, bir mektup kısalığında yazıp bitiriyor... Eğer, yazılanlar doğruysa Sultan Osman, önceki adaşları -Osman Gâzî, Genç Osman- ile hiçbir benzerlik arz etmiyor; saltanata uyum sağlayamıyor. Hemen hemen hepsi şair, bir kısmı musikişinas olan ceddinin aksine ne şiir yazdığı, ne musikiden zevk aldığı duyulmuş. Saltanata geçer geçmez saraydaki bütün mûsikî erbabını kovmuş, cariyelerle karşılaşmamak için bile çareler icad etmiş. Yani, kadın yüzü görmek dahi istememiş.
Kadınlara ilgisizliğinin ne sebepten olduğunu kesin bilmek zor; daha önce gördüklerimizden yola çıkarak (meselâ Sultan İbrahim) yaşadığı mahpus hayatının onu bütün dünyevi zevklerden soğuttuğunu tahmin edebiliriz. Bir de: "Tabiat, vücut ve yüz yapısı bakımından Osman'a karşı lütüfkâr davranmamıştı; yüzü etli ve kaba çizgiliydi; başı, boynu olmadığı söylenecek durumda olduğundan, biri ötekinden daha yüksek olan omuzlan arasında hemen hemen kaybolup gitmişti..." (Çizilen resmi hiç de böyle değli; Hammer mi yalancı, ressam mı?)
Sultan Osman'ın kılıç kuşanma merasimi geleneğin aksine dört gün sonra yapıldı. Tahta oturuşunun dokuzuncu günü Eyüb Camii'ne gitti.
III. Osman bilerek yahut bilmeyerek, davranışlarıyla farklılık sergiliyordu. Kılıç kuşanma merasimini dört gün sonra yapması gelenek dışıdır, tavırları gelenekle bağdaşmaz, bir de, yine onu farklı kılan icraatte bulundu: Her padişah, cülusunun ilk günlerinde tımar ve zeamet sahiplerinin beratlarını yeniler, -devletin bazı memurları da bu kategoride idi- berat yenileme dolayısıyla, bunların sahiplerinden "rüsûm-i cülûsiye" adı verilen para alırdı. Sultan Osman bir Hatt-ı Şerif kaleme alıp, bu vergiden vazgeçtiğini bildirdi. Kendisi askere dağıtılması gereken cülus bahşişini (2.374) iki-bin üçyüz yetmiş dört kese olarak dağıttı. Çok büyük padişahlar bile cülus bahşişi temininde zorlanırken, III. Osman'ın böyle rahat hareketi, Sultan Mahmud'dan hazineyi dolu aldığına işaret etmektedir.
Sultan Üçüncü Osman'ın tasvir edilen garip davranışları inanılır gibi değil. Garipliğe misal olarak iki olayı karşılaştıracağız. Kılıç kuşandığı gün çıkan yangın, halk arasında, "pâdişâh uğursuz geldi" türü sözlerin dolaşmasına sebep olmuştu. Bu imajı kafalardan silmek için yukarda anlattığımız uygulamayı yaptı. Para almak için değişik yollar deneyen padişahların aksine, kanunen alması gereken parayı bağışladı. Askere cülus bahşişi dağıtırken cömert davrandı; hatta emekli askerlere bile bahşiş verdi. Diğer garipliği ilkinin tam zıddı fikirler veriyor. Birinci anlatılan kurnaz, zeki, akıllı bir padişah tavrıyla karşılaştırırken, ikincisi halis bir acayipliktir. Saray kadınları sesini duyunca kaçışsınlar, yüzlerini göstermesinler, diye altına demir çiviler çakılmış ayakkabı giyiniyor. Bu birbirine uymayan iki Osman'dan biri gerçek olmamalıdır.
Kaynaklara göre padişah sarayda kadınlara eza etmekle kalmamış, haftanın üç günü şehirde gezmeyi kendisine hak sayıp, o günlerde kadınların dışarı çıkmasını yasaklamış. Bunların doğruluğu tartışılır ise de, tartışmaya mahal olmayan gerçek Osman bahtsız bir padişahtır. Ağabeyi Birinci Mahmut gibi bu da bir evlâda sahip olup da kendisine "baba" dedirtememiş.
Şimdi, padişahın devlet işlerine nasıl baktığına -zamanında ayakkabı altına çivi çakmanın dışında- devletin neresine hangi çiviyi çaktığına göz atalım:
İçeride yaptığı ilk işle beraber âdete uyularak bazı devletlere, cülusunu bildiren adamlar gönderildi. Cülusunun üstünden bir ay geçmeden, kış amansız bastırdı, soğuk dayanılmaz hal aldı, Haliç suyu buz tuttu. (11 Ocak 1755) Böyle bir hadise Genç Osman zamanında yaşanmıştı. (24 Ocak 1621) Don, üzerinde yürünecek kadar kalın idi ve "Defterden iskelesiyle Sütlüce arasında yayan gelip geçenler görülmüştür. Vakanüvis Vasıf tarih düşüren bir beyit yazarak demişti:

"Buz üstünden geçen geldi bana yaz dedi tarihin
Deniz attmışsekizde dondu buzdan bendeniz geçtim"


Ne kadar güzel. 68 eski takvime göre içinde bulunulan senedir; yani 1168. İkinci mısraı öyle denk getirmiş ki Ebcet hesabıyla tarih düşürürken muazzam bir sanat yapılmış. "Buzdan ben, deniz geçtim" ve "bendeniz geçtim" diyor.
Saltanatının üçüncü ayında sadâret değişikliğine giden Sultan Osman bu makama tecrübeli vezir Hekimoğlu Ali Paşa'yı getirdi. Trabzon'da bulunan Ali Paşa 40 gün sonra İstanbul'a geldi, vazifesine başladı ama uzun süre çalışamadı. Pâdişâhla anlaşma imkânı bulamayıp azledildi. Azliyle ilgili anlatılan sebep dikkat çekicidir ve Sultan Osman'a uymuyor.
Pâdişâh, hür davranmaya alışık olan Hekimoğlu'nun yanına birkaç denetçi vermiş, şirket yönetir gibi hareket ediyor, Sadrazamın yetki kullanamaması o makamın varlığını lüzumsuz kılar, Ali Paşa da bunu hazmedemez. Bir gün, yüksek sesle itirazını dile getiren Paşa, pâdişâhtan şu cevabı alır:
" Ben seni şimdi azleder yerine hamallar kâhyası Ali Usta'yı vezir ederim" der. Ali Paşa'nın cevabı:
"Evet yaparsınız, lâkin Hammal Ali Paşa olur, Hekimoğlu Ali Paşa olmaz." Sonuç:Hekimoğlu Ali Paşa azledilir. Bir süre Kıbrıs'ta Kalebent olarak kaldıktan sonra Rodos'a gönderilir. Tabii, bir zaman sonra affa uğrayan Paşa, Anadolu Valiliği göreviyle Kütahya'ya getirilir ve orada ölür. (13 Ağustos 1758)
Bu azilden önce şöyle bir olaydan da bahsedilir. Güya, III. Osman şehzadeleri öldürtmek istiyormuş, bu işi Ali Paşa'ya teklif etmiş, Ali Paşa reddedince, pâdişâh kızarak, "hain" demiş. Ali Paşa da:
"Hekimoğlu hainliği katilliğe tercih eder" cevabını verince pâdişâh kendisini azletmiş." 56 yaşına kadar baba olamamış şehzade. Sonra pâdişâh, hâlâ evlatsız. Şehzadeleri niye öldürtmek istesin ki?
Hekimoğlu Ali Paşa'dan sonra Başdefterdar Naili Abdullah Paşa vezir-i âzam olup üç ay vazife yaptıktan sonra azledilerek Sakız Adası'na sürgüne gönderildi. Boşalan makamın yeni sahibi Bıyıklı Ali Paşa'dır ve bu Paşa da önceki gibi Türktür. Ali Paşa'ya Bıyıklı denmesinin sebebi şöyle anlatılıyor:
"Hekimoğlu Ali Paşa'yı azleden pâdişâh, yerine bu Ali Paşa'yı getirmek istemiş, sakal bırakmadığı için bir müddet başka vazifede beklemesi, sakalı yetişince sadarete getirilmesi uygun görüldüğünden iki üç ay sabredilmiş ve sonra mührü hümâyun kendisine teslim edilmiş. Bir de söz icad edilmiş "Sadrı sadârette hülle oldu." Bu söz de yakışmış amma hakkında çıkartılan rüşvet ve yalan iftiralarından kellesi kurtulamamış. Gerçi iki saat sonra iftiralar açığa çıkmış, pâdişâh pişman olmuş ya, neye yarar!"

Yine Yangın (27/28 Eylül 1755)

Bıyıklı Ali Paşa henüz cezaya çarptırılmamıştı. Üçüncü Osman'ın saltanatının yedinci ayında (12 Temmuz 1755) bir bakkal dükkânında yangın çıkmış, 36 saatte iki bine yakın evi kül etmişti. 27 Eylül gecesi çıkan Hocapaşa Yangım öncekinden çok şiddetlidir. Adeta Neron'un Roma'yı yakması gibi. Dört kola ayrılan ateş bir yanda Bahçekapı'yı boydan boya yakarken, diğeri Bab-ı Âli ve Divanyolu'ndan Defterhane'ye dayandı. Üçüncü kol Mahmudpaşa çarşısını kül yığınına çevirirken, dördüncüsü Ayasofya çarşısından Soğukçeşme'ye varıp böylece şehrin üçte ikisi mahvoldu.

Sadâret Değişiklikleri

Üçüncü Osman başka iş yapamadığı için zamanını sadrâzamlarla oynayarak dolduruyordu. Bıyıklı Ali Paşa'dan sonra, meşhur bir isim buldu. Yirmisekiz Çelebizâde Said Mehmed Efendi. Babası Fransa sefaretnâmesiyle, kendisi İbrahim Müteferrika ile Türkiye'de matbaayı kurmakla nam kazanmıştı, bunun sadâreti de 5 ay 7 günde sona erdi.
Tarih 1 Nisan 1756 Köse Bahir Mustafa Paşa ikinci defa denenecek, o da koynunu mührü hümâyuna ana rahmi yapar ki, tam 9 ay 10 gün sonra azledilir.

Nuruosmaniye Camii'nin İbadete Açılışı (6 Aralık 1755)

Birinci Mahmut yapımını başlatmıştı. Onun ömrü ikmâlini görmeye yetmedi. Eğer yarım vaziyette kendisine devredilen bu cami inşaatı da olmasaydı Sultan Osman'ın hayır eserlerinden bahsedilemezdi. Bu cami ile ilgili ve Üçüncü Osman'ın aleyhine sayılacak bir durum var.
Cami ile beraber bir medrese, bir kütüphane ve bir de türbe inşâ ediliyordu. Sultan Mahmud bu türbeye defnedilmek istiyordu. Sultan Osman ağabeyine bu caminin türbesini çok gördü ve burayı sırf kendisine ayırdı. Sultan Mahmud Yeni Cami'ye defnedildi. Kendisi öldüğü zaman aynı karşılığı Üçüncü Mustafa'dan gördü.

Kıyafetle İlgili

Farklı davranışların pâdişâhı olan Üçüncü Osman, halkın devlet adamlarına benzer giyim kuşamını görünce, razı olmadı. "Samur ve kakım gibi, devlet ricaline mahsus kürklerin halk tarafından giyilmesini şiddetle men etti."

Büyük İstanbul Yangını (4/5 Temmuz 1756)

Bu seferki yangın, Sultan Osman'ın kısa saltanat süresinin ortasında çıkan üçüncü ve diğerlerinden daha büyüktür. Cibali'de çıktığı için "Cibali Yangını" denir.
Cibali'den Unkapanı'na, Süleymaniye'ye, Vefa'dan Şehzâdebaşı'na, Zeyrek'ten Saraçhane'ye, Fatih'ten Yenikapı'ya kadar İstanbul'u küllüğe çeviren afet Fatih'ten beri emsali görülmemiş bir yangındı.
Bu yangında sayılabilen kayıplar şöyle: İkibin ev, bir dükkân, beşyüz seksen değirmen, ikiyüz cami ve mescid, yetmiş hamam ve bir han. İnsan zayiatının ne kadar olduğu bilinmiyor.
Şehrin tekrar eski haline getirilmesi çalışmaları başlamış ve pâdişâh vatandaşına yardımcı olmuştur.
Ne dünyaya ısınabilmişti ne de saltanata. Her şey onun beklentisinin dışındaydı. Şehzade hapishanesi denen yerde hayalini kurduğu dışarı hayatı ile karşılaştığı hayat çelişiyordu, bir türlü huzuru bulamadı. Yangınlar sık sık belini büktü. İşbaşına getirdiği sadrâzamlarla anlaşamayışı ayrı bir yarasıydı.
Sultan Üçüncü Osman artık yorulmuştur. 2 sene 1 ayda altı defa sadrâzam değiştirmiş, yedincisini arıyor, bulacağı, son sadrâzamı olacak. İyi seçim yapması lâzım ve yapar. Koca Ragıp Paşa'yı Halep'ten getirip mührü hümâyunu tevcih eder.
"Divan edebiyatımızın en mühim şahsiyetlerinden olan Ragıp Paşa, Ruhi ve Nâbi gibi fikir ve felsefeyi şiir haline getirmiş ve birçok beyitleriyle mısraları darbı mesel hâline gelmiştir.

Miyânı güftü güdâ bed-meniş iham eden kubhun
Şecaat arzederken merdi kıbtî sirkatin söyler


onundur, ve

Turfa dükkânı hikemdir bu kûhen tak ı felek
Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı


Sultan 3. Osman'ın Ölümü

Sultan Osman 59 yaşına değmiş, üç seneyi doldurmak üzere olan saltanat süresince dişe dokunur bir icraat sergileyememiştir. Kendisi hiçbir haşmetin sahibi olamadı ise de, başında bulunduğu devlet, her şeye rağmen dünyanın bir numaralısıdır. 15 milyon km kare yüzölçümüne 76 milyon nüfusa sahip imparatorluğun tek lideridir.
Şefkatli, merhametli olduğu söylenen pâdişâh uyluğunda çıkan kurt urunun alınmasıyla perişan bir hâle düşmüş, Sarayburnu'nda bir merasimi seyrettikten sonra ruhunu teslim etmiş. 30 Ekim, 1757 Cumartesi:
Devrinin meşhur simalanını Yılmaz Öztuna, şöyle sıralar. "Devlet adamı ve kumandan olarak Hekimoğlu Ali Paşa, diplomat, devlet adamı, şair ve bilgin olarak Koca Ragıp Paşa, bilgin olarak Mustakiymzâde Süleyman Sâdeddin Efendi, bestekâr olarak Ebûbekir Ağa ile Tab'î, ilk akla gelenlerdir."
Sultan III. Osman'ın mezarı Yenicami’de büyük kardeşi Birinci Mahmud'un yanındadır.
Hiçbir evladı doğmadığı için, geride tartışılacak hiçbir şey bırakmadan çekip gitmiştir.

#43 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 03 June 2007 - 02:18

SULTAN III. MUSTAFA

(1757–1774)


Resmi ekleyen


Manisa'dan, Amasya'dan birkaç at çatlatıp, kan ter içinde Dersaadete yetişen şehzadeler devri kapanalı çok oldu. O şevk, heyecan ve korku dolu seneler gerilerde kaldı. Gizlice gönderilip çağırılan, bekleyenlere doğum sancısı çektiren şehzade yollarına bakmıyor, o yolu Birinci Ahmet sessizce kapatmıştı.
Nicedir yeni usule alıştık. Şimşirlik adlı saray hapishanesinden çağırılan, bin naz ile gelip tahtı dolduran yaşlı şehzadelerin ürkekliğine de alıştık.
Önceki iki pâdişâh da çocuk bırakmadan ölünce tercih sıkıntısı yaşanmıyordu. Şimdi kafesten çıkartılan Şehzade Mustafa, amcaoğlundan boşalan tahta oturacak. Üçüncü Mustafa 27 senedir kapalı tutulduğu için, önce hürriyeti tadacak, sonra saltanatı tabii ki. Tabii ki çekingendir güneşe kavuşurken...
30 Ekim Cumartesiyi Pazara bağlayan gece vefat eden III. Osman'ın tahtı sabaha karşı Sultan Mustafa tarafından doldurulacaktır. 27 senenin ürkekliğiyle, kapalı bulunduğu daireden çıkıp "devlet adamlarının bulunduğu "sünnet odası"na girdiği zaman:
— Sabahlar hayır ola! diye selâm vermiştir. Onun için biat merasimi "tulû'-i fecr-i sadıkta" başlamıştır. Zeki, münevver, çok çalışkan, temiz yürekli, teceddüt ve ıslahat taraftarı bir zat olan Üçüncü Mustafa, birçok Osmanlı pâdişâhtan gibi kuvvetli bir şairdir; meselâ başta vezir-i âzam Koca Ragıp Paşa olmak üzere muhtelif şairlerin tanzir ettikleri meşhur kıt'ası bütün nazirelerini gölgede bırakmıştır.
Üçüncü Mustafa'yı anlatan tarihçiler, adı geçen kıtasını göklere çıkarırlar; gerçekten de önemli bir şiirdir. Kendisini tahta hazırlarken mi, tahta çıkıp da dünya ahvaline vakıf olduktan sonra mı yazdı? Onu bildirmezler. Şiirden anlaşılan o ki uzun uzun kafa yorup, eksikler gözünün önünde resmî geçit ettikten sonra dünyanın zembereğinin çıktığı kanaatine varıp, ondan sonra yazmıştır.

Yıkılıpdur bu cihan sanmaki biz de düzele
Devlet-i çarh-ı denî virdi kamu mübtezele
Şimdi ebvâb-ı saadetde gezen hep hezele
İşimiz kaldı hemân merhamet i lemyezele


"Üçüncü Mustafa'nın benzi soluktu; kendisi vesveseliydi" derler. Bunun için de; III. Osman'ın şehzadeleri zehirletmek istediği, bunu haber alan şehzadenin, zehirden korunmak için ilaçlar aldığı, bu ilaçların fazla kullanılmasından yüzünün solduğu, bakışlarının derinleştiği, anlatılarak Sultan Osman suçlanır. Belki doğruydu, belki iftiraydı zehir meselesi amma; korunmak için alınan ilaçlar inkâr edilemeyecek kadar gerçekti. Sebep; Mustafa'ya bu şüpheyi aşılayanların suçu olacağı gibi, kendisinin vehmi de olabilir!
Devamlı ölüm korkusuyla yaşayan bir insandan ki, bu 27 senedir, sıhhatli bir şey beklemek akıl işi olmamalıdır. Fakat Şehzade Mustafa bu korkuyu yenmek için olağanüstü çaba sarf etmiştir. Yarı esir, belki de tam esir gibi yaşadığı halde çokça kitap okumuş. Onun, en fazla ilmi nücumla (astronomi) meşgul olduğu görülüyor. Amacına hizmet etsin diye tıpla da fazla haşır neşirdi. Zehirlenme ihtimaline karşı panzehir öğreniyordu.
Galiba her şeyin üstünde şairliği geliyor. Birkaçı istisna Osmanoğullar'ında şiir kabiliyeti Allah vergisidir. Bu vergi Sultan Mustafa'dan esirgenmemişti. 27 senelik mahpusluğu ona ne kadar şiir yazdırdı, bilmiyoruz. Tahta kavuştuktan sonra meşgul olacağı işlerden şiire vakit ayırabilir mi, onu göreceğiz.
Üçüncü Mustafa'ya Üçüncü Osman'ın devrettiği kocaman bir devlet ve bir de Koca Ragıb Paşa var. Sultan Mustafa belki kadrini bildiğinden, belki de hiç kimseyi tanımadığından "tahta çıkar çıkmaz bir Hatt-ı Hümayun ile, yeni hakkedilmiş sadâret mührünü Ragıb Paşa'ya göndermiş, ondan bugüne kadar olduğu gibi bundan böyle de devlet işlerini yürütmesini istemişti."
Koca Ragıp Paşa, padişahın tahta çıkışının ertesi günü çiçek ve meyve dolu elli porselen tabakla vazo göndererek saltanatım tebrik etti. Karşılıklı hediyeleşmeler geleneğe uygun olarak yürütüldü. Hediyeleri getirip, ******ürenler ihsanlara kavuştu.
Sultan Mustafa, yine geleneğe uyarak cülusunun dokuzuncu günü muhteşem bir merasimle kılıç kuşandı. Eyüb Camii'nde başlayıp sarayda devam eden gösteriler, saçılan avuç avuç paralar komşu devletlere gönderilen elçilerden sonra vazifeler başladı.
İlk olarak, bir adaletname çıkarıp, halkın huzurunu artırıcı birtakım tedbirler alındığını ilan etti. III. Osman'ın affettiği tımar ve zeamet gelirlerinin yarısını bağışlayıp geri kalanın kolay toplanmasını sağladı, toplanan parayı da hazineye aktardı.
Vezir-i âzam Koca Ragıp Paşa rahat hareket edebilmek için etrafını temizliyor. Üçüncü Mustafa'ya yakınlığı ile tanınan adamları bile bir yolunu bulup, İstanbul'dan uzaklaştırıyordu. Pâdişâh, devlet işlerini yakından takip ediyor, mâlî işlerde santime önem veriyordu. Gelenek olan cülus bahşişi kim bilir ne kadar zoruna gitmişti. Devlet bütçesinin itinalı kullanılması taraftarıydı, israfın düşmanıydı. "Rus tehlikesini görüyor, ona göre tedbirler almaya çalışıyordu" derler. Ordunun yenilenmesi fikri Üçüncü Ahmet zamanından beri gündemde idi. Üçüncü Ahmed'in getirttiği Fransız asilzadesi Kont Bonneval memleketinden kaçıp geldiği Avusturya yerine Türkiye'ye hizmete başlamıştı. Yeni top mermileri döken Kont, hem Türklüğü, hem de Müslümanlığı kabul ederek başarılı hizmetler vermişti. Tarih kitaplarımızda iftiharla okuduğumuz Humbaracıbaşı Ahmed Paşa, işte o Kont Bonneval'dır.

Danimarka ile Anlaşma

Bugünkü tabirle, İstanbul'da trafik çok sıkışık. Danimarka Elçisi Bâb-ı Âli ile bir dostluk, ticaret ve gemilerin serbest dolaşımıyla ilgili anlaşma yapabilmek için uğraştı, bunu başardı, anlaşma imzalandı.
Elçi, hükümdarının tebriknamesini, çok değerli ve bol hediyelerle beraber takdim etmiş, karşılığında hiç olmazsa sadrazamdan samur kürk beklemişti. Kıyafet üzerine III. Osman'ın başlattığı usûl devam ettiği için De Gahler bir kaftanla yetinmek zorunda kaldı. Fevkalade elçi olması onu devlet ricalinin giyinebileceği samur kürke hak sahibi yapamamıştı.
Gahler, imzalanan anlaşmayı temin için çok uzun mesâi sarfetmişti. Belli ki, bunda kendi çıkarları fazlaydı. Müzakereler sırasında aracılık eden, Anadolu Kadısı ve Sultan'ın İmamı Osman Molla idi. Bu Osman Molla yüz kese para karşılığında Danimarka elçisine yardımcı olmuştu.

Hac Kafilesiyle İlgili

Sultan III. Mustafa'nın tanınması bakımından faydalı olacağı zannıyla bu kısa bölümün aktarılması lüzumlu görülmüştür.
Hac kafilesi ve Sunne'nin güvenliğinden sorumlu olan kişileri tayin eden Ebu Kaf Ahmed Efendi, kafilenin Beni Harb adlı Arap kabilesi tarafından soyulmasının mesulü sayıldı. Bir zaman için, bu hadise saklandı. Müjdeciler gelecek, hac kafilesinin Hazreti Peygamber'in doğum gününde Mekke'ye ulaştığını bildirecekti. Müjdeci gelmedi; halk telaşlandı, pâdişâh rahatsız oldu. Darüssaade Ağası Ebu Kofun bir hatası olduğu anlaşıldı ve III. Mustafa Ebu Kofu idam ettirdi. Bir kazığa geçirilen kesik başın üzerine şunlar yazılmıştı: "Müslüman hacıların felâketine sebep olanların mükâfatı işte budur."
İdam, yapıldıktan sonra toplanan devlet erkânı ve bir kısım ulemadan kişilerin önünde alınan fetva ile meşruiyete kavuşturuldu. Padişahın, devlet ricali önünde yaptığı dinî duygulan galeyana getirici konuşmanın bir bölümü şöyle:
"Haremeyni Şerifeyn'deki durumların çok üzücü olduğunu biliyorum... Bunların bana Allah tarafından emanet edilmiş olduklarım da biliyorum. Allah'ın emaneti olan Haremeyni korumak için gerekirse şu parmağımdaki yüzüğü paraya çevirir ve bu maksatla harcarım."
Pâdişâhın konuşmasından sonra Haremeynle ilgili çalışmalar daha itinalı yapıldı. Aynı hassasiyet diğer yetkililere de sirayet etti, onlar da eskisinden farklı bakmaya başladı Haremeyn işine.

Baron dö Tot

Sultan Mustafa askerî gelişmeyi de çok önemsiyordu. Avrupa ile aramızda açılan farkı görmüş, bunun kapatma çaresini düşünüyordu. Yabancı teknik ve teknik adamlarından istifâde yoluna gitti. Baron dö Tot'a Tophane'yi ıslah ve yeni toplar dökmesi için görev verdi. Aşın merakı yüzünden kendisi de top dökümlerine nezaret etti; zaman zaman askerî talimleri görmeye, yerinde incelemeye çalıştı.
Sultan Mustafa kısa zamanda intibak etmişti. Devletin, komşulara bakarak nelere ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Barış içinde yaşayabilmenin en mühim şartının savaşa hazırlıklı olmak gerektiğini iyi tespit etmişti. Gariptir ya, Fransa da Osmanlı Devleti'nin güçlü olmasını istiyordu. Niçin? Elde ettiği imtiyazlardan dolayı! Kuzeyimizde semirmekte olan Rusya yalnız bizi değil Fransa'yı da endişeye sevk ediyor. Herkes birinci hamleden sonrasını bazen ikinci, üçüncü hamleden sonrasını hesap ederek milletini huzurlu yaşatmaya çabalıyor. Kuvvetlenen bir Rusya'ya karşı zayıf düşen Osmanlı Devleti'ni kendisi için iyi görmeyen Fransa Türkiye'ye bir heyet gönderdi. Silah yönünden yardımcı olmak istiyorlardı. Dünya ahvalini bilen Sultan Mustafa, devletin devletle dostluğu kendi menfaatinin sınırına kadardır kuralını bildiği için, Fransız heyetinden şüphe etmişti. Ondan sonra elde bulunan imkânlarla yeniliklere yöneldikçe bu yolda Baron dö Tot'un çok faydasını gördü.

Dâmad Ragıb Paşa

Üçüncü Mustafa kız kardeşlerini paşalarla evlendiriyordu. Diğerlerini geçip, Ragıb Paşa'nın evlenmesine kısa bir nazar gezdireceğiz.
Saliha Sultan eski Özi Valisi'nin dul eşiydi. Pâdişâh, 43 yaşındaki dul hemşiresini vererek Ragıb Paşa'nın imtiyazını artırmak istedi. Saray merasimleri eksiksiz uygulanarak, yaşlı sultanla yaşlı vezir evlendirildiler. Hammer, bütün ayrıntılarıyla, üç sayfa da bu evliliğin başlangıcıyla üçüncü gününü anlatıyor. Biz üçüncü günün sabahına geliyoruz:
"Üçüncü gün pâdişâh damadına ya da kayınbiraderine (eniştesine demek istiyor olmalı) bir gürz gönderdi (o ana kadar gelin kocasına hiç yüz vermiyordu) ki bu, prenses kendisine hâlâ kocalık hakkı tanımıyorsa, buna izin vermiyorsa, onu bununla öldürebileceği anlamına geliyordu.

İnanılması Zor Bir Mesele

Sultan Üçüncü Mustafa'nın, zehirlenmeye karşı kullandığı ilaçlardan uçuk benizli olduğunu söylemiştik. Onun bir enteresan tutkusundan daha bahsedilmektedir ki, eğer doğru ise, çekeceği sıkıntılar hiç bitmeyecek demektir. Bu tutkusu; Nücum'dur (Astroloji).
Konuyla ilgili bir bölümü Uzunçarşılı'dan aktaracağız. "Padişah uyanık fikirli, ilim ve fazilet sahiplerini himaye eden, çalışkan, müdekkik bir hükümdar olmakla beraber ilm-i nücum (Astroloji) denilen yıldızlardan ahkâm çıkarma işine meraklı idi. Hatta bu merakını o kadar ifrata vardırmıştır ki; elçilikle Prusya Kralı II. Frederik'e göndermiş olduğu Giritli Resmî Ahmed Efendi'ye evvela kraldan üç müneccim talep etmesini ve bundan başka en mühim ve en büyük işlerin başlangıcının tayini ile değerli kumandan ve iş adamlarının intihabının ne suretle olacağının öğrenilmesini istemiştir."
"Resmî Ahmed Efendi, huzuruna kabul edildiği zaman Prusya Kralı'na, pâdişâhın isteklerini arzetmiş ve Frederik buna karşılık olarak kendisinin, tarih ve tecrübelerden istifade etmek, askerini daimi surette harbe hazır bulundurmak üzere talim ettirmek ve muharebe için hazinede para bulundurmak gibi üç müneccimi olduğunu söylemiş ve böylece haber göndermiş ise de padişah bu tavsiyelerden yalnız para biriktirmek maddesini tatbik etmiş."
Az önce silahla ilgili gayreti görülmüştü. Bu hikâye pek de yakışmıyor.

Lâleli Camii (10 Nisan 1760)

Klasik Osmanlı mimarisinin tamamen reddedildiği, kibar ama bizden olmayan bir tarzda yapılan Lâleli Camii'nin temeli bugün atıldı. Yeri, Arif Efendi adlı birinin bostanıymış ve etrafında evler dükkânlar vardır. Bostan sahibi, evlerin ve dükkânların sahipleri, yerlerinin bedellerini aldıktan sonra, başka ihsanlarla sevindirilmişler. Keşke, Süleymaniye, Sultanahmet ve Fatih Camileri örnek alınsaydı da asırlarca seyreden, içinde ibâdet eden insanlar da sevinseydi...

Kanal Meselesi

Koca Ragıb Paşa sadârette rahat hareket edebilmek, pâdişâhı bile işlerine müdâhale ettirmemek için çeşitli yollar kullanıyor. Yerine göre ilmî tartışmalarla oyaladığı Sultanı, bazen de eften püften meşgalelerle uğraştırıyor. Edirne Sarayı'nın tamire ihtiyacı vardı, yapıldı bitti.
Eski bir tasarı olan İzmit Körfezi ile Karadeniz'i birleştirme meselesini ortaya atan Paşa, padişahın dikkatini bu tarafa çekmeyi başardı. Anlatıldığına göre bu kanal fikri Osmanlı'dan önce düşünülmüş fakat hayata geçirilememişti. Osmanlı Devleti'nden Kanuni epeyce mesai harcamış neticeye varamamıştı. III. Murat dâhi aklından geçirmiş, hatta çalışmalar başlamıştı da vazgeçilmişti. Son olarak IV Mehmet kararlılıkla başlamış kanal açtırmaya, gür ormanların aşılması imkânsızdır diye verilen bir rapor onu da vazgeçirmişti.
Asırlar öncesinden pişe pişe gelen tasarı Ragıb Paşa'nın gönlünü yakmaya başlayınca uzmanlar heyetine lüzumlu incelemeyi yaptırmış, kanalın açılmasına hiçbir ciddi engel olmadığına dair raporu almıştı. Şayet kanal açılabilirse, İstanbul'un odun ihtiyacı kolay temin edilecek, -ormanlardan kesilen ağaçlar suda yüzdürülerek şehre getirilecek- Sabanca gölünün kenarına yapılacak bir tersanenin gemi inşaatında büyük kolaylığı olacak, ayrıca ticarî faydalar da sağlanacaktı.
III. Mustafa, vezir-i âzam tarafından anlatılan yukarıdaki makûl gerekçelerle kanal işine ikna edildi. Hemen faaliyete geçilmesi için altı bin kese gümüş ayrıldı. İngiliz ve Fransız elçileri bu harika fikre teşvikleriyle katıldılar.
Sultan Mustafa'yı bir zaman oyalayan, hayata geçirilmesi halinde gerçekten çok faydalı olacağı bilinen bu önemli proje, çeşitli sebeplerden dolayı hayata geçirilemedi. Daha önceki heveskârları gibi Sultan Mustafa da hevesini hiç gelmeyecek bir zamana erteledi.
Hammer Tarihi'nden özetlemeye çalıştığımız kanal işi, sultanın dikkatini bu yöne celbetmek için icad edilmiş gibi takdim ediliyor. Hammer'e göre, eğer Sultan Mustafa hoşuna gidecek bir şeylerle meşgul olmazsa, çok lüzumsuz meselelerle uğraşıyor, halkın huzurunu kaçırıyor ve gereksiz yere bir sürü cana kıyıyor. Pâdişâhın genel gidişatına bakanca, anlatılan bu tür hikâyeler gerçekmiş gibi görünüyor.
Mekkelilerin ve hacıların rahatı için gayret eden, Mekke'ye su getiren kanal ve kemerin teminini ve temizlenmesini vazife bilen bir pâdişâh, halka zulüm eder miydi acaba? Yukarıda anlatıldığı gibi, pâdişâhı, biraz aklına geleni işleyen uçan sayan Hammer, yaptığı hizmetleri de anlatmakla bitiremiyor.
Sultan Mustafa, savaşmayan askerin askerliği unutacağı endişesiyle manevralar düzenliyordu. Kılıç kullanma, mızrak fırlatma ve ok atma maharetlerini geliştirmeye önem veriyordu.

Karışıklıklar

Sultan Mustafa'nın günleri, hatta seneleri sükûn içinde geçiyordu. Belki Ragıb Paşa'mn zekâsı, belki dünya şartları ona huzur sunuyordu.
Hiçbir şeyin devamlı olmadığı dünyada, sultanın huzuru da devamlı olmayacaktı. Onun yazdığı bir şiir baş tarafta görülmüştü ya Mübtezel'den, Hezele'den bahsediyordu. İşlerin düzelmesi Allah'ın merhametine kaldı, diyordu. İşte şimdi Mübtezel'lerin yüzünden bozulan, bulanan hava yaşanmakta.
Çıldır'da Lezgilerle anlaşan Vali Ahmed Paşa azledildi, yerine tayin edilen İbrahim Paşa gelmeden kaçtı. Daha sonra yakalanan Ahmed Paşa'nın kellesi kesilip İstanbul'a gönderildi. Karaman'da Abdurrahman Paşa isyan etti, İstanbul üzerine yürüdü. Bolu'da Bab-ı Âli'den aldığı bir mektup isyancı Paşa'yı kuzuya çevirdi, Paşa atını geldiği yöne çevirdi, hiçbir şey olmamış gibi Karaman'a gitti, sükûnet içinde yaşadı!
Bosna'da Vali Mehmed Paşa'nın isyanı rütbeleri indirilince söndü. Donanmada çıkan isyan Hıristiyan esirlerin eseriydi. Cuma namazı için Kaptan-ı Derya ile yardımcısının gemiden ayrılması, İslamköy açıklarındaki geminin Malta Adası'na kadar gitmesini hasıl etti. Hıristiyan esirler nöbetçileri de öldürmüştüler. Bu olaya sebebiyet verenler cezalarını gördü.

Ragıb Paşa'nın Ölümü (7/8 Nisan 1763)

Vezir-i âzam Ragıb Paşa'mn bir kısım hizmetlerini gördük. Paşa'yı, burada, son anışımız, onun bir Nevruz günü sultana yazdığı mektuptan bir parça ile bitirelim:
"... Hiç kimsenin hayâlinde canlandıramayacağı kadiri mutlak Yüce Allah'ın iradesiyle başlayan bahar, kışın şiddetli soğuğundan kurtulan bahçe ve ağaçlan yeniden yeşilliklerle kaplıyor, karanlıkları alev gibi delen, iyilikler saçan nurunu bütün imparatorluğa yayıyor ve dünyaya hükmeden şevketlü hükümdarımın yolunu aydınlatıyor..." Üslûbundan numune olsun diye aldık.

Sadâret Değişikliği

Ragıb Paşa'dan sonra, onun yerini tutacak bir sadrâzam bulmak zordu. Sultan Mustafa'nın eski huzuru kalmadı. Hamza Paşa'nın azlinden sonra görevi alan Köse Bahir Mustafa Paşa da Gürcistan'da devam eden isyanı önleyemeyişinden dolayı azledildi; Muhsinzâde Mehmed Paşa bir ümitle iş başıa getirildi. (28 Mart 1745)

Zelzele

Üçüncü Osman sıkça meydana gelen yangınlardan bîzar idi. Sultan Mustafa zelzeleyle sallandı. İstanbul'da birçok bina yıkıldı. Fatih Camii ve diğer bir hayli cami hasara uğradı. Muhtelif aralıklarla 22 Mayıs 1766'dan Ağustos başına kadar süren deprem, halkı çadırlarda yatırdı. Maddi zararın telâfisi için padişah 22 bin kese yardımda bulundu.
Sultan Üçüncü Mustafa uzun saltanat döneminde bundan başka problemle karşılaşmadı. Yangın ise, her padişahın görmeye alıştığı kızıl öfke idi.

Sultan Mustafa'nın Merakları

Sultan Mustafa için "Müverrih Şamdanîzâde "fenni nücuma itibarı pek ziyâde olduğundan fenni mezburun nuhuseti üzerinden dür olmadı" diyor. O da nücum ilminin uğursuzluğunun pâdişâhtan uzak olmadığına inanmış. Konuyla ilgili bir hikâye daha aktarırsak, nücum ve Üçüncü Mustafa portresi tamamen netleşir sanırım.
Padişahın, eşi Mihrişah Sultan'dan bir evladı doğacak. Şimdiki tıbbî, teknik imkânlardan eser yok. Müneccime danışılır, müneccim de, marifet göstermek için çırpınır. Doğum günü gelince, saat ve dakika olarak vakit bildirilir pâdişâha. İstikbâlin III. Selimi 5 dakika erken doğar, müneccim yalancı çıkmayı içine sindiremez, saatini 5 dakika geri alır. Tabii mükâfatı da kazanır.

Rusya Seferi (8 Ekim 1768)

Devletlerarasında menfaatlere dayalı anlaşmalar, antlaşmalar hep olagelmiş de, hakiki dostluklar bir türlü keşfedilememiştir. Devletin başında bulunan insanların dünyayı tanıması ve ileriyi görmesi her zaman şart olmuştur.
Prusya Kralı Frederik'in açıkgözlük yaparak, Türkiye'yi müşkül durumlara düşürmeye çalışması Koca Ragıp Paşa'nın uyanıklığı ile önlenmiştir. Daha sonra vezir-i âzam olan Hamit Hamza Paşa da Frederik'in oyununu bozunca Osmanlı-Prusya ittifakı suya düşmüş, devlet bir tehlikeden sıyrılmıştır.
Eğer Frederik'e güvenilseydi Osmanlı Devleti Rusya ve Avusturya ile düşman olacak, bir savaşa tutulacak ve sonra da Prusya aradan çekilip Türkiye-Rusya karşı karşıya kalacaktı.
Üçüncü Mustafa, Vezir-i âzam Koca Ragıp Paşa'nın idaresinde devlet umurundan fazla rahatsızlık duymuyordu. Onun ölümüyle ortaya çıkan gözle görülür iki önemli husus vardı; birincisi iyi diplomat oluşuyla altı senelik sadaretini sulh içinde geçirebilmesi, bu başarılı tarafıdır. Diğeri, bu zamanı ordunun ıslahıyla değerlendirmemesi; bu da onun eksisi idi.
Kayserili Hâmid Hamza Paşa Koca Ragıp Paşa'nın ölümü üzerine Sadrazam olur, fakat selefinin onda biri kadar zamanı ancak doldurur ve azledilir. İktidarı 6 ay 23 gün.
Sultan Mustafa, adını ebedileştirecek Lâleli Camii'ni yaptırır. 3 sene, 11 ayda tamamlanan cami 6 Mart, 1764 Cuma günü kurbanlar kesilip sadakalar dağıtılarak açılır.
Sadârete Köse Bahir Mustafa Paşa gelir, azledilir. Muhsinzâde Mehmed Paşa vazifeyi devralır.
İnsanların rahatı komşularının elindedir; devletler de öyle: Türkiye istediği kadar, "sulh içinde yaşayacağım" desin, dursun. Sağı solu kaynamaktadır. Oralardan sıçrayacak damlalar bu tarafa düşecek ve refleks gösterilecek; bunun başka yolu olmuyor. Rusya'da bir kadın, Çar kocasını makamından indirip yerine geçecek kadar hırslıdır. Hatta kocasını öl-dürtecek kadar cani! Aslen Alman olan Sofya Ogüsta III. Petro ile evlenip her şeyini değiştirmişti. Ortodoks mezhebini ve Rus milliyetçiliğini benimsemiş; şimdi Çariçe II. Katerina olarak Rusya için entrikalar çevirecek, savaşlar yapacak, gözyaşlarıyla Baltacı Mehmed Paşa'ya sulh yaptırıp, vatanını kurtaran Birinci Katerina'yı aratmayacaktır. Avrupa'da yedi yıl savaşları devam ederken istirahat devresi yaşayan Türkiye, daha fazla rahat bırakılmadı. II. Katerina Lehistan işlerine karışarak havayı bulandırıyordu. Önce, ölen Lehistan kralı II. Ogüst'ün yerine "eski aşıkı Kont Stanislos-Auguste Paniatowski'yi Leh diyet meclisine zorla kral intihap ettirdi."
Türkiye, Katerina'nın seçtirdiği kralı tanımaz. Çünkü bu bir işgaldir. Lehistan’ı Rusların işgalidir. Katerina, geçici der bu işgale ama geçmez. Daha düne kadar Türkiye'yi metbû tanıyan Lehliler de hoşnut değil, milliyetçi Lehliler Sultan Mustafa'dan yardım isterler. Bar şehri Leh milliyetçilerinin toplanma yeridir. Üzerlerine saldırılınca kaçıp Türk sınırını geçen milliyetçi Lehliler "Podolya'da Bug ve Dniestr ırmakları arasında bir Türk şehri olan Balta'ya sığınırlar." Bu haber Bâb-ı Âliye ulaşınca, Rus büyükelçisi, -Rusya'da bulunan tüccarlarımızın tehlikeye girmemesi için- Yedikule zindanına kapatılır ve Rusya'ya harb ilan edilir. 8 Ekim 1768.
Yirmi dokuz sene önce Türkiye-Rusya arasında imzalanan sulh anlaşması zamanla kayıtlı değildi; güya ebedî idi. Şimdi, o anlaşma Katerina tarafından bozulmuş oluyordu. Hırslı Katerina savaşı arzu eden, savaş için lüzumlu hazırlığı yapan, Rusya'yı büyütme ateşiyle tutuşan bir kadındı: Beri tarafta Türkiye askeri bakımdan savaşa hazır görünmüyor, sadece hazinenin iyi durumda olduğu biliniyordu.
Türkiye'de askerî durumun müsait olmadığını, kalelerin tamir edilip içine asker ve zahire doldurmadan "Selleme-hüsselam" koca bir devletle savaşılamayacağını söyleyen Vezir-i âzam Muhsinzâde Mehmed Paşa korkaklıkla suçlanıp azledilmişti. Pâdişâhı harbe teşvik edenler kazanmış, yeni Sadrâzam "Aydın muhassalı" Silahdar Mahir Hamza Paşa olmuştu. Maharetler bekleniyordu. Nafle. Mahir Paşa bir mazeretten dolayı yeri¬ni Yağlıkçızâde'ye bıraktı; savaş hazırlıklarına o devam etti.
Aklıselim; savaşın kararı acele alındı diyor. Bir sene hazırlık yapılmalı idi, diyor. Bu savaşın hayır getirmeyeceğini diyor... Herkes başarılı olması için dua ediyor.
Kırım atlıları -bir ihanet hariç- her zaman can simidi olmuştu savaşlarda. Yine onlardan kahramanlık beklenecekti ama şartlar eskisi gibi değil; değişen silahlar, taktikler savaşı başka türlü yürütüyordu. "Kırım ordusu Cengiz Han zamanında neyse oydu. Üstelik bütün disiplinini kaybetmişti. Türk asilleri birbirini yiyorlardı. Hatta aralarında Osmanlılara karşı hareket eden ve Rus tehlikesini görmeyecek derecede gözleri kapalı bir zümre vardı.
Türkiye'de sadrâzam değişikliği gibi, Kırım'da Han değişiyordu. Kırım Giray ikinci defa Hanlığa gelince "31 Ocak, 1769'da bir kış taarruzuna başladı. 100.000 atlıyla Ukrayna'yı alt üst etti; yüz binlerce esir ve milyonlarca hayvanla Kırım'a döndü. II. Katerina, Han'ın Rum hekimini elde ederek Kınm Girayı zehirletti."
Katerina felaket bir kadındır, öncekilerin başaramadığına taliptir. Kırımı ortadan kaldırmak, Karadeniz'e inmek önemli hedeflerindendir; var gücüyle bu uğurda çalışacaktır. Kırımlıları Osmanlılardan soğutmak için çeşitli usuller denemektedir ve biraz başarılı da olmaktadır. Bir zamanlar Çinliler, savaşçı Türkleri dilber kadınlarıyla, yumuşak ipekleriyle avlıyorlardı. Sıra, benzeri yollarla Rusların Kırımlıları kandırmasındaydı.
"Karlofça muahedesinden sonra akın ve çapul sahalarının tahdidi, yani Rusya ve Lehistan'a akın yapamamaları Tatarların eski cevvaliyet ve faaliyetlerine mani olduğundan bu hal onların cengâverliklerini azaltarak daha ziyade istirahata sevk etmişti; Hülâsat-ül İtibar'ın kaydına göre "mürur-i zamanla Tatar, tolgan ve boza yerine, berş ve afyon ile çay ve kahve içmeğe alışıp tembel ve tir¬yaki olarak zaafa uğramıştı." Tatar askerleri arasında, "bize Osmanlı askerinin lüzumu yok" diyenler çıkmaya başlamıştı.
Kırım bu vaziyette, Osmanlı askeri de disiplinden epeyce uzak bir görünümde iken, sefer vakti gelip çatmış; Vezir-i âzam Yağlıkçızâde Mehmed Emin Paşa Serdar-ı Ekrem olarak İstanbul'dan hareket etmişti. (27 Mart 1769).
Tam bir "saldım çayıra, mevlam kayıra" sözüne uygun durum mevcuttu Türk ordusunda. Askerlerimiz savaşçılığını yitirmiş, başlarındaki serdar askerlikten bihaber.
Bir Mayısta Isakçı'da "Benüm sefer ile ülfetüm olmayup ne tarafa hareket Devlet-i Aliyyeye hayırlı ise o mahalli tayin ve ciheti nâfiayı bilâ ketm-ü tereddüt tebyin edin! diyerek, gideceği tarafı bilmediğini açıkça söylüyor. Ruslar kuvvetli ve azimli ordularla üç taraftan Türkleri imhaya hazırlanmışlardı. Isakçı'da erzak temini için 25 gün eğlenilmiş, susuzluktan hayvanların pek çoğu telef olmuş, Bender üzerine gidilmesi kararlaştırılmıştı. Bender Özi ile Hotin'in ortasında olduğu için böyle bir tercihte bulunulmuştu.
Bizim Serdar-ı Ekrem "Hünkarımın talii kavidir" diyor kendisini zorlamaya lüzum görmüyordu. II. Katerina ise canını dişine takmış, varını yoğunu bu muharebe için ortaya koymuş, her türlü hazırlığı muntazaman yapmıştı. Fakat kaleyi koruyanlar pes edecek değildi, onlar da var güçleriyle muhasaradan kurtulmak için çabalıyorlar ve düşman hücumunu püskürtüyorlar.
Askerinin bozgun halinde kaçması kumandanını ve Katerina'yı ne kadar üzdü ise Türk tarafını da o derece sevindirmişti. Sevinen askerler kabına sığmaz, akın yapmaya heveslenirler, kaleden çıkmanın tehlikeli olacağım düşünen Hotin muhafızı ile bazı zabitler müsaade etmeyince öldürülürler.
Kumandanı öldürecek kadar çapul meraklısı askerler kaleden çıkınca Ruslar fırsatı kaçırmazlar:
Ruslar ikinci hücumlarında kalenin yeni kumandanı Ahıskalı Hasan Paşa'yı şehit etmelerine rağmen, Hotin muhasarası Türk zaferiyle neticelenir. İstanbul'a Serdar-ı Ekrem Mehmet Emin Paşa tarafından bildirilen Hotin muvaffakiyeti biraz fazlaca abartılınca pâdişâha Gazilik unvanı verilir:
Sadrâzam pâdişâhı gâzî yapar amma, lüzumsuz vakit harcadığı, askeri atıl bıraktığı için Edirne'ye çağırılır; padişah emriyle idam edilir. Moldavancı Ali Paşa Vezir-i âzam ve Serdar-ı Ekrem olarak savaş mahaline gönderilir.
Moldovancı kışı geçirmek için Isakçı'ya gitmeye kalkışır, Ruslar boşalan kaleyi işgal ederler. Savaşarak alamadıkları kaleyi içindeki 300 topla beraber zahmetsizce sahiplenirler. Moldovancının kaybı sadece mührü Hümâyundur. O da yeni sahibi İvazzâde Halil Paşa'nın koynunda yeni bir bozguna kadar kalır.
Ruslara Moldovancının yanlış hareketiyle bedavadan verilen Hotin; Boğdan ile Eflak'ın, Tuna yalılarının, Özi ve Bender'in de elimizden çıkmasına sebep olur; hepsi Rusların istilâsına uğrar...

Mora Zaferi (9 Nisan Pazartesi) 1770

İkinci Katerina'nın birinci vazifesi Türkleri hırpalamaktır. Mora'da yaşayan Rumları Osmanlı idaresine karşı ayaklandırmak için Papaz kılıklı casuslar gönderdikten sonra İngiliz zabitlerin idare ettiği donanmayı da Mora'ya yollamıştı. Fransa Sefiri hükümetimize Rusların hareketini haber verir. Fakat bizimkiler inanmaz ve tedbir almazlar.
Mora'da çıkan isyan hareketinde çok sayıda Türk öldürülüp, Türk çocukları diri diri minarelerden atılır. Geç de olsa kapdan-ı derya Muhsinzâde Mehmed Paşa kumandasındaki donanma imdada yetişir. Ruslar Rumları bırakıp kaçarken Türk askerleri 70 bin kişilik Rum Maynot ordusunu tepeler. Bu, küçük de olsa bir zaferdir ve Kumandan Mehmed Paşa'ya Mora fatihi unvanını kazandırır.

Çeşme Faciası 6/7 Temmuz Cuma-Cumartesi

Ne yazık ki, güzellikleri uzun süre muhafaza edemiyoruz. Mora'nın sevincini içimize sindirmeye çalışırken, bir gaflet ateşiyle yanmaktan kurtulamıyoruz; hem de zafer naraları atmayı hakettiğimiz bir zaman da:
Mezemorta Hüseyin Paşa'nın zaferi üzerinden 75 sene geçmiş, Venediklilere karşı Koyun adalarında yapılan savaş, şimdi başka komutan ve başka askerle Ruslara karşı tekrarlanıyordu. Kapdan-ı derya Hüsameddin Paşa dört saatlik top düellosundan galip çıkmış, Amiral gemisi batırılan Rusların çekip gideceğini hesap ediyordu: Kendi gemilerini Çeşme limanına yanaştırıp istirahate çekilecek amma, önemli bir hata yapmaktan sakınılmıyor, ani bir hareket imkânını engelleyecek biçimde gemileri birbirine çok yakın vaziyette diziyorlar. Ve biraz sonra sığınma isteğiyle geldiği sanılan iki düşman teknesinin hücumuna uğruyorlar: Türk gemilerine kundaklar atılıyor; birinden diğerine geçen ateşle bütün gemilerimiz yanıyor.
Bu felaketten sonra Ruslar Çeşme başarısından dolayı kumandanlarına Çeşmenski unvanı veriyor, biz de Limni'yi düşmana kaptırmayan Cezayirli Hasan Bey'i gazilikle taltif ediyoruz.
Bizim Çeşme Fâciası'nı özetleyişimiz, uğradığımız yenilginin, aldığımız yaranın çapını küçültmemeli. Şimdi, biraz açarsak, işin en zor kısmı lehimize sonuçlanmıştı.
Umumî bir savaştan ziyâde, iki kaptanın düellosu gibi başlayan ve Bizim Cezayir'li Hasan Bey'in (Paşalığı sonra) maharetine hayran kaldığımız bir gösteri... Türk ve Rus donanmaları savaş düzeni aldıktan sonra, Rus İspiridof'un büyük kalyonu Osmanlı donanmasının sağ yanına hücum etti. Cezayirli Hasan Bey üzerine gelmekte olan kalyona gülle yağdırmaya başladı. Bütün armaları budandıktan sonra, isabet alan dümeni de parçalanan Rus kalyonu suyun akıntısıyla Hasan Bey'in kalyonunun üzerine düştü, birbirine iyice yanaştılar.
Şiddetli bir güverte harbi ile düşman tarafı sindirildi. Hasan Bey kendi kalyonuna geçtiği sırada Rus kalyonu cephaneliği ateş alıp yanmaya başladı. Yangın Hasan Bey'in kalyonuna sıçradı ve hemen bir arkadaşıyla beraber denize atlayan Cezayirli kurtuldu. İnfilak eden Rus gemisinde 700 kişi can verdi.
Bu olay Rusların mağlubiyeti sayılmıştı. Bundan sonra yapılan hata, Cezayirli Hasan Bey'in ısrarla karşı çıkmasına rağmen, Piyâle kumandanı Cafer Bey'in bütün gemileri sıkışık vaziyette Çeşme Limanına sokmasıdır. Cafer Bey'i gören diğer komutanlar da aynı şeyi yapınca Çeşme Limanında Türk gemilerinin kımıldama imkânı ortadan kalktı.
Rusya'nın yanında savaşan İngiliz amirali Elfinston hazır sıkışık vaziyette bulunan Osmanlı filosuna hücumu tavsiye etti. Akşam karanlığında başlayan düşman hücumuna karşı koyamayan Osmanlı donanması Çeşme'de yandı.
Uğranılan bu felaket güçsüzlüğün eseri değildi. Sıkıntının kaynağı kumandanın -kumandanların- beyninden kaynaklanıyor. Lamartin'in kısa tespit ve yorumunu bu vesileyle buraya geçiyoruz:"... tabiat bir yüzyıldan beri Avrupa'nın kuzeyinde, doğuda Kanuni Sultan Süleyman zamanına nazaran çok daha verimli olmuştur. Dört büyük adam (zira büyüklüğün cinsiyet ile bir ilgisi yoktur) Rusya'da Deli Petro ve II. Katerina, Avusturya'da Marie Therese ve Prusya'da Büyük Friedrich birbirine çok yakın çağlarda tarih sahnesine çıkmışlar ve önce birbirleriyle boğuştuktan sonra Lehistan ve Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamak üzere aralarında anlaşmışlardır. Tabiatın böylesine sert karşı çıktığı, kabiliyetsiz adamlar verdiği milletler ne kadar talihsizdir." Bizim yorumumuz yok.
Çeşme'den sonra İngiliz amirali Marmara'ya geçip İstanbul'a bombardımanı teklif etti; Allah'tan bu teklifi kabul edilmedi.

Kartal Felaketi 1 Ağustos 1770

Son zamanlarımız Ruslarla savaşarak, Ruslara yenilerek geçiyor. Nisan'da Çeşme faciasını yaşadıktan sonra bir denizcimize gâzî bile demiştik. 1 Ağustos'ta yine Ruslar; bu sefer karada savaşıyoruz. İsakçı'nın Kartal yakasındayız ve burada 30 bin kırım atlısıyla beraber tam 180 bin kişilik ordumuz Rusların 30 bin kişisine karşı nâçar kalınca, askerlerimiz kaçışıyor ve zayiatımız artıyor. Sadece firari askerlerden 50 bin kişi Rus kılıcıyla doğranıyor. Teslim olan kalelerde "kanlarıyla çocuklarını düşman eline bırakmak istemeyen namuslu Türkler canlarından çok sevdikleri insanları kendi elleriyle öldürmek mecburiyetinde kalıyorlar."
Bu savaşta Rusların zayiatı da çok fazla olmuştu ama onlar bir zafer kazanmışlardı. Yani "yitik bulununca emek zayi olmaz" düsturunca onlar mutluydular. Hedeflerine emin adımlarla yürüyorlardı. Biz de her zaman olduğu gibi, savaş kaybedenin görevi de kaybetmesi lâzımdı, öyle oldu. İvazzâde Halil Paşa azledilip, Dâmad Cihangirli Mehmed Paşa vezir-i âzam yapıldı.
Kartal felâketi yahut bozgunu çok kısa geçildi. Anlatılması, hüzünden öte yürek burkan bu faciadan bir başka faciaya geçeceğiz ve ister istemez onu tafsile çalışacağız. Kaç asırdır Osmanlı pâdişâhlarının üçüncü ve demirden kolu olan Kırım atlılarının tarihe karışması olayıdır bu. Anmayı istemediğimiz Viyana 1683'ü saymazsak, Osmanlı zaferlerinde Kırım'ın payı çok fazladır. Kuzeyin jandarması Kırım, devamlı surette pâdişâh emrini bekleyen uyanık bir nöbetçimizdi. Nerede lazım olursa oraya gönderilir, onbinlerce savaşçıyla düşmana aman vermezdi; aman diler hale geldi. Hikâyemiz, yalçın kayanın bir avuç toz oluşunu, göğe yükselen geniş gölgeli bir çam ağacının hizan talaşı oluşunu, daha doğrusu, başı eğilmeyen bir kavmin yerlere serilişini gözler önüne sermektedir:

Kırım'ın Kara Yazısı

Şimdiye kadar, Osmanlı Hakanının her işaretine saygıyla itaat eden, nice savaşlarda kahramanlık gösteren Kırım atlıları değişmekteydi. Viyana bozgununa, dolayısıyla Osmanlı'da müthiş bir güç kırılmasına sebep olan ihanetten sonra bile faydalı işlerde bulunmuşlardı. Son savaşlarda "bize güvenmeyin" mesajları veriyorlardı. Bir sürü sebep sayılabilirse de, en önemlisi kimlik meselesi gibi görünüyor. Kendilerini Cengiz soyundan bilen prensler, Osmanlı Sultanının emrinde savaşmaktan usanmaya başlamışlardı. Hem de; kapı komşuları Ruslara kaç defadır yenilen Osmanlı onlar için artık fazla bir şey ifade etmiyordu. İkinci Katerina "kurtulun şu Osmanlı'dan, hür ve bağımsız olun, sizin onlardan neyiniz eksik" diyordu.
İçlerine sızmış olan Rus propagandacıları, akılları nicedir karışık Kırım hanzâdeleriyle diğer ileri gelen devlet adamlarına diyor ki:
"Siz Cengiz Han sülâlesindensiniz. Müstakil bir Han'lık iken bir müddetten beri Osmanlı Devleti'nin hükmü altındasınız. Hakkınızda türlü türlü hakaret icra ve âdeta kendi valileri gibi harılan azl ve tâyin ediyorlar. Eğer bizimle beraber hareket ederseniz eski istiklâlinizi almayı taahhüd ederiz."
Kırım Hanı Selim Giray, asillerinin kandırılmaya, Rusların Kınm'a girmeye çalıştığı sıralarda Babadağı karargâhında idi. Paşalarla yaptığı istişareden sonra Kırım'a dönüp Urkapa'ya saldıracak olan Ruslarla savaşmaya karar verdi.
Selim Giray atalarının başkentine, Bahçesaray'a deniz yoluyla vardı. Dinlenmeye fırsat bulamadan Prens Dalganuçki'nin 30 bin askerle Urkapu önlerine geldiğini öğrendi. Bu kadarı bir şey değil 60 bin Nagay da Ruslara katılmıştı.
Kuşatma çok yönlüydü. Kırım abluka altında, Selim Giray vatanını kurtarma azminde... Neye mal olursa olsun deyip saldırıya geçtiğinde 12 bin ölü verip çekilmek mecburiyetinde kaldı.
Ruslar tam zamanını bulmuştu. Osmanlı güçsüz, kendileri güçlerinin zirvesinde II. Katerina'nın Rusya'yı büyütme planı kademe kademe uygulanıyor, uygulanacak. En son noktaya varan Osmanlı durmuş, geriye dönmüş, geri adımlanın küçük atmaya çabalıyor ve Ruslar Kırım'a girdiler. 30 bin Rus askerinin yanında 60 bin Nagay ve Tatarların bulunması başka bir acıdır.
Yapabilecek bir şeyi kalmayan Selim Giray çaresiz. 50 bin Kırım, 7 bin Anadolu askeri vardı ya 12 bin kayıp verdikten sonra, kalanların pek çoğu da firar etti. Düşman birkaç koldan ülkesine giriyor. Selim Giray biliyor, hiçbir şey yapamıyordu.
Ailesinden bazıları dağa çekilmişti. Giray da düşmanın eline düşme tehlikesini yaşamamak için birkaç adamıyla beraber bir gemiye binip İstanbul'a revân oldu.
Ruslar'ı teşvik edenler Kırımlılar değildi. Ahlaken bozulmuş olan, kendilerini asil ve hanzâde sayan bir miktar insan, kale kapılarını açarak Rusları buyur etmişlerdi.
Kırım Seraskeri İbrahim Paşa elindeki kuvvetle Kefe'nin yardımına giderken Kırımlıların boyun eğdiğim öğrendi, yapacak bir şey kalmamıştı.
Normal halkın şaşkınlığı, asillerinin ihaneti, Katerina'nın mutluluğu sıcaklığını korurken, İstanbul'dan Kırım'a yardım kuvveti getiren Abaza Paşa Kırım'ın elden çıktığını öğrendi. Adamlarının azlığını kast ile: "Yüz yirmi adamla bir iklimi fethetmek insan kudretinin haricindedir" deyip, geldiği gemi ile Sinop Limanı'na döndü. İbrahim Paşa vazifesine ihanet etmiş sayılıp, idam cezasına çarptırıldı. Belki ölüm korkusuyla geri çekilmişti ama ecel nerde nasıl gelecek bilinir mi?
Osmanlı Türkü'nün yanında şerefli ikinciliği hazmedemeyen bazı gafillerin yüzünden, bir vatanın evlatları mahvolmuştu. Rusların değil ikincilik, insanlık hakkını bile çok gördüğü bir mevkie düşmüşlerdi. O günden başlayarak birçokları Anadolu'ya göç etmiş, kalanlar ise en acı destanların yazılmasına malzeme olmaktan kurtulamamıştı. Fatih Sultan Mehmed'le başlayıp 296 sene süren mutluluk yılları, 13 Temmuz 1771'de kalın bir perdeyle örtülürken, daha sonra da bu perde demire dönüşecek ve Kırım'ın güzel evlatları hayvan katarlarına istif edilip trenlerle sürgüne gideceklerdi...
Osmanlı ordusunda bozulma, Ruslar'da toparlanma ve büyüme istidadı her tarafta kendini hissettiriyor, Balkanlardaki Türk hâkimiyeti tamamen ortadan kalkıyordu. Sulh için çırpınan Osmanlı, devamlı, Ruslara taviz vermek zorunda kalıyor, eski haşmetli günlerini hasretle arıyordu.

Cin Ali

Mısır'da Cin Ali adlı biri ki, Gürcü Papazının oğludur. Küçük yaşta köle olarak Mısır'a gelmiş, sonra da zekâsı, becerikliliği sayesinde mevkiler elde ederek, başının kesilmesine varacak isyanlara girişmiştir. Yani Mısır'da, Suriye'de Osmanlı Devleti'nin güçsüzlüğünden kaynaklanan ayaklanmalar iyice artmaya başlamıştır.
Mısır'daki Cin Ali'nin çıkardığı isyan bile Rus desteğiyle yapılmakta, Osmanlı'ya karşı artık her yerde Rus tehdidi görülmektedir. Küçükken başı ezilmeyen yılan ejderha olmaya doğru gitmektedir.

Silistre Zaferi (29 Haziran 1773)

Mısır'da baş gösteren olaylar yatıştırıldıktan sonra, yine Avrupa'ya gözünü ve yüzünü çevirmek zorunda kalır Osmanlı ordusu. Zira Ruslar Bulgaristan'a inmiştir. Sonradan yakılan bir türkümüz var ya:

Düşman Tuna'yı atladı - Karakolları yokladı
Osman Paşa'nın kolunda - Yüzbin top birden patladı
Tuna Nehri akmam diyor - Etrafımı yıkmam diyor
Şanı büyük Osman Paşa - Plevneden çıkmam diyor


İşte bu methedilen Osman Paşa'dan, onun için bu türkü yakılmadan 104 sene önce bir başka Osman Paşa'ya padişah gâzî unvanı veriyor. Bu Osman Paşa da Ruslara karşı savaşmıştı. Zaten, Ruslarla öyle bir münasebet başlatmışız ki, başka düşmana hiç ihtiyaç kalmamıştır. Ruslar Bulgaristan'a girmiş, Yerköyü'nü almışlar, Tuna'yı geçip Rusçuğu zaptedecekler; ama olmaz, yenilirler! En ünlü Rus kumandanlarından Prens Repnin, 1200 düşman askeriyle esir edilip İstanbul'a sevkedilir." Aynı bölgede Varna muhafızı vezir Numan Paşa yenilir. "Mareşal Ramanzov kumandasındaki Ruslar Güney Dobruca'da Tuna'nın güney kıyısı üzerindeki Silistre'yi muhasaraya başlarlar. Serasker vezir Osman Paşa ile muhafız vezir Hasan Paşa Romanzov'un ordusunu basarlar. 8000 ölü 1000 yaralı vezir Ruslar ve Osman Paşa bu başarısıyla gazi olur.
Eski paşalar 100 binlik ölü ve esirler için böyle bir unvan alamazdı. Artık, işler zorlaşmıştır; kazanç aslanın ağzındadır. III. Mustafa, sadece Osman Gâzî'yi taltif etmiş değil, diğer paşalara ve zabitlere de murassa ve gümüş tuğlar göndermiş.
İsmail Hami Danişmend "bu halin sebebi, tereddi ve ricat devirlerinde en küçük muvaffakiyetlerin bile büyük görünmesinde aranmalıdır; devletler küçüldükçe kahramanlarla, gâzîler bollaşır" diyor.
O sıralarda ordumuzun durumunun ne kadar acıklı olduğunu anlamak için Hammer'e kulak verelim. Disiplinsiz bir sürüden ibaret saydığı Türk ordusu için Hammer'in hükmü şu: "10 bin kişilik iyi bir düşman ordusu, meydan muharebesinde 100 bin kişilik Osmanlı kuvvetini yenebilirdi." Eskiden, bunun tersi oluyordu.

Varna Zaferi (20 Ekim 1773)
Küçük olsa da zafer zaferdir; ihtiyacımız vardır. Osman Paşa ve Silıststre Muhafızı Seyyid İhsan Paşa'nın kahraman olduğu Silistre Zaferi'yle sevindik. Varna'yı da birkaç cümle ile aktaracağız.
Bulgaristan'ı ele geçirmek zor olsa da, Rusya'nın hayalidir. Eflak ve Buğdan'dan geçip, "Babadağı'ndan Cenuba doğru Dobruca'yı bomboş bir harabeye çevirdikten sonra iki koldan Bulgaristan'a yürümüş, bir kol Pazarcık ve diğer kol da Varna üzerine hareket etmiştir. Pazarcık kasabası ilk önce düşman işgaline düşmüş." Rusların buradaki yiğitliği; bulabildikleri müslüman kadınları kirletmek, ihtiyarları kılıçla doğramak, çocukların başlarını duvara çarparak öldürmek" olmuştur.
Varna'ya taarruzlarında şiddetli Türk ateşiyle karşılaşan Ruslar 1500 ölü ve birçok yaralı verdi. Bir miktar da savaş araç gereci bırakıp çekildiler.

Sultan III. Mustafa'nın Ölümü

13 yaşında bir daireye kapatılıp, 27 sene sonra, "gel pâdişâh oldun" denerek tahta oturtulmuştu. Şanslı sayılmazdı; devraldığı zaman devlet her yönüyle zaaf içerisindeydi. Kendisi de sallantıdaki bir devlete direk alabilecek kuvvete sahip değildi. 16 senelik saltanatında neye akıl erdirebildi, neye güç yetirebildiyse onu yapmıştır. Zafere susamış bir pâdişâh olarak, üzüntüden çok az zaman uzak kalabilmiş, askerden aldığı en küçük müjdeyi büyük mükâfatlarla karşılamış. Amma, devletin kötü gidişine dur diyememenin sıkıntısıyla, bedenen de, zihnen de aşın derecede yıpranmış olduğundan, 21 Ocak 1774'te 57 yaşında vefat etmiştir.
Dindar, âdil, çalışkan, muktasıt, hamiyetli, her türlü felâkete karşı metin ve mütehammil, ilme ve ulemaya hürmetkâr, hassas, şair ve bilhassa Garp kültürüyle tekniğini çok iyi takdir eden hakiki bir yenilikçi ve kendisine Ragıb Paşa'dan başka yardımcı bulamamış samimi bir ıslahatçı olan Üçüncü Mustafa bazı menbâlarda teferruata kadar karışan şahsî bir idare kurmuş olmakla tenkid edilirse de, Garp menbâlarında onun bu hâli adam kıtlığından mütevellit tabî ve zaruri bir netice sayılır."
Adam kıtlığı çektiği doğrudur. Ecnebilerden istifâde ederek orduyu ıslaha çalışması bundandı. Osmanlı topçuluğunu geliştirmek; bahri ve berrî mühendishane açtırmak onun işi olmuştur. Kendisi hedefine ulaşamadı ise de, Üçüncü Selim ile İkinci Mahmud'un yürüyeceği yolun alt yapısını döşemiştir.
"İşimiz kaldı hemen merhameti Lemyezele" diyordu. Ona gitti. Lâleli Camii'nin yanında yaptırdığı türbeye defnedildi. Demir kafesi toz içinde, her gün onbinlerce insanın yanından geçtiği türbesi Laleli'de otobüs durağının yanında garip bir görünümdedir.

#44 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 03 June 2007 - 22:32


BİRİNCİ ABDÜLHAMİD

(21 Ocak 1774 – 7 Nisan 1789)


Resmi ekleyen


Üçüncü Ahmed'in Râbiâ Şermi Kadınefendi'den doğan oğlu, Üçücü Mustafa'nın kardeşidir. Babası öldüğünde on bir, anası öldüğünde yedi yaşındaydı, ağabeyinin ölümüyle boşalan tahta oturduğunda 49 yaşındadır. Ömrünün 43 senesi saray duvarlarının arasında geçen Abdulhamid de daha öncekiler gibi devlet tecrübesi görmemiş, dünya ahvalini sadece kitaplardan öğrenmişti.
Çoktandır uygulanmayan Fatih Kanunnamesi sayesinde hayatları bağışlanan şehzadelerin ortak kaderi, sarayın şimşirlik denen dairesinde yaşamaktır; Şehzade Abdulhamid de Hal edilen babasıyla beraber mahkûm hayatına başlamıştı, bu hayattan kurtulması tam 43 sene sürdü:
Devlet-i Âliye'nin nasıl işlediğini öğrenme şansı bulunmayan, hürriyetin ne olduğunu belki de hiç bilemeyen Abdulhamid; bir şeyi, galiba fazlasıyla öğrenmişti; kadın!
Bu konuda malûmat veren kitapta kadınlarının listesi epeyce uzun. İsimlerini geçip, sadece kaç kişi olduğunu belirtmek için saydık, onbir güzel kadın Birinci Abdülhâmid'e can yoldaşlığı yapmış. Bundan da anlaşılıyor ki yaşadığı yarı mahpus hayatı pek de sıkıntılı geçmemiştir:
Birinci Abdulhamid pâdişâh olup, tahta oturunca; ağabeyi Üçüncü Mustafa'nın oğlu Selim Veliahd Şehzadedir. Ona her türlü hürriyeti sağlayıp, iyi yetişmesine yardımcı olur. III. Selim hürriyet havasını doya doya teneffüs eder. Bu fark, iktidara gelince kendini hissettirecektir. Ve Abdulhamid cülus bahşişini kaldırır. Kanunî bile, Yavuz bile o haşmetleriyle sıkıntılar yaşamışlardı cülus bahşişi yüzünden. Birinci Abdulhamid bu ananeye son verdi. Tahta, tabiri caizse, rüşvet vermeden sahip oldu. Tabii ki, bütün mesele bundan ibaret değildi. Padişahın 49 senelik vücudu en az 60 senenin yükünü taşımış kadar eski, devletin yükü ağırdı ve zekâ cevvaliyeti istiyordu... "Padişahın hâli, er meydanlarında eyalet valiliklerinde askerî ve idarî tecrübeler görerek yetişen eski azamet devri şehzadelerinin olgunluğuyla tam bir tezat hâlidir."

İlk Günler

Bazen bilmemenin faydalı olduğu durumlar olmaz mı? Olur. Sultan Birinci Abdülhâmid'in ilk günleri nasıl geçiyor, devletin, milletin hâli nasıl diye bakılınca, pek parlaklık görülmez. Üçüncü Mustafa'nın son zamanlarında Silistre ve Varna zaferleri kazanılmış ama, Kırım'ın, Kırımlıların basma gelenler, öyle derin yara açmıştı ki Türk Milletinin yüreğinde, o küçük zaferler büyük yaraya pansuman bile olamamıştı. Bir de eski, derin yaralar vardı. Çeşme ve Kartal faciaları... Sultan Birinci Abdülhâmid'i güler yüzlü bir çehre karşılamamıştı; zaten, kendisi de gülmeye alışık değildi.
Sel sularının yuvarlaya yuvarlaya getirip bir deliğe tıkadığı kütük gibi, orada kalıp üzerine düşen vazifeyi yapacak. Ne yaptığını bazen, belki de hiç bilmeyecek.
Topçuların atış talimlerini takibe, cirit oynayanları seyre başladı. Asker, pâdişâhının ilgisini gördükçe, talebe başarısının takdirini anladıkça sevindi. Birinci Abdülhâmid vazife yapmış olduğu zannıyla rahatladı.
Rusya ile altı sene devam eden savaş devletin iliğini kurutuyor, bir an evvel barış yapılması düşünülüyordu. Çoğu hezimetle neticelenen çatışmaların ağırlığına Sultan Mustafa dayanamamış bir rivayete göre nüzulden ölmüştü. Yeni pâdişâh umursuz bir hayattan, bu kadar umuru bol vazifenin başına geçmekle ilâhi kuvvet kazanmış değildi. Ağırlığı kaldırması kolay olmayacaktı. Güzel bir barışın nimetleri saymakla bitmez. Prusya Elçisi Zegel'in Türkiye Rusya barışının mümkün olduğunu, bunun için sadece Kılburun'daki tahkimatın kaldırılmasının kâfi geleceğini ileri sürüyordu. Vezirler, sadrâzam bir barış için yapılacak şey bu kadar basit ise derhal kabul edilmeli fikrini benimsediler. Tabii bunun pâdişâha da sorulması lâzımdı. Pâdişâh, kendisine anlatılan tasarıyı ka'le almadı, önemsemedi, herkesi şaşırtan bir notla, tasarıyı geri çevirdi. "Sanırım böyle bir teklife cevap bile verilmez" diyordu.
Enteresan, diken üstünde oturan pâdişâh, sulh teklifini hiç ciddiye almıyor. Yazdığı not şöyle bitiyor. "Hem zaten bu konuda ne cevap verilebilir ki?"
Burada Hammer'den aldığımız nakilden pâdişâhın niçin böyle davrandığı anlaşılmıyor. Gerçi o, sorumsuz davrandığını imaya çalışıyor ya, bilahare ortaya şöyle bir gerçek çıkıyor. Rus orduları Başkumandanı Romanzov'un da barış teşebbüsünden haberi yokmuş. Prusya elçisinin gayreti, kendi hayal gücünden kaynaklanıyor; ona göre: "Kumandanlar ekseriyetle liyakatsizdir ve aralarında nadiren uyuşma mevcuttur.
Zabitler ve askerler yorgun ve bizardırlar. Memleket harb angaryasıyla ve asker toplamakla bitmiştir..." Elçi Zegel'in bunları anlattıktan sonra Rusların mâlî sıkıntı, ahlâkî çöküntü içinde olduklarını da söyleyip devam ediyor. "Eğer Türkler Silistre ve Varna zaferlerinden istifadeyi bilmiş olsa idiler, yeni bir hücum ihtiyatsızlığını Ruslar'a pahalıya ödeteceklerdi." Elçi Zegel'in kanaati böyle.
Yaptığımız alıntılardan, pâdişâhın barışı düşünmediği anlaşılıyor. Dünya ahvalinden habersiz olduğu sanılan Abdülhâmid Han'ın hiç de öyle görüntü vermediği ortaya çıkmıştır. Romanzov Osmanlı Devleti'nin sulhe yanaşmadığını anladıktan sonra Şumnu'ya doğru ilerlemeye başladı. Sadrâzam Muhsinzâde Mehmed Paşa da gerekli tedbiri almaya çalıştı ise de, Abdullah Paşa tedbirsiz hareketi yüzünden düşmanın pususuna düştü. Osmanlı askerinin çoğu şehid oldu, ayakta kalanlar Kozluca'ya doğru geri çekildi. Sadrazamın gönderdiği Dağıstanlı Ali Paşa komutasındaki ordu da perişan duruma düştü.
Çatalcalı Ali Paşa, Arapgirli İsmail Paşa şansını deneyip perişan oldular. Müşkül durumdaki Arapkirli Ali Paşa sadrâzama mektup yazdı ve vaziyetin vehâmetini şu kısacık iki cümleye sıkıştırdı: "Şimdiden sonra orada durmamız mümkün değildir. Balkan'da tutunacak bir yer eylen."
Osmanlı ordusu yenilgilerle yıprandığı gibi Ruslar da Osmanlı arazisine fazla girmiş olmaktan tedirgindi. İki taraf için de yapılacak barış, can simidi sayılıyordu. Çariçe, kumandanı Romanzov'a "sulh yapın" emrini verdi. Romanzov sadrâzama teklif etti. Sadrâzam canına minnet bildi. Romanzov'un teklifini sadrâzama derhal kabul ettiren sebep ordunun yenilgisiyle beraber, aynı ordunun biraz sonrası için de ümit vermeyişiydi. Bunu, cepheden bir sahne seyriyle anlıyoruz:
"Kozluca savaşında esir düşenler arasında mabeynci Turhan Ağa da vardı. Baht Giray'la birlikte Reis Efendi. Kozluca hattının ilerisine giderek askerin cesaretini artırmak istemiş, kitle halinde çekilen yeniçerilerin karşısına geçip onlarla konuşmuştu:
— Arkadaşlar, mukaddes cihaddan niçin kaçıyorsunuz?
— Yaralıları taşıyoruz.
— Bir yaralıyı taşımak için iki kişi yetmez mi? Her yaralı için elli kişinin gelmesine ne lüzum var? Fazlalıklar geriye, savaş meydanına dönsün, ben de sizin önünüzde yürüyeceğim!
— Boş konuşuyorsun, dedi yeniçerilerden biri. Talih tersine dönerse önce sen kaçıp kurtulursun, çünkü sen atlısın biz yaya.
— Allah göstermesin, sizi asla terketmem, diye bağırdı Reis Efendi. İsterseniz atımdan iner, sizin gibi yaya yürürüm.
İşte askerin vaziyeti böyleydi ve bunun için sulh canı gönülden istendi.

Kaynarca Antlaşması 21 Temmuz 1774

Kindar Rus, her fırsatta kendini belli ediyor. Silistre'nin yakınında küçük bir kasaba olan Kaynarca'da büyük bir antlaşma yapılacak. Taraflardan biri mağlup Osmanlı Devleti, diğeri galip Rusya. Türk tarafı antlaşma metnini 17 Temmuzda imzaladığı halde, Ruslar dört gün sonra, 21 Temmuz'da imzalarlar. Bunun manası "Baltacı Mehmed Paşa'nın bu tarihten 63 sene evvel akdettiği Prut muahedesinin yıldönümüne tesadüf ettirerek o acı tarihin intikamım almak gayretiyle izah edilir."
Kaynarca antlaşması: Kırım'ın resmen Türkiye'den ayrılması, Rusya'nın İngiltere ve Fransa gibi kapitülasyon elde etmesi, Rus ticaret gemilerinin boğaz¬ardan serbestçe Akdeniz'e geçebilmesi, Türkiye'nin Rusya'ya "15 bin kese (750 milyon akçe, bugünkü rayiçle takriben 1.8 milyar dolar) savaş tazminatı ödemesi."
28 maddelik antlaşma metninin tazminat bölümü için istek sahibi Rus değildir. İ.H. Danişmend Cevdet Paşa'dan aktarıyor. "... diğer maddelerin müzakeresi bitirip muahede metni tamamlandıktan sonra, ikinci murahhas İbrahim Münib ismindeki ahmağın "yâgevûluk" ederek:
Gel gelelim tazminat meselesine! demesi, başımıza bu derdi açmış. Münib Efendi böylece cömertliğimizi gösterip, devletin belini kırmış. Kaynarca Andlaşması'yla Türkiye, altın kemeri belinden, bir daha takmamak üzere çıkarır; şampiyonluğa, süresi belli olmayan bir zamana kadar veda eder. Dünyanın Rusya, İngiltere ve Fransa'dan sonra dördüncü büyük devletliğine gerileyen Türkiye, bu sırayı da uzun zaman muhafaza edemeyecektir. Sınırların sıkça değiştiği bir coğrafyada ancak kuvvetli olan ayakta kalabiliyor, kuvvetini kaybeden Devlet toprağım da kaybetmeye mahkûm oluyordu. Lehistan 1772'de Rusya, Prusya ve Avusturya arasındaki taksiminden sonra, ellerinde kalan kısmı da Kral Tagini yüzünden muhafaza edemezken, aynı devletler Osmanlı'yı paylaşma planları yapıyorlardı.

Ah Kırım! Vah Kırım!

Kırım'ın Osmanlı Devleti'nden koparılışının kısa hikâyesi Sultan Mustafa bahsinde (24 Haziran 1771) anlatılmıştı. İçlerinde barınan hanzadelerin hainliği yahut gafleti neticesi Türkiye'den koparılan Kırım güya bağımsız olacaktı. Ruslar'a bağımlı hâle geldiler. Kırım o günden beri yasta. Yaptıkları hatanın tamiri için çırpınıyorlar. Osmanlı Devleti de zebun; Kaynarca Anlaşması'nın bir maddesi şöyle:"Kınm, Bucak, Yedisan (Nagay), Yediçikül kabileleri ve Tatarlar yabancı bir devlete tâbi olmamak üzere her cihetle müstakil ve Müslüman olanların mezhep işleri sebebiyle halife olan Osmanlı padişahına tâbi olmaları; gerek Osmanlı ve gerek Rus hükümetlerinin han intihabına karışmamaları..."
Sanki bağımsızlık veriliyor. Kırım Han'ı Osmanlı padişahı tarafından seçiliyordu ama Han'ın itibarı pek çok memleket kralından fazlaydı. Kırım'ın, Kırımlıların düşman korkusu yoktu, çünkü oraya yapılan tecavüz, doğrudan Edirne'ye, İstanbul'a yapılmış gibi kabul edilirdi. "Hanlarınızı kendiniz seçin, bağımsız olun" masalıyla uyutulan ilgili kimseler gördüler ki, Osmanlı sancağı altındaki bağımsızlık kadar huzur bulmak mümkün değil.
Kaynarca Anlaşması'ndan sonra Kırım'ın ileri gelen ulema ve mirzalarından bir grup İstanbul'a geldi. Eski günlere dönülmesini, Hanlarını yine padişahın tayin etmesini istediler. "Pâdişâh adına sikke keselim, hutbe okutalım" dediler. Kendi seçtikleri yeni Hanları Sahib Giray'a pâdişâhın Hanlık menşuru ve teşrifat göndermesini istirham ettiler.
Türkiye'nin dizinde derman olsa, Kırım için dağlar aşar, onların isteğini kendi isteği sayar. Lâkin Rusya güçlü, Ruslar zalim ve ortada bir anlaşma var. Türkiye yahut Osmanlı artık ka'le alınan bir devlet de değildir. Şırıngayla suyu çekilmiş kof limon gibidir. Öyle sanılıyor. Bir zamanlar Kanunî'den gördükleri desteği unutan Fransızların elçisi şöyle yazıyordu: "Von Kaunitz, Osmanlı Devleti'nin yaşamakta devam etmesini Avusturya siyaseti ve menfaatleri için esaslı bir unsur olarak saymaktadır. Fakat Türk idaresinin manasızlığı karşısında Osmanlılann bundan böyle yaşayabilecekleri hakkında hiçbir ümit kalmamaktadır." (Hommer)
Dışarıdan böyle görünen Türkiye, siyasî itibarını kaybettiği gibi askerî zaaflarından da kurtulamamıştı. Kırımlıların isteklerinin ancak cüz'i bir bölümü Romanzov'a kabul ettirilmek şartıyla kabul gördü. Tabii, Kınm artık eski günleri sadece hayal edebilecek, Osmanlı da Kırımlı zaferleri özleyecek.

İran'la Savaş (2 Mayıs 1776)

Rusya'nın devamlı güçlenmesi, gücünü Türkiye aleyhine büyümeye adaması yetmiyor gibi, asırlardır uzun savaşlar yapılan İran da boş durmuyordu. Önce İran'ın iç meselesi gibi başlayan Türk Avşar hanedanı ile Kürd Zend hanedanı arasındaki savaş ikinciler lehine sonuçlanınca, Osmanlılar için tehlike başlamıştı. Zend Kerim Han Rusya'nın hırpaladığı Türkiye'yi zayıf anında vurmak istiyordu. Dört sene süren savaşlarda Kerim Han istediğini elde edemedi. Sadece Basra şehri üç sene kadar İran'ın işgalinde kaldı, Zend Kerim Han'ın ölümüyle Basra'da tekrar kurtuldu.

Aynalı Kavak Tenkihnâmesi (21 Mart 1779)

Kaynarca Anlaşması'ndan itibaren gittikçe Rus oyuncağı haline gelen Kırım çalkalanıyor. Rusya taraftan olanla Osmanlı taraftan olanlar diye ikiye bölünen Tatar beyleri huzur bulamıyorlardı. Türk dostu olarak bilinen Devlet Giray (üçüncü) devrilip Moskof yanlısı Şahin Giray Han yapıldı. Bu değişikliği duyan padişah "Benim vezirim, Şahin Giray bir âlet-i mülâhazadır, Rusyalının meramı Kırım'ı zabt eylemektir" demekle yeni Han'ın Rusya'nın aleti olduğunu ilan etti.
Kırım'da Ruslar tarafından yaşatılan bütün gelişmeler yeni bir savaşın kaçınılmazlığını işaret ediyordu. Yapılan toplantı ile durum değerlendirildi. Şeyhülislamdan savaş fetvası alındı.
Osmanlı Devleti ile Rusya aynı zamanda savaş hazırlığına başladılar. Ruslar, Kaynarca Anlaşması'na göre, Kınm'da asker bulundurmayacaktı. Osmanlı Devleti'nin gerekçesi bu olduğu halde Rusya'nın haklı bir savunması yoktu. O, sadece Osmanlıyı durdurmak için savaşmış olacak.
İsmail taraflarına askerî yığınak yapılmaya başlandı. Kaptanı Derya Cezayirli Hasan Paşa 40 gemi ile Karadeniz'e açıldı.
Atılan adımlar savaş mesafesini daraltıyor, vuruşmanın başlaması yaklaşıyorken, diğer devletlerin menfaatleri araya girdi. Bilhassa Fransa Türk-Rus savaşından iktisadî zarara uğrayacağı için elinden geleni yapmaya kalktı. Aslında Türk-İran harbi devam ettiği için, ayrıca, yeni bir harbin Osmanlı Devleti açısından riski az değildi. Rusya ise, yaşadığı dâhili kargaşadan dolayı savaşı pek de istemiyordu.
İki tarafın da kendileri için uygun olmayan bir zamanda savaşa başlaması Fransız elçisinin aracılığıyla önlendi. Aynalıkavak'ta bir araya gelen Türk ve Rus temsilcileri, Kaynarca Anlaşması'nın ihtilaflı maddelerini yeniden düzenlediler. Bu düzenlemeye, Aynalıkavak'ta yapıldığı için Aynalıkavak Tenkihnâmesi dendi. Teferruatına girmediğimiz değişiklikler, birazcık gurur okşanmasından başka mânâ ifâde etmeyecektir.
Sultan Abdülhâmid, yapılan anlaşmadan sonra çekilmesi icab eden asker için üzüntü duydu. Bir hayli hazırlıktan eli boş dönülmesinin Kırım halkı nezdinde, ayrıca o taraflarda Türklerden beklentisi olan Çerkez, Abaza ve Dağıstan nezdinde itibar kaybına sebep olacağını söyledi. Ne çare ki yapacak bir şey yoktu.

Büyük İstanbul Yangını (21/22 Ağustos 1782)

Birinci Abdülhâmid'in saltanatı sekiz yaşına değene kadar altı sadâret değişikliği oldu. Çapı küçük-büyük savaşlar yaşandı. Bugün Samatya'da başlayan bir yangın 28 binden ziyade evi yaktı. Samatya'da binden fazla, Balat'ta 7 binden, Cibali'de 20 binden fazla ev kül oldu.
Uzun süre çalışılacak bir vezir-i âzam bulamayışı pâdişâhın en büyük derdi olmalıdır. 20 ayda iki sadrâzam daha değiştirildi. 31 Aralık 1782'de mühür Halil Hâmid Paşa'ya verildi, onunla Kırım meselesinin trajedisinin son perdesine gelindi.

Kırım Hanlığının Sonu (9 Temmuz Çarşamba) 1783

Birinci Abdülhâmid'in hayatını zindan eden ne İran'dır ne de diğer komşu devletler. Son zamanlarda Türkiye'nin kâbusu olan Rusya, azgın arzularıyla Kırım'ı yutmaya çalışıyor, pâdişâha azap çektiriyordu. Kaynarca Anlaşması’yla Osmanlı padişahı ve müslümanların halifesi Kırım'ın da itaat edeceği dinî otorite sayılmıştı. Şimdi Rusya Türkiye ile Kırım'ın arasındaki bütün bağları koparmaya çabalıyor, gayretinin semeresini alacaktır.
Şahin Giray adlı Rus hayranı birini Kırım tahtına çıkarmışlar, onunla hedeflerine hızla yaklaşıyorlardı. Çariçe Katerina'nın hayranı olan Şahin Giray'ın hanlığı Bâb-ı Âli tarafından tasdik edilmezse resmîleşemiyor, fakat Osmanlı Devleti'nde savaşı göze alacak güç olmadığı için, pâdişâh gözyaşlarıyla bu işe muvafakat gösteriyordu.
Pâdişâh nasıl ağlamasın! Türkiye'nin kazandığı büyük zaferlerin pek çoğunda büyük kahramanlıkları görünen Kırım Türkleri tarihe karışıyor, eriyip gidiyordu. Rus elçisinin talimatıyla hareket eden, Rus hassa albayı elbisesi giyinen, ataları gibi at üzerinde değil, saltanat arabasında gezinen, ordusuna Rus üniforması giydiren ve alafranga ziyafetlerde içki kadehi kaldıran bir Kırım Hanı, memleketini felâkete, milletini yok olmaya sürüklüyor. Pâdişâh, takatsızlığından ses çıkaramıyor, dur! diyemiyor.
Şahin Giray Kırım'ı Ruslaştırma yolunda Katerina'nın azatsız kölesi gibi hizmet ediyordu. İki defa tahttan indirilip, üçüncü kez tahta çıkışında meseleyi kökünden halletme vakti gelmişti.
II. Katerina birinci hedefi olarak Kırım'ı Türkiye'den koparmayı başarmıştı. Şimdi sıra ikinci ve nihaî hedefi gerçekleştirmedeydi ve bunun için gerekli olan her imkân elde mevcut idi. Kırım Tatar Türkünün kahir ekseriyeti bu işten hoşlanmayacak, karşı koyacaktır, kime ne? II. Katerina'nın elinde Şahin Giray gibi bir budala, arkasında kuvvetli bir ordu, karşısında, karşı koymaya takati olmayan Osmanlı Türkü vardı. Bir tek mesele ihmâl edilmemelidir. O da işi formüle etmek.
Kırım'a Han yaptıkları Şahin Giray'a Katerina'nın verdiği rütbe maiyet alayı süvari albaylığı idi; bir de, rütbesine uygun şövalyelik nişanı. Bununla Han caka satarken halkı isyan bayrağını açmış, "zelil yaşamaktansa ölmek yeğdir" diye ayaklanmıştı. Bunun tahrikçileri yine Ruslardı.
Halkın Han sarayını basıp, Şahin Giray'ın yerine kardeşi Bahadır Giray'ı tahta geçirmesi, onun orada oturmasına yetmedi. Osmanlı Devleti Rusya'yla savaşı göze almalıydı; ama alamadı. Bir zamanlar; Osmanlı padişahı Kanuni’nin, kralını tayin ettiği devlet, Fransa'nın elçisi, baş tercümanı vasıtasıyla Bâb-ı Âli'ye şöyle bir haber gönderiyor. "Bana başvekilimizden gelen mektupta, Devlet-i Âliye canibine göz kulak ol; şu aralıkta olur olmaz bir şey için muharebe ve sefer küşad eylemesinler, hakimane muamele ve mümkün mertebe mudara semtini tutsunlar; zira cenk açılacak vakit değildir, demiş. Bunu tahrirden elbette devletinin bir mülahazası vardır."
Evet; Osmanlı Devleti'nin acıklı hali böyle. Rusların Kırım'ı işgal etmemeleri için hiçbir sebep yoktur. Fakat bir bahane gerek! Şahin Giray son defa Kırım tahtına kavuşunca bunun savaş işareti olduğunu anlayan Bâb-ı Âli, saldırılara karşı tedbir alır. Tarafsız araziye giren Vezir Ali Paşa'ya Şahin Giray elçi gönderip, arazinin boşaltılmasını, yoksa Kırım'ı işgale yeltenmek sayacaklarını bildirir. Paşa'nın kethüdası elçiye fena halde içerler ve idam ettirir. İşte bahane. Bağımsız bir devletin elçisini öldürmek savaş sebebidir. Şahin Giray'ı kışkırtan Rusya, yardım amacıyla Kırım'a girer. Çariçe II. Katerina'nın âşıklarından Prens Potemkin Kırım'da karargâhını kurup, icraatına başlar. İlk iş Katerina'nın fermanını okumaktır. Bu fermanla Kırım Rusya'nın bir eyaleti olur. 9 Temmuz 1783.

Kırım'ın En Kara Günü (9 Temmuz 1783)

Katerina'nın okunan fermanı, tahta geçişinin 21. yıldönümüne rastlıyordu. Bu fermanda Kırımlılardan sadâkat yemini isteniyor, yemin etmeyenler Türkiye'ye göçsün, deniyordu.
1.5 milyonluk Türk nüfusu Ruslar'm esaretine girerken, buna tahammül edemeyen 30 bin kişinin işkencelerle idamı Prens Potemkin için büyük bir zevk kaynağıydı. Yüzbinlerce Türk yollara düşmüştü. Bunların da bir kısmı yollarda sefaletten can verirken, bir kısmı Ruslar tarafından öldürülmüştü. Hayatta kalabilenler Osmanlı topraklarına, kimi Balkanlara, kimi Anadolu'ya sığındı ve yerlerine Rus nüfusu yerleştirildi. 15 asırlık Türk yurdu Kırım, Katerina’nınkahpe siyasetinin kurbanı olarak Rusya'nın eline geçti. Kırım'ın bu hale düşmesinin baş sorumlusu Han Şahin Giray, önce iyi bir maaşa bağlanır, sonra maaşı kesilir ve Türkiye'ye kaçmak mecburiyetinde kalır. Bâb-ı Âli, Şahin Giray'ı tevkif ettirip, sürgüne gönderdiği Rodos'ta kellesini vurdurur. Bütün günahlarıyla beraber, cezasını çekeceği ahirete gidişi Temmuz 1787.
Birinci Abdülhâmid şanssızlığıyla beraber padişahlık tahtına oturmuştu. 49 yaşında ama 60'dan fazla gösteriyordu. İmkânlar kıt, ihtiyaçlar fazlaydı. Türkiye'ye asırlarca en büyük düşman olacak kuzey komşumuz adamakıllı semirmiş olarak yanı başında duruyordu. Durmuyor, saldırıyor; yakıyor, yıkıyordu. Başında; en büyük gıdası; kini ve hırsı olan bir dişi şeytan vardı. Bağımsız Kırım devletinin önce Türkiye ile ilgisini kesip, sonra da midesine indirmişti. Bu kadın şimdi de Avrupa devletleriyle gizli pazarlıklar yaparak Türkiye'yi paylaşma hayalleri kuruyor, İstanbul'u alıp, Bizans İmparatorluğunu ihya etmek hülyasıyla yanıp tutuşuyordu. Torununa Konstantin adını vermiş; onu Bizans İmparatoru olarak hazırlıyor, harita üzerinde Türk İmparatorluğu paylaşılmış, fiiliyata geçirilmesi için fırsatlar kollanıyordu. Katerina'nın ne denli düzenbaz ve merhametsiz olduğunu, tatlı sözlerle kandırdığı Kırımlılar için sarf ettiği acı sözleri de aktarmakla anlamaya çalışacağız.
"Siz müfsit bir kavimsiniz; bize birçok zahmet verdiniz; sizden çektiğimizi hiçbir milletten çekmedik. Fesatlarınızdan kurtulmak için Osmanlı Devleti dahi sizden el çekerek, serbest olmanıza karar verdi. Hâlbuki bu esnada dahi Osmanlı Devleti ile aramızı bozmak istediniz. Lâkin iki devlet, hâlen sulh üzeredirler. Ancak sizler benim nice bin askerimi katlettiniz ve bu uğurda çok para sarfetmeme sebep oldunuz. İşte bu sebeple Taman, Koban ve Kırım'ı memleketime ilhak ettim."

Harbe Hazırlıklı Olma Mecburiyeti

Devletin aldığı her karar, kazandığı zafer, kaybettiği savaş, halkın durumuna tesir ediyor. Kırım, Koban ve Taman'ın Rusya tarafından ilhak edilmesi Müslüman halkı yüreğinden vurdu. Devletin her yönüyle güçlenmesi, düşmanlara meydanı boş bırakmaması haklı temenniler olarak, boynu bükük insanlar tarafından konuşulmaya başlandı. Devlet adamlaı çareler arayışına girdi. Vezir-i âzam Halil Hâmid Paşa Cezayirli Hasan Paşa'nın kendi kesesinden ödediği paralarla donanmayı ıslaha çalıştı. Bir gün Ruslarla karşılaşılacağı kesinlikle gözden uzak tutulmadı. Kapukulu Ocakları, Lağımcı, Humbaracı, Tımarlı Sipahi Ocakları, Sürat Topçuları teşkilatı ıslah edilmeye, savaşa hazır vaziyete getirilmeye çalışıldı. Halil Hâmid Paşa çalışmalarında engelle karşılaştı. Padişahın gevşek davrandığı, Vezir-i Âzam Halil Hâmid Paşa'nın onu devirip III. Selim'i tahta çıkarmaya hazırlandığı şayiası yayıldı. Gevşek olduğu sanılan Abdülhâmid vezir-i âzam azlini gevşetmedi.
Yeni gelen sadrâzamların vazifeleri de Ruslara karşı güçlü vaziyete gelmeye çalışmak oldu.
Kırım kapanmayan bir yara idi. Osmanlı Devleti'nin kolu kırılmış, izzeti nefsi zedelenmişti. Ve Rusya ile savaşmak için diğer sebepler:
Çariçe Katerina, Avusturya'nın yeni imparatoru II. Joseph'le "Grek Projesi" denilen Osmanlı Devleti'ni parçalama planını hayata geçirmeye çalışıyor, buna göre: "Eflâk, Boğdan ve Besarabya üzerinde Daçya namıyla müstakil bir Ortodoks devlet kurulacak; Özi Kalesi, Bug ve Dinyeper nehri arasındaki arazi, Ege Denizi'ndeki bir kısım adalar Rusya'ya verilecek; Sırbistan, Bosna ve Hersek ve Venedik'e ait Dalmaçya Avusturya'ya geçecek..."
İstanbul'un alınması da içinde bulunan bir yığın heves ile iştahlanan Rusya'ya dur! demek için uyanık olunmalıydı. Önce diplomasi ile Osmanlı'nın yıpratılması hedeflenmişti. Yaptılar. Eflak ve Boğdan'da emrivakilere giriştiler. Birçok mazarratlık yapmalarına aldırmadan, basit şeyler için Osmanlı Devleti'nden şikâyetçi olmayı da ihmal etmediler.
İki devlet arasındaki münasebetler destekle bile ayakta duramayacak hale geldi. Prusya ve İngiltere'nin de desteği devlet adamlarının bilhassa da vezir-i âzamin cesaretini artırdı. Kısacası, kaçınılmaz savaş için maddi manevi her şey hazır duruma geldi.

Rusya'ya Harb İlanı 13 Ağustos 1787

Rusya, Türkiye'nin hazmedemeyeceği davranışlarını artırarak sürdürüyor. Padişahın ihtiyatlı hareketi milletin hoşuna gitmiyordu. Sonu neye varırsa varsın düşüncesiyle, ihtiyar pâdişâhın taraftar olmadığı bir karar verilir, Rusya'ya harb ilan edilir.
Kaybetme korkusu, her ne kadar, pâdişâhı ve devlet erkânını ürkütüyor idiyse de, savaşa karar verilmişti. Vezir-i âzam Yusuf Paşa, halkın Kırım faciasına olan tepkisini, Prusya ve İngiltere'nin vereceği desteği ileri sürünce pâdişâh da evet demek zorunda kalmıştı.
Dünya karışık, siyâset kaypak, dostluklar iğreti, menfaatler kutsaldı! Rusya'ya harb ilanı ve devamında hazırlıklarla aylar geçip Şubat'a erişilince (1788) vezir-i âzamın sefer tuğları dışarıya çıkarılır. Sefer tuğlarıyla beraber ortaya bir başka şey de çıkar: Avusturya! Der ki Avusturya, Rusya ile ittifakımız var; onlara açtığınız savaş, bize de açılmış sayılır. Avusturya elçisi memleketine gideceğini de söyleyince "vezir-i âzam yıkılmış gibi büyük bir heyecan geçirmiş ise de, atılan ok geri dönmeyeceği için tecellüd göstererek vakî halli kabul etmek zarurî görülmüştür."
Savaş açılması vilayetlere bir tamimle duyurulur. Tuğların çıkarıldığı gün, Avusturya elçisinin söyledikleri ve savaşın açılma sebepleri anlatılan tamimde "Nemçeli (Avusturya) üzerine dahi sefer olunmak lâzım geleceğini müşir... Fetvayı şerife verilip cümle ittihadıyla seferi hümâyunun vukuı karardade ve düşmanlar böyle kibir ve gurur ile ayakta iken bundan sonra zerre kadar hamiyyeti islamiyesi olan ümmeti Muhammed'in durup oturacakları vakitler olmadığını ve cümle eli kılıca kadir, harp ve darbe muktedir mümin ve muvahhidin üzerlerine... Fisebillilah gaza lâzım gelmekte" deniyordu.

Sabeş Zaferi (1789)

Böylece, seferberlik ilan ediliyor. Bir tek Rusya ile savaşacak gücü olmayan devlet, şimdi Avusturya ile de savaşmak zorundaydı.
Vezir-i âzam Koca Yusuf Paşa serdâr-ı ekrem olarak Avusturya seferine çıkarken pâdişâhla görüşür. Hırka-ı Saadet dairesinde padişahın elinden sancağı şerifi alırken, duygulu anlar yaşanır. Birinci Abdülhâmid dualar ettikten sonra:
"Bak Paşa" der. Seni Cenab-ı Hakla ezelî kuvvet ve kudretine emânet eyledim, senden din-ü devletime lâyık hizmet ve sadâkat beklerim. Hiç kimsenin sana müdahalesi mümkün değildir; red ve kabulün her veçhile makbuldür; hatta evladım hakkında bile şükr ve şikâyetin faydalı ve muteberdir."
Serdar-ı ekrem Koca Yusuf Paşa aldığı dualarla, Avusturyalıları bozguna uğratır. Bütün ağırlıklarını savaş meydanında bırakıp kaçan düşmandan 50 bin esir alınır. Banat-Timeşvar eyaletinde birkaç yüz köy, kasaba ve kale yağma ve tahrib edilir. Şebeş Zaferi diye tarihe geçen bu önemli savaşın sonunda Birinci Abdülhâmide "Gâzî" unvanı verilir. (21 Eylül 1788)
Sevinçler kısa ömürlüdür Osmanlı'nın son senelerinde. Mevsimler hep kış olarak geçmekte, arada bir görünen güneş, çabucak kara bulutlarla örtülmektedir... Şebeş Zaferi, üç ay sonra yaşanan yenilgiyle mateme büründü. Ruslara yenilmek kaderi olmuştu Türklerin. Yine II. Katerina ve askeri gülmüş, ihtiyar pâdişâh ağlamış, ordusu perişan olmuştu. (17 Aralık 1788).
Pâdişâhın, Özi Kalesi müdafaası için, vezir-i âzamı birçok Hattı Hümâyunla teşvike çalıştığını anlatan İ.H. Uzunçarşılı, bir de örnek verir tarihinde. İşte o örnek:
"Benim vezirim,
Maazallahü teâla derya tarafından eyyam-ı şitada -kışda- Özi'ye hücum eder ise ne tedbir olunur? Büyük kalyonlar şitaya kalmak mümkin olmadıkta, bazı sagirce sefireler ve şalopeler Hocabey limanında ve Prezen adası tarafında kışlamak mümkün olmak gerektir, zannederim; bu gece alimallah ve kefâbihi sabahı ihya eyledim; saat sekizden (alaturka) beru bîdânm -uyanık- Allah ve Resul aşkına ne ise tedbir, hemen istihkam veresin. Bu Arnavud gailesinin bertaraf olması ne yüzden ise Allah için gaile i merkûm-ı adîdef ve hemen tayin olunan paşaları dahî tanzim edesin; Nemçe dahi nakz-ı ahdeder ise elbed âsî Arnavud ol tarafa döndüyse müşkü-i azim -büyük zorluk-olur; hele benim bildiğim budur; hatırıma geleni yazıyorum, hemen Allahu Teâlâ hazretleri teshil eyliye âmin."
Özi işinin de Arnavud isyanının da padişahın yazdığı gibi çıktığı, Arnavutların Avusturyalılarla birleştiği İ.H.Uzunçarşılı tarafından not düşülmüş.
Birinci Abdülhâmid Ruslara karşı savaşan vezir-i âzamın sıkıntısını biliyor; geceleri gözlerine uyku girmiyordu. Vezir-i âzamın yardım isteyen bir mektubuna verdiği cevabı, yine Uzunçarşılıdan, aynen alıyoruz.
Benim vezir-i âzamim
İşbu telhisin malûm-ı hümayunum olmuştur, ol tarafa şitanın şiddeti mesmuumdur -bilgim dahilindedir-; ha şimdi İnşallah-ü Teâlâ Cenab-ı Hakkın bunda dahî bir hikmet-i hafiyye ve lütfü inayeti vardır; vüzerâmızda gayret olmadığı mâlûmumdur; Hakteâlâ imdad eyleye. Alimallah senin sadâkat ve gayretin nezd-i hümâyunumda zahirdir: Cenabı Bari uğurunuzu küşad eyliye; ben dahi gece, gündüz duadayım. Seni ve seninle bile din ve devleti aliyeye sadâkat ve gayret üzere hizmet edenleri vahdaniyeti baniye vedia eyledim..."
Tabi bunların hiçbir faydası olmamış, vezir-i âzam ve serdar-ı ekrem Ruslara boyun eğmek zorunda kalmış, Ruslar 25 bin Türkü kılıçtan geçirmiştir.

Birinci Abdülhâmid'in Ölümü

Cepheden gelen kara haberler pâdişâhın yıpranmış bünyesini iyice tahrip ediyordu. Özi kalesinin sükûtu ve 25 bin Türkün kılıçtan geçirildiği haberini duyunca "nüzul" isabet etmiş.
İ. H. Uzunçarşılı da şöyle yazıyor.
"Sadâret Kaymakamı Özi'nin düştüğünü haber verdiği sırada muharebelerde böyle haller olmuştur; evvelce de yine düşman eline geçmişti; yolunda pâdişâhı teselli etmek istemiş ise de pâdişâh bu telhisin üst kenarına:
Bu maddeler benim dahi mâlûmumdur; benim gücüme gelen bizim devletimizin tekâsülüdür; (tembellik) yoksa malikül mülk Allahü azimüşşandır" dedikten sonra Özi, Hotin ve Kırım'ın Ruslardan İslâm eline geçmeden Allah ruhu¬mu kabzetmesin demiştir."
Nüzulden bir müddet sonra 7 Nisan 1789'da ruhunu Allaha teslim eden pâdişâh, Özi'nin, Hotin'in, Kırım'ın Ruslardan İslâm eline geçtiğini göremedi; ondan sonrakiler de göremedi...
Birinci Abdülhâmid 64 yaşında, 15 sene padişahlık yapmış olarak yerini yeğeni Selim'e bıraktı, dindarlığı ve temiz kalpliliği ile tanınmıştı. Mezarı Bahçekapıda'dır.
Birinci Abdülhâmid diğer seleflerinden bazıları gibi tebdili kıyafetle halkın arasına girmekten hoşlanır, devletinde yaşayanların halini görmek için bunu sıkça yapardı. Eğer düzeltilmesi gereken uygunsuzluklar görürse, bunları ilgililere anlatarak düzeltilmesine çalışırdı.

Hayır Eserleri

Dindarlığı ile tanınan pâdişâh, yaşadığı olumsuz şartlar içinde bile bu hususta bir şeyler yapmaya çalışmıştı. Belli başlı hayır eserleri şunlardır: Sirkeci'de bir imarethane, yanına bir çeşme, sıbyan mektebi, medrese ve bir de kütüphane.
Bunların yapılış tarihi 1777. Şimdi anılan yerlerde Dördüncü Vakıf Han'ı bulunmaktadır. Bir de Borsa Binası var. Kütüphanede bulunan kitapların yeni adresi Süleymaniye Kütüphanesidir.
Diğer bir eserde anası Rabia Sultan adına Beylerbeyi sahiline yaptırdığı cami ve cami etrafına yapılması adet olan sosyal müesseseler. Devletin zayıf zamanında ayırabildiği paralar lükse, gösterişe sarf edilmeyip, hepsi insanların hizmetine yarayacak eserlere sarf olunmuştu.
Beylerbeyi İskele Meydanı, Çınarönü, Havuzbaşı, Çamlıca Kısıklı Meydanı çeşmelerle süslendiği gibi, ihtiyaç duyulan camilerin tamirine de bakılmıştı. Emirgan'da bir cami (1703) çeşme ve hamam ile dükkânlar, İstinye'ye çeşme, oğlu Mahmud ile zevcesi Neslişah Sultan adına çeşme ve daha epeyce eserler bırakmıştı.

#45 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 05 June 2007 - 00:12

ÜÇÜNCÜ SELİM

(7 Nisan 1789–29 Mayıs 1807)


Resmi ekleyen


Üçüncü Mustafa'nın oğlu Üçüncü Selim, amcası Birinci Abdülhâmid'den boşalan tahta geçtiğinde 27 yaşındaydı. Yüz senedir Osmanlı tahtına bu kadar genç bir pâdişâh oturmamıştı. Daha önceleri bu taht sabî yaşta pâdişâhlar görmüş ,"deli" denen pâdişâhlar görmüş, "velî" denen pâdişâhlar görmüş. Üçüncü Selim gibisini ilk defa görüyordu. İyi bir şairdi. Hattattı. Ney ve tanbur çalardı ve büyük bestekârdı. Şiirde mahlası "İlhâmî" idi. Mûsiki de "Sûz-i-dil-ârâ" makamının mucididir. Arapça ve Farsça bilir, İslâmi ilimlerde söz sahibi, nazik, merhametli, yenilikçi, yaşadığı yüzyılın en iyi pâdişâhı idi. Anası Mihrişah Sultan'ın Gürcü olduğu sanılıyor. Tarihçilerimiz onunla ilgili övücü sözlerin yanı sıra amcası Birinci Abdülhâmid'in hakkını da teslim ediyorlar. Yeğenine sonsuz imkânlar tanıdığından, şefkatinden bahsediyorlar ki çok doğrudur. Kendisinden önce birçok şehzade ve kendisi de "şimşirlik" denen saray veya şehzade hapishanesinden alınıp tahta getiriliyordu; güneşe hasret, genelde dünyadan habersiz yetişmiş olmaları hayatlarının sıkıntılı geçmesine yol açıyordu. Ama Sultan Abdülhâmid yeğenine hürriyeti esirgemedi, yeğen de amcasını utandırmayacak kadar iyi bir hayat sürüp kendisini padişahlığa hazırladı. Devletin bilhassa askeri sahada gerilediğini görüp, çarelerini düşünmüş; düşündüklerini tatbik sahasına koymaya hazırlanıyordu. Kaderin neler hazırladığından habersiz; gönlünde vatan-millet sevgisi, kafasında faydalı yeniliklere açık fikirlerle hizmet meydanına atılmıştı. Güzelim Mevlam neyler...
Üçüncü Selim dikensiz gül bahçesine girmemişti; her taraf ateş, kan, sefalet, yolsuzluk, gerilik girdabında, Türkiye var olma savaşındaydı. Üçüncü Selim hassas ruhuyla şiirler yazıp besteler yapacak; demir yapabilmeye uğraştığı yumuşak iradesiyle devletin ihtiyacı olan yenilikleri, köhne düzenin yerine ikameye çalışacaktır.
Şehzadeliğinde, yaratılışında var olan edebî, zevkleri bir tarafa bırakıp üzerine alacağı (muhtemel) vazifeyi düşünüyor, yazdığı şiirlerde bazen de yapa¬cağı hizmeti anlatıyordu. Beyin jimnastiği yapıyordu saltanat için.

"Lâyık olursa cihanda bana tahtı şevket
Eylemek mahz-ı safadır bana nâs'a hizmet."


Gerçi şiiriyyeti olmayan, zayıf mısrâlardır bunlar, fakat meramını açık seçik anlatıyor. Şayet bir gün bu azametli, bu büyük taht kendisine lâyık görülürse, insanlara hizmet etmekten sevinç duyacak. Cenab-ı Allah tahtı nasib etti. Belki tahayyülündeki gibi şartlar mevcut değildi.
Birinci Abdülhâmidi inme ile hayatından eden savaşlar devam ediyordu. Özi Ruslara teslim olmuş, Bender muhasara altındaydı. Vezir-i âzam ve Serdar-ı Ekrem Yusuf Paşa'ya yeni pâdişâhın mührü ile bir ferman gönderilir; bu fermanda Üçüncü Selim der ki:
Düşmanı din olan Moskov ve Nemçe keferelerine... İlây-ı kelimetullah için ve ahz-ı intikam olunmadıkça seyf-i cihad-ı şehriyânem idhal-i niyam olunmamak cezmkade i daveranemdir."
İntikam alınmadıkça kılıç kına girmeyecek. Üçüncü Selim'in dileği bu; fakat arzuları gerçekleştiren kuvvettir; orduda bu kuvvet olmadığı için ferman dermansızdır. Yusuf Paşa hakkında irtişa (rüşvet) söylentileri çıkar, 7 Haziran'da mührü hümâyun cenaze Hasan Paşa'ya verilir.
Ordunun savaşa devamı için Bab-ı Âliden baskı yapılıyor, Rusların üç koldan hareketine karşılık Türk ordusu ağırlıklarını taşıyacak hayvan bulamıyordu. Eldeki imkânlarla savaşmaktan başka çare kalmayınca, Allah'a sığınıp, sonu düşünülmeden hareket ediliyor, böylece bir bozgunun daha eşiğine geliniyor...

Fakşan Bozgunu (1 Ağustos 1789)

Eflâkla Boğdan arasında Fakşan denen şehirde serasker Kemankeş Mustafa Paşa'nın ordusu Rus Suvarov'un ordusuyla karşılaşır. (1 Ağustos 1789) meydan muharebesi başlar. 25–30 bin kişilik Türk ordusu Ruslarla savaşırken, birden Avusturya ordusu da işe dâhil olur ve iki ateş arasında kalan Kemankeş Mustafa Paşa orduyu bir arada tutamaz, savaşı kaydeder.
Savaş niçin kaybedildi? Kemankeş Mustafa Paşa mağrurdu. Kendi kuvvetinin Rusların 10 bin kişisinden çok üstün olduğunu düşünüp Yaş kasabasına yönelmek istedi. Rus general Savarov kurnaz, Kemankeş Paşa Rus-Avusturya ittifakından gafil. Siyret Nehri'nin sağ yakasında Fakşan'a gizlice gelen Ruslar burada Avusturyalılarla aralarındaki anlaşmayı uygulayıp, Kemankeş'i iki ateş arasında bıraktılar. Türk askerinin çoğu şehid düştü. Kalanların büyük kısmı esir oldu. Harp levazımatı düşmana bırakıldı. İki yüz yeniçeri bir manastıra girerek, oradan savaşa devam etti ve hepsi şehit olana kadar düşmana biraz zayiat verdirdi.
Eğer Kemankeş Paşa Rus-Avusturya ittifakından haberdar olsaydı ki, olmalıydı, bu facia yaşanmayabilirdi.

Buza Bozgunu

Sadrâzam Kemankeş Paşa'nın mağlubiyeti boyunca tabii olarak üzüntüye boğuldu. Önden 9 bin kişilik bir kuvvet gönderip, kendisi de Silistre'den hareket edip Maçin'e geldi. Burada padişahtan eski emirleri andıran bir Hattı Hümâyun alındı. Sadrâzam Cenaze Hasan Paşa duygulanın açığa vuran bir konuşma yaparak askeri şevke getirdi. Hasan Paşa şöyle diyordu: Vezir-i âzamlığı bir tarafa bırakalım. Bugüne kadar benden incinmiş olan varsa bağışlasın. Allah rızası için, herkes aklından geçeni söylesin, bu Din-i Mübin'in emridir. Birlik ve beraberliğe riâyet edelim. Daha sonra müzâkerelere geçildi. İbrail'e doğru gidilmesi kararlaştırıldı.
İstanbul'da yüreğinde çıralar tutuşan Üçüncü Selim'in uykuları kaçmakta, amcası gibi fermanlarla askeri şevke getirmeye çalışmaktadır. İşte o fermanlardan biri.
"Âbâ ve ecdadım mücahid ve cihangir pâdişâhlar olup, kırk, elli şahlık yerleri evvelâ Allahû Teâlâ'nın tevfik ve inayeti ve saniyen Hacı Bektaşi köçekleri ve din yolunda sinelerini düşmanın top ve tüfengine siper eden Yeniçeri ocağı gazileri ve sair ocaklar ve mürettip olan askerler sây ve sebatı ile fethettiler ve ol gâzîler ve dilâverler pâdişâhlarını manevî baba gibi bilip emrine muti ve düşman karşısında demirden duvar gibi durup şeriat-i Muhammediyye uğrunda arslanlar gibi âdâya hücum ettiler, cenab-ı rahim ve gaffar durakların cennet eylesin.
"Elhamdülillah bizim zamanımızdaki asâkirimiz dahi onlar gibidir ve belki içlerinde yiğitler vardır ki şecaatte evvelkilerden ziyadedir; bu ne hal ve keyfiyettir ki düşmandan yüz döndürülüp âdâyı din memleketimizi almağa başladı; Cenab-ı Hak bizlere nusret ve zaferler ihsan eyleye."
"Moskovlar, evvelki seferlerde ve hu¬susa bu seferimizde kraliçeleri namına bir avratın gayreti için açlığa ve susuzluğa ve kışa ve yaza ve yara ve bereye tahammül edip beş yüz seneye baliğdir ki mülûk-i nesaraya galebe ile meşhur olan Devlet-i Osmaniyye'ye bu hasaretleri etti; istilâ ettiği vilâyetlerimizde eteğinin ucunu ecnebi görmemiş kızları ve iyâl ve evlatlarını esir edip zevceleri ve babalan ve kardeşleri görerek ırzlarını herk ettiler ve bu kadar sıbyanı analarından ve babalarından ayırıp kendi âyinlerine koydular; gayret-i islâm nice oldu? Ben şehzade iken bunları işitip kan ağlardım ve gayretimden gözlerime uyku girmezdi.
"Ehl-i islâma bu hakaretleri eden düşmanların kast ve niyetleri ne olduğunu mülahaza lâzım değil midir? Benim sizlerden diriğim olmayıp devletin kudreti mertebe vezaif ve tayinatınız verilmekte ve gaza levazımatınızı görmekte pâdişâhlar zimmetine vacip olanı icra ediyorum."
"Gâzî dilâver kullarım! Cümlenizden iltimas ederim ki gayret kemerini birkaç yerden belinize bağlayıp cebanlık ve alçaklık edenleri kabul etmeyip düşmandan ahz-ı intikama ihtimam edesiz; benim duam sizinle biledir, büyüğünüz, küçüğünüz berhudar olasız; Hazreti Fettahu mustean sizleri mansur ve muzaffer eyliye, âmin."
Pâdişâhın inanç ve duygu yüklü fermanı, fermanları askeri ne kadar coşturmuş bilinemez, bilinen o ki, mağlubiyetlerin ilacı olamamış. Eskiden de olduğu gibi, ordusu yenilen kumandan değiştiriliyor; vezir,i âzam değiştiriliyor... Bu sefer, Cenazenin yerine sadârate getirilen Cezayirli Hasan Paşa'dır.
4 Ağustos 1791'de Avusturya ile Ziştovi adlı bir kasabada yapılan sulh andlaşması, kasabanın ismiyle tarihe geçiyor. 9 Ocak 1792'de Yaş barışı, Ruslarla anlaşılıyor ve Türkiye'nin faydasına olan antlaşma imzalanıyor. Osmanlı ordusunun gücü yoktur ama şimdilerde biraz şansı var, bu şansın rüzgârı Fransa'dan esiyor. 1789 Fransız ihtilâli ile Avupa'da dengeler değişmeye başlayınca Türkiye rahat nefes alıyor. "Tam 4 sene, 4 ay, 27 gün süren bu uğursuz Rus seferinde Türkiye Kırımı istirdad edememişse de Rusların Türkiye'yi taksim projesi suya düşmüş, memleketeyn ve Besarabya hülyaları iflas etmiş ve netice olarak Tuna'nın öte yakasındaki Türk eyâletleri kurtulmuştur."
Uzun seneler savaşmak mecburiyetinde kalışı devleti bunaltmıştı, bu sulh ile biraz toparlanma imkânı doğacak, Üçüncü Selim aklından geçenleri icraata dökmeye çalışacaktı.

Kafkas Cephesi ve Şeyh Mansur

Ruslar bir yanda Osmanlı ile uğraşıp, Kırım'ı öz kimliğinden koparırken Kafkas kavimleriyle başı dertteydi. Kaynarca Anlaşması'nın kendisine tanıdığı hakları komşuları aleyhine kullanmaya kalkışması huzurunun bozulma sebebiydi. Tabii olarak Rusya'nın yakın komşuları Kabartaylar, Çeçenler, Çerkezler ve Dağıstanlılar yapılan kalelerden dolayı sıkıntılıydı.
Kaynarca Anlaşması Rusya'ya geniş haklar tanıdıydı ya, bunu devamlı komşuları aleyhine kullanınca, komşuları da Şeyh Mansur'un öncülüğünde Rus kuvvetlerine saldırdı. Nakşi Tarikatı üyesi (Şeyhi) olan Mansur'un hareketi "İslâmî gaza telakkisiyle meşbû idi." Osmanlı Devleti bu hareketi el altından destekliyordu.
Bir tarafta Osmanlı'yla savaşırken o bir yanda Şeyh Mansur tarafından hırpalanan Ruslar sıkışık durumdaydı; Osmanlı kadar onlar da barışa muhtaçtı ve yapılan sulh anlaşmasıyla rahatladı. İslâm Halifesi Osmanlı Pâdişâhı sulh içinde yaşarken, İslâm adına birilerinin savaş yapmasının uygun olmayacağı propagandasını yapan Ruslar başarı kazanmıştı.
Osmanlı Rus harbi başlayınca Kafkas Kabileleri Halife-i Müslimin olan Osmanlı pâdişâhına müracaat edip Moskof'la sonuna kadar mücadele etmek istediklerini bildirdiler ve yardım istediler. Üçüncü Selim bir vezir kumandasında 10 bin askeri gönderdi. Arapo'ya Donanmayı Hümâyunla gönderilen asker, vezirin kabiliyetsizliği yüzünden Aropa Kalesi'ni koruyamadı.
Devamlı, Osmanlı Devleti'nin yardımını gören Kafkaslılar, Ruslara 70 sene göz açtırmadılar. Şeyh Şamil'in ortaya çıkışı Rusların nice bin askerinin ölümüne, hazinesinin iflasına sebep oldu. Sonunda fizik kanunu ağırlığını koydu ve büyük balık küçük balığı yuttu. Yuttu ya kılçıkları hâlâ midesini kanatmaya devam ediyor, yani büyük balık pek rahat değil.
Esas mevzuumuza dönersek, Üçüncü Selim'in ölen ve esir olan askerler için kaybedilen topraklar için çektiği üzüntüyü görüyoruz.
Hafakanlar, uykusuzluklar beynini çatlatıyor, milletine lâyık görmediği bezginliğin, ezikliğin çaresini arıyor...

Umumi Manzara

Harpler bitti, ne kadar dayanacağı belli olmayan barış elbisesi giyinildi. Türkiye'nin askerî sisteminin ve ekonomisinin iyi olmadığı gibi içerideki asayişi de pek düzgün değil. Ya dışarı?
Rusya'nın amansız gayzı, tükenmez gayreti bize yakın olacakları uzaklaştırmaya teksif edilmiş. Eflâk ve Boğdan Voyvodalıkları, Rus ajanlarının tahriki ile Osmanlı Devleti aleyhine çevrilmiş.
Fransa 1789'da başlayan ihtilâlin ateşiyle yanıyor, çıngılarının nerelere sıçrayacağı, nerelerde aleve döneceği ve bu ateşten dünyaya ne düşeceği merak ediliyor. Avusturya, Prusya'ya bakınca savaş içinde olduklarını görüyoruz, hem de Fransa'yla.
Sırbistan ve Karadağ sağlıklı sinyaller vermiyor. Balkanlar'a değen cılız bir üfürük kasırgaya dönmeden kaybolmaz; bu kavimlerin karakteri bu. Devamlı büyümekte olan isyan tohumlan çatlamak üzere.
Bu ara İran'dan ses çıkmıyor ya, sanki yalanda Mısır'ın bela olacağı için onlar sakinmiş gibi.
Aslında hiçbir taraftan Türkiye'ye hayırlı rüzgâr esecek değil. Çıkacak yangına, kopacak fırtınaya hazinenin de kışlanın da hazır bulunması lâzım.

Nizâm-ı Cedîd 1793

Yenilikçi pâdişâh Üçüncü Selim yeni bir ordu kurmak, bu yeni orduyla zaferler kazanmak niyetindeydi. Mevcûd ordunun miyadını doldurduğu aşikârdı; bunu görmemek için kör olmak bile kâfi değildi; çünkü kaybedilen savaşlar her şeyi söylüyordu: Orduya yazılı olup maaş alan ama, savaşa gitmeyen yığınla asker vardı. İstanbul'da esnaflık yapan ocaklılar, Anadolu ve Rumeli'de çiftçilik yapanlar devletin sırtında, taşınamayacak yük haline gelmişti.
Yorga'nın tarihinden okuyacaklarımız âdeta yeni bir komedi türü. o Abesci'den naklediyor ki, çok abes! bilgiler. "Osmanlı ordusu 112 bin kişilik bir yeniçeri ordusuna mâlikti. Şüphesiz ki bunların çoğu, kale muhafızları olarak öteye beriye dağılmışlardı. Bunlardan başka yeniçeri adı verilen insanların sayısı namütenahi (sonsuz) denecek kadar çoktu. Hatta İstanbul'da bulunan 40 bin kişilik yeniçeri askerinin adlarını ihtiva eden listede Rum patriği ile Fransız konsolosunun da isimleri görülmekte idi."
Aynı yerden diğer askerlerin dökümünü alıyoruz: 2 bin humbaracı, 12 bin bostancı, muhafız kıtaları, 18 bin topçu -6 bini İstanbul'da-, 6 bin mekkareci, 6 bin saraç, yükçü, 32 bin levend, 12 bin ücretli sipahi oğlanı, 100 binden fazla zeamet ve tımarlı -ki zeamet sahipleri topraklarından yılda 6–20 bin arası, tımar sahipleri ise 20-100 bin kuruşluk gelir alırlardı-, 18-30 bin cebeci, muhtelif paşalara ait 4 bin sekban, 6 bin malacı veya ordu hizmetçileri ve ilâve olarak 5 bin gönüllü asker vardı."
Bu kadar sayı kalabalığı, son savaşların çoğunda görüldüğü üzere keyfiyet olarak fazla mânâ ifâde etmiyordu. İş savaşa gelince Avrupa'nın, hatta Rusya'nın askeri durumu Türkiye'den çok üstündü. Tâ İkinci Osman devrinde yenilenmesi gereken askerî düzen, pâdişâhın öldürülmesiyle akamete uğramış, ondan sonra gelenler de köklü değişiklikler yapma imkânı bulamamıştı. Biriken dertlerin çözümü şair, bestekâr, musikişinas, hassas yaratılışlı bir pâdişâh olan Üçüncü Selim'e kalmıştı. Devlet adamlarından görüşlerini soruyor lâyihalar istiyordu.
Kurulması düşünülen yeni ordu -Nizâm-ı Cedid- halk tarafından anlaşılamadığı gibi, devlet adamlarının çoğu tarafından da tasvip görmüyordu. Hâlâ Türk medeniyetinin üstünlüğüne inananlar vardı. Her şeye rağmen padişahla ters düşmeye çekinen devlet adamları verdikleri lâyihalarla, müspet görüş bildirirler.
III. Selim yapacağı işin şart olduğunu biliyordu, bu yüzden "Viyanaya sefaret vazifesi ile gönderdiği bir zata (Ebu Bekir Ratıb Efendi) Avusturya'nın bütün müesseselerini görüp, tetkik etmesi ve incelemelerinin neticesinden kendisini haberdar eylemesi vazifesini vermiş idi.
Ratıb Efendi 8 aylık seyahatinde elde ettiği bilgileri pâdişâha aktarmış, pâdişâh bu bilgilerden çok istifade etmişti. İlk önce 12 bin kişilik modern bir piyade birliği kurulmak üzere teşebbüse geçildi. 1602 gönüllü ile levent çiftliğinde talimlere başlandı. Muallimleri Fran¬ız ve İsveçli idi. Yeniçeriler böyle müstakil bir rakibe tahammül edemeyecekleri için "Talimli asker" resmen Bostancı Ocağı'na ilhak edildi ve hatta "Bostancı Tüfenkçisi Ocağı" sayıldı."
Böylece, Türk ordusuna yeni isimler de girmiş oluyordu; Binbaşı, Yüzbaşı v.b. "Erkan-ı harbiye heyetleri de işte o zaman kurulmuştur."
III. Selim'i böyle bir ordu teşkiline sevk eden sebepler sıralanırken en önemli noktayı Yeniçerilerin bozulmuşluğu olarak görüyoruz. "Yeniçeri olmak için, yeniçerilik haklarından faydalanmayı sağlayan ve bir nevî maaş cüzdanı olan esâmi elde etmek kâfi gelmektedir. Çiftçiler, esnaf ve daha başka iş güç sahipleri, şu veya bu şekilde ve çok defa para ile esâmi satın alarak, yeniçeri sıfatını kazanmışlardır. Herhangi bir meslek ve aile sahibi olan bu gibi kimselerin, askerî tâlim ve terbiye ile uğraşacak zamanları olmadığı gibi, işlerini ve ailelerini bırakarak, harp yapmağa da heves ve istekleri yoktur." Bu tip insanlarda vatan-millet sevgisi ve utanma duygusu da olmadığı için, devletin hayrına yapılan işlere ilk karşı çıkanlar da bunlar oluyordu.
Levent'te kurulan kışlaya izafeten "Levend Çiftliği Kanunnamesi" adı verilen bir de kanunnamesi olan Nizam-ı Cedidin ayrı hazinesi olacaktı, bunun için tedbirler alındı, para kaçakları önlendi; bundan cam yananlar da tabi ki bu işi yapanlara düşman kesildi. Nizam-ı Cedit Hazinesi'ne biriken paralarla Üsküdar'da bir kışla yapıldı; bugün "Selimiye Kışlası" diye anılan muhteşem bina.
Üçüncü Selim'in bütün meselesi İstanbul'da değildi. Eyaletlerde de asayişsizlik almış başını gidiyor. Kuzey Afrika'da Cezayir, Tunus, Trablusgarp karışık, Mısır, Bağdad ona keza, Suriye, Lübnan, Filistin, Hicaz karışık. Balkanlar kaynıyor, eşkıyalık ortalığı kasıp kavuruyor "ayan" denen derebeyleri türemiş, bazı ayan aileleri, Anadolu ve Rumeli'nde geniş çevrelere hâkim olmaya başlamışlardı. Yozgat'ta Çapanoğulları, Manisa'da Karaosmanoğluları, Çukurova kuzeyinde Kozanoğulları gibi aileler, bunların en tanınmışlarıdır.

Yangın!

Alacağımız olayları sıralarken III. Selim'in çektiği sıkıntılar devamlı en başta görünüyor. Orduları bozulan bir devletin başına, belki de hiç ummadığı bir zamanda geçip, bütün dertleri yüklendi. İrili ufaklı düşmanları yetmiyormuş gibi, padişahların çoğuna "illallah" dedirten yangın onu da ihmal etmedi. Bütün meselelerin çözümünü ona bağladığı Nizam-ı Cedid'le uğraşırken, Balık Pazarı dışındaki Hisar iskelesinde bir yangın çıktı. Bir sürü mahalleyi kül yığınına çeviren alevler 11 saat devam etti. Yanan ev ve işyeri sayısı belli değil.

Pazvandoğlu İsyanı

Devlet bünyesi, aldığı yaraları sarmaya mecal bulmamışken dışarıdan ve içeriden tekmelenmesi bitmiyor. Merkez, taşra ile münasebetinde gevşek. "Afrika'daki Garp ocakları adeta müstakil hâle gelmiş, Mısır yerli beyler elinde, Suriye'ye Cezzar Ahmed Paşa hakim, Bağdad havalisi Kölemen hükümeti halini almış, Mecid'de Vehhabiler -kendi anlayışlarına göre- dinî bir idare kurmuş, Rumeli ve Anadolu'da derebeyleriyle âsiler türemiş."
Rumeli'de Pazvandoğlu, Efendisinin hastalığından istifade eden hain uşak gibidir. Yanına topladığı bir yığın eşkıya ile şehirleri basıyor, evleri, camileri ateşe veriyor, önüne çıkan insanları öldürüyor.
Yaptığı ilk harekete göz yumulması âsî cesaretini gemlenemez hâle getirmiş, devlet merkezinin şimdilik alil vaziyette oluşunu kendi gücünün sınırsızlığı saymış, çevresinde tam manâsıyla terör estiriyor.
Pazvandoğlu Osman Ağa asker kaçağı bir yeniçerinin oğludur. Babası, devlete isyan ettiği için başı kesilerek idam edilmişti. Babasının yolundan giden Osman Ağa an be an onun akıbetine yaklaşıyor, bu arada günahsız ince inşam da malından ve canından ediyor.
Kendisine benzeyen binlerce eşkıya ile hiçbir temeli olmayan arzularının peşinde kaderlerine koşuyorlar.
İşi o kadar ilerlettiler ki Pazvandoğlu, adamlarından birini Niğbolu'ya mütesellim yaptı. Sanıyordu ki, artık o yörede devlet kendisidir. Yakıp yıktığı şehirlerin, canına kıydığı insanların hesabı sorulmayacak! Kendisine sorulursa Köroğlu rolü oynadığını söyleyecektir. Bir rivayete göre meydana çıkışı da Köroğlu gibiymiş. Hakları yenen insanların koruyuculuğuna soyunmuş, ıslahata ve fazla vergilere karşı gelerek, kendisini halka sevdirmiş, hareketlerinin ölçüsünü mâkul seviyede tutmayı bilmemiş.
Herhalde, III. Selim'in Nizâm-ı Cedid hareketi Pazvandoğlu'nun manivelası olmuş. Yapılan menfi propaganda, yapılması kararlaştırılan ıslahatı insanlara kötü tanıtınca şansı artmış âsinin.
Nizamı Cedid'e karşı hoşnutsuzluğu bulunan İstanbul'daki yeniçeriler de onu destekleyince, kasırga gibi esmeye başlayan Pazvandoğlu, Bâb-ı Âli tarafından âsi ilan edilip "hurûc ale's-sultan" fetvasıyla idamına karar verilir. Ancak; vaktiyle, küçük bir fermanla iki kapıcıbaşı gönderip en uzak ülkedeki en nüfuzlu şahsiyeti idam eden hükümet bu kararını uygulayacak güçte değildir. Bir savaşta ihmali görülen paşayı vezir-i âzam idam ettiriyordu. Pâdişâhın bir yan bakışıyla vezir-i âzam ipi boynuna kendi eliyle geçiriyordu. O günler çok gerilerde kalmış. Şimdi bir yeniçeri oğlu Rumeli'nde Sofya, Niş, Niğbolu, Rusçuk, Belgrad, Semendire gibi şehirlere taarruz ediyor, şehirleri yangın yerine çeviriyor. Pâdişâh fermanı hiçbir tesir gösteremiyordu: Bu Pazvandoğlu, Sırp bağımsızlığının yolunu açmakla, cürmünü ve ihanetini büyütmeye devam etmekteydi.

Napolyon Bonapart'ın Sahneye Çıkışı

Üçüncü Selim canavarlar kafesine düşmüş bir güvercin gibiydi. Yaratılışındaki ince ruhluluk, güzel sanatlara karşı meyli ve kabiliyeti ile, yapmak zorunda olduğu vazifeler hiç uyuşmuyordu. Rusya'da Çariçe Katerina tam bir kan emici olmuş etrafa saldırıyor;
Avusturya'da bir başka hesabın takipçileri, Fransa'da ortaya çıkan bir general ki, dünyanın bir numarası olmaya aday; tam manasıyla "olmak" tutkunu. Henüz adını duyuramamış ama bunun yollarını arıyor. Kendisini sahneye bir atabilse, marifetlerini gösterecek; kendisine lâyık gördüğü yere gelebilecekti. Türkiye ile ilgilenmek geldi aklına ve "Selâmet-i Umumiye Komitesine" şu dilekçeyi verdi:
"Rusya İmparatoriçesi'nin Rusya-Avusturya dostluk bağlarını kuvvetlendirdiği bu devirde, Türkiye'nin askerlik bakımından hatırı sayılır bir hale gelmesi için, Fransa'nın elinden gelen her şeyi yapması kendi çıkarınadır."
"Bu devletin kahraman, fakat harp sanatının prensiplerinden anlamayan pek çok milis askeri vardır."
Napolyon'un dilekçesi devam ediyor, özetle: "Türkiye'ye gitmeme müsade edilirse, Türklere harp sanatını öğretirim; böylece vatanıma büyük hizmet etmiş olurum. Zira Türkiye'nin ayakta kalmasında Fransa'nın menfaati vardır."
Napolyon Bonapart, bu dilekçesinden sonra İtalya ordusu başkumandanı olacak, zaferler kazanacak, fikrini değiştirecek ve diğer Avrupalılar gibi, Ruslar gibi o da "vurun abalıya" diyecektir. Ona göre de artık "Osmanlı İmparatorluğu yıkılmak üzeredir, Türkiye'yi savunmayı düşünmek beyhudedir."
Vay benim zavallı memleketim!
Napolyon, Türkleri düşünmeden edemiyordu. Önce "Kahraman" fakat "harp sanatını bilmeyen" millete bu sanatı öğretmek için gönüllü idi; sonra vazgeçti; daha sonra da "bari kötülük yapayım" diyerek, Mısır'a saldırmaya karar verdi.

Napolyon'un İskenderiye'yi İşgali (2 Temmuz 1798)

Napolyon, Fransa'ya ihtilâlin armağanıdır, "dehâ"sını gösterme fırsatını iyi kullanıp, İtalya'ya karşı çok önemli bir savaş kazanmıştı. Devamı için; hedefini belli etmeden Mısır'a yönelmiş; yolda şaşırtmacalar yapıp Malta'yı almış, hiç beklenmedik bir günde (1 Temmuz 1798) Fransız donanması İskenderiye'de görünüvermiş. Gemi sayısı 280–450 arası söyleniyor. Asker 38 bin 60 bin arası gösterilir; ama generalin yaşı değişmiyor 29. Üçüncü Selim'den genç. Aralarında 8 yaş var.
Napolyon, sanki Lavrens'in öncüsüydü. İskenderiye'de askerini hemen saldırıya geçirmiyor, halka bir beyanname yayınlayıp, kendisine zemin hazırlamayı tasarlıyor. Müslümanlığı beğendiğini, pâdişâhın dostu olduğunu, pâdişâhın otoritesine gölge düşüren, emir dinlemeyen kölemenleri cezalandırmaya geldiğini, başka niyeti olmadığını duyuruyor. Niyeti daha önceden anlaşılamadığı için Türkiye tarafından müdafaa tedbiri alınmamıştı. Kölemenlerin çabası kâfi değildi. İskenderiye kolayca Napolyon'un eline geçti.

Kahire'nin Napolyon'a Boyun Eğişi (22 Temmuz 1798)

Napolyon savaşta harab ettiği İskenderiye Kalesi'ni tamir ettirdikten sonra, buraya 3000 asker yerleştirdi. Artık İskenderiye elde edilmiş olduğundan yeni maceralar araması lazımdı. Bir nehir filosu hazırladı. Raşid ve Rahmaniye yoluyla Kahire'ye geldi. Kölemen Beyleri birbiriyle çekişmekteydiler. Fakat Napolyon'a karşı birleşme lüzumunu his ve tercih ettiler. Kölemen Beyleri Osmanlı valisiyle de anlaşarak, müşterek düşmana karşı beraber savunma hazırlığı yaptılar.
Napolyon büyük savaşçıydı ve Mısır'a gelirken göze aldığı riskler vardı. Karşısına muazzam bir ordu çıkmalıydı, başında zaferler kazanmaya alışmış Paşası olmalıydı. Memluklardan Murat Bey'in 10 000 kişilik askeri Rahmaniye'de, Mısır Beylerbeyi Vezir Ebubekir Paşa'nın 20 000 kişilik ordusu Cize'de birkaç saatte dağıldı. Napolyon'un askerlerine yaptığı konuşmada, onları şevke getirmek için:
"Askerler, bu Ehramların üstünden size kırk asır bakıyor!" demesi ile savaşın adı konmuş, bu savaş tarihe "Ehramlar Savaşı" olarak geçmişti.
Napolyon'un, şeref için savaştığını söyleyen birine "herkes kendinde olmayan şey için savaşır, ben para için savaşırım" dediği meşhurdur:
Napolyon savaşıyor ve bütün savaşları kazanıyor ama askerlerine zulüm yaptırmıyor, sadece soygun yaptırıyordu. Paraya karşı tavrı yukarıda gösterildi. "Yalnız güneye kaçan Memlûk Murad Bey'in zevcesi Nefise Hanım'dan 120 000 altın aldılar. "Zenginleri haraca kestiler." Gafil avlanan kölemenleri ağır bir hezimete uğrattılar. "Fransa yüzyıllarca kendisine her türlü yardımda bulunmuş olan dost bir devlete (Türkiye) karşı ihanette bulundu.
Bugün nasıl ki "devletlerin dostu değil menfaati olur" düsturu geçerli ise, o gün de öyle idi. Napolyon bunu açık bir biçimde ispatlamıştı. Geçmişte yaptığı yardımları düşünüp esef edecek bir Türkiye'nin kazanacağı sadece hayâl kırıklığıdır, alacağı ders ise, geleceği belki kurtarabilirdi.

Bab-ı Âli'nin Kafası Karışık

Fransa Mısır'a çıkarma yaptığı günlerde, Rumelinde Pazvandoglu belasıyla uğraşan Osmanlı ordusu bir şey yapacak imkândan yoksundur. III. Selim Devlet erkanıyla hareket tarzını tayin için bir araya geldiğinde farklı görüşler dile getiriliyordu. Bir kısmı: "Derhâl Fransa'ya harp açalım" derken, padişah maceradan uzak, akıllı davranmak gerektiğini savunuyor; "Yarın, başka yerlere de aynı şey yapılırsa" korkusu ile şu görüşü beyan ediyordu: "Tedarikât-ı seferiyede gayet acele olunup ilan-ı harp hususunda teenni ve bataati birle bir miktar vakit te¬darik eylemek iktiza eyler zannederim."
"Germiyetlü Mora'ya vesair serhadlara takviyet verilse ve buğzu anda olan devletlerle muhabere olunsa ve Mısır'ın hâli ne suret kesbeyler bilinse bâdehû ilan-ı harp olunsa. Altı senedir bizi kâfirler iğfal eyledi. Biz dahi altı mah kadar onları iğfal eyleyüp mümkün mertebe işimize baksak. Hele ilan-ı harp hususu gayet mülahaza ******ürür maddedir."

İngilizler İşe Yaradı

Bâb-ı Âli Fransızlar'a karşı davranış tespitine uğraşırken birileri boş durmuyordu. Akdeniz hâkimiyeti için birbirleriyle rekabet halinde olan İngiltere, Fransız donanmasının peşinden yetişip İskenderiye'de feci şekilde mağlub ediyor. 17 Fransız gemisinden 13'ü batırılıyor; Napolyon'un gururu İngiliz Amiral Nelson'un ayaklarının altında çiğneniyordu. (1 Ağustos 1798) Çünkü: Ebuhır koyunda batan Fransız gemileri aynı zamanda Napolyon'un memleketiyle bağlantısının da kesilmesi demekti. Devamlı takviye olamayan, vatanına durumunu bildiremeyen kumandanın yapabileceği fazla bir şeyi kalmamış oluyordu. Geçici de olsa, asrın şımarık çocuğu galibiyetin kendisine bile ihanet edeceğini anlamıştı. Karalara, denizlere sığmayan, dünyanın hâkimi olma sevdasıyla tutuşan mağrur general dünyanın uzak bir köşesinde, Ehramlar diyarı Mısır'da esir durumuna düşmüştü. Bu durum, Osmanlı Devleti'ne yaptığı kalleşliğin, İngilizler eliyle cezalandırılması sayılsa herhalde, uygundur.

Savaş Fetvası

İngilizlerle dostluğu yok Bâb-ı Âli'nin; Ruslarla düşmanlık ileri derecede... hele Kırım yüzünden; derin yürek yarası var. Fransızların yaptığı ve yapacağı daha ötelere geçince, Fransızlar Ruslarla, İngilizlerle menfaat kavgasına düşünce, III. Selim'e ince siyaset yolu görünüyor. Müşterek düşmana, müşterek tavır!
Önce Napolyon'un Mısır'daki nazik durumu cesaretlendiriyor Bâb-ı Âli'yi; Şeyhülislâm'a soruluyor:
"Françe keferesi bilad-ı islâmiyeden Eâzım-ı emsar-ı devlet-i âliye-i ebediyyulkarar olan Mısır ve havalisini bağteten istilâ etmeleriyle ehalisi defe kadir olmasalar îmamülmüslimin seyyidüsselatîn pâdişâhımız hazretlerine kefere-i mezbureyi def için berren ve bahren irşat edip mukatile etmeleri şer'an vacip olur mu? Elcevap "olur". (2 Eylül 1798)
Vezir-i âzam İzzet Mehmed Paşa 3 yıl, 10 ay, 12 günlük vazifesinden alınıp Sakız'a yollanır. Ezurum Beylerbeyi Yusuf Ziyaeddin Paşa onun yerine sadârete getirilir. Ocak 1799'da Ruslarla ve İngilizlerle ittifak imzalanır.
Napolyon'un Mısır'da rahat durması düşünülemezdi. Fransa adına yapacağı fetihler onu bekliyordu. 10 Şubat 1799'da Kahire'den hareket eder, Gazze ve Remle'nin işini çabuk bitirir, Yafa'da biraz uğraşır; acısını da 4 bin Arnavut askerini kılıçtan geçirmekle çıkarır.

Kasaptan Kaçan Kahraman

Kahire'de, İskenderiye'de halka iyi davranmıştı, burada çok kötü. "Müslümanlarla beraber Hıristiyanların da katliâmı Napolyon'a karşı umûmî bir nefret uyandırmıştır. 10 bin kadar asker ve sivili kılıçtan geçirerek yerli halkın gözünü korkutmaya çalıştı. 19 Martta Akka Kalesi önüne geldi. Akka! İşte Napolyon Bonapart'ın tosladığı sarp kaya... Akka Kalesini müdafaa eden "Cezzar Ahmed Paşa Boşnaktır. "Kasap" mânâsma gelen "Cezzar" kan dökücülüğünden ve gaddarlığından kinayedir. Suriye'ye hakim olmak sevdasıyla İstanbul hükümetine kafa tutmakla meşhurdur. Napolyon hiç ummadığı bir yenilgiyle, büyük zayiatlar verdikten sonra Kahire'ye kaçmıştır. Hem de gece karanlığında, ağırlıklarını gömerek. Maiyetindeki generallere Kahire'de söylediği sözler: "Akka'da durdurulmasaydım belki şark imparatoru olurdum!"
"Akka müdafaası Bonapart'm ilk yenilgisi idi. İhtilâlin yenilmez Fransız ordusu artık yenilmişti. Bonapart başarısızlığını örtmek için bir beyanname yayınlayarak Mısır'a yürümekte olan Türk ordusunu yendiğini ve Suriye seferinin bu suretle sona ermiş olduğunu ilân etti ise de kimse inanmadı."
18 Martta Akka'da bozulan Fransız ordusu Ebuhır'a saldırdı. (25 Mart) Kaleyi koruyan Köse Mustafa Paşa başarı gösteremeyince, binlerce asker şehit olup, kale Fransızların eline geçerken Mustafa Paşa da Napolyon'a esir düştü. Bilahare büyük Osmanlı ordusunun Mısır'a yaklaşmakta olduğu haberi Napolyon'a ulaşınca Mısır'ı terk etmek mecburiyetinde kaldı. (22.8.1799) Mısır macerası 1 sene, 1 ay, 21 gün süren Bonapart kale muhasarasına tövbe etmiş, Akka yenilgisini ömür boyu unutamamıştır.
Napolyon bir generalini Başkomutan tayin edip, Mısır'dan gizlice ayrıldı. Savaş ve hastalıktan arta kalan ordusu Mısır'da kaldı.
İstanbul'dan çıkan 60 bin kişilik Osmanlı ordusu, Vezir-i âzam ve Serdarı Ekrem Yusuf Ziyaeddin Paşa komutasında Gazze'ye gelmişti. Burada Fransız General Kleberle önce sulh yolu denendi. Fakat sonradan işlerin istendiği gibi gitmemesi savaşı mecburi kıldı ve savaşta Türk ordusu yenildi. Bir defa da Mısır Beylerbeyi Fransızlara saldırmayı denedi, o da yenildi: Daha sonra "14 Haziran'da Kilisli Süleyman Bey adlı 24 yaşındaki bir Türkün Kleber'i hançerleyerek öldürmesi Fransızların durumunu bozdu ama ele geçirilen Süleyman Bey işkence altında şehit edildi. Artık Fransızlar'ın da dayanacak güçleri kalmamıştı. Devamlı eriyen ordunun yardım alma imkânı da bulunmadığı için Mısır'ı boşaltmaya mecbur oldular:

Amgen Barışı

Rusya ile dost kalmanın zorluğunu bilmeyen devlet adamı yok. İngiltere'nin sömürgeci zihniyeti de malûm. Napolyon'un saldırganlığından ürken devletimiz Rusya ve İngiltere ile Fransa'ya karşı ittifak yapmıştı. Bonapart'ın Mısır'dan çekilmesiyle tehlikenin ortadan kalktığı görüldü. Bundan sonra Fransa'dan ziyâde Rusya ve İngiltere'nin tehlikeli olabileceği anlaşılıyordu. Bunlarla dostluğun istikbali karanlık sayılınca Fransa'ya yönelindi. İstanbul'un Paris Elçisi Esseyyid Ali Efendi tesisine çalışılacak barış görüşmesine memur edildi. Bonapart'ın güttüğü siyaset İngiltere ile Rusya'nın arasını açmak üzere kuruluydu. Kendisine karşı Osmanlı dostluğu göstermelerine alınmıştı. Tabii ki siyasetin amacı, yararın zararını menfaate çevirmekti.
Diğer şartların da desteğiyle Napolyon iki devletin arasını açmaya muvaffak oldu. Adı anılan üç devlet ayrı ayrı hesaplarında Osmanlı düşmanlığını birinci planda tutuyordu.
Fransa elinde bulunan Rus esirlerini güzelce giydirip, fidyesiz olarak teslim etti. Ayrıca Bonapart Malta Şövalyeleri'nin mukaddes saydığı bir kılıcı Çar I. Pol'e takdim etti. Neticede Fransa Rusya dostluğu başlamış oldu. İngilizlerden ayrılan Rusya Fransa'ya bir şey yapamayacağı gibi, Rusya'dan ayrı İngiltere de Fransa'yı korkutamazdı.
Hülyaları sınırsız olan Napolyon karşısında kuvvetli düşmanlar bırakmamak için şartları zorladı. Şimdi Rusya ile de anlaştı, Osmanlı ile anlaştı, hareket alanını genişletti. Hem, Rusya'nın Osmanlı Devletiyle ilgili hesabı çok işine yaradı. Bonapart, Rusya’nın Osmanlı ile ilgili düşüncelerini de bir özel mektupla desteklediğini kurnazca bildirdi. Şöyle: "Rusya'da bir adamınız olması çok lüzumludur. Osmanlı İmparatorluğu uzun müddet devam etmeyecektir. Eğer I. Pol nazarlanm bu cihete çevirirse müşterek menfaatimiz olacaktır."
Napolyon dünya imparatorluğu kurmaya çalışırken Osmanlı'yı -kısmen-Rusya'ya peşkeş çekmekten geri kalmadı. Avusturya da, Osmanlı mirasının taksiminde önemli pay sahibi olacaktı. Bonapart Avusturya'ya Osmanlı'dan nereleri almak istediğini sorduğunda beklediği gibi cevap almıştı: "Sırbistan, Bosna-Hersek, Eflâk-Boğdan ve Bulgaristan." Rusya, İran, Afganistan ve Buhara'ya kadar bütün bölgeyi alıp Hindistan'a kadar ilerleyecek, İstanbul ile ilgili hesaplan malûm. Fransa'nın hesabı Mısır ve Suriye'ye yerleşip Doğu Akdeniz hâkimiyeti kuracak... Bütün bu hesaplar Osmanlı-Fransız dostluk anlaşması yapılırken düşünülüyor. Osmanlı Devleti sağlığına kavuşmak, bedenine arız olan mikrobu defetmek için ilaçlar denemeye devam ediyor. Mısır'da Napolyon'a karşı savaşa sürdüğü Nizâm-ı Cedid'in fazla varlık gösteremediği de ayrı bir dert sayılır.

Taif'te Vahhâbiler'in İsyanı (18 Şubat 1803)

Mecidli Şeyh-Muhammed ibni Ab-dülvahhab, Hanbeli mezhebi ulemâsıdır. Uygulanmasını istediği kurallar Ahmed bin Hanbel'den bazı yerlerde ayrılır. Çok katıdır.
Yazdığı risalelerde, dinî meselelerde yeni şeyler söylüyor: Amel imandandır, diyor. Böyle olunca bir vakit namazın terki küfürdür, öyleyse namazı terk eden kâfir olur ve kâfirin kanı heder ve malı helâldir.
Abdülvahhab, ayrıca kabirlerin gösterişli olmamasını, enbiyadan, evliyadan medet umulmamasını, türbe inşasını yasaklıyor. Bid'at olduğu gerekçesiyle tespih çekilmesi dahi hoş görülmüyor Abdülvahhab'ın mezhebinde.
Onun İslam çerçevesi bu kadar daraltılınca insanların büyük bölümü çerçevenin dışında kalıp, kâfir sayılıyor, kâfirin kanı heder, malı helâl olduğu da belli!
Abdülvahhab kızını vererek Mecid Emiri Muhammed İbni Suud'u damad edinmişti. Damad kayınbabasının esaslarını kabul edince, mücadelesi kolaylaştı. Yağmadan hoşlanan Bedeviler de işin içinde olunca Taif'in işgali zor olmadı. Mecid, Bahreyn, Lahzâ'dan sonra Basra ve Bağdad tehlikeye girdi. Umman, Moksad, Hicaz, Yemen ve Ceziret-ül Arab'ın her tarafı bu fırtınayla çalkalandı.
Vaziyetin korkunç bir hal alması Mekke şeriflerini İstanbul'dan yardım istetmeye şevketti. Ulema şeri araştırmalarla oyalanırken, Abdulvahhab'ın adamları yağma ve katliâm ile Taif'i harab etti.
Suud hanedanının daha doğrusu Arabistan'ın Vehhabiliği buraya dayanıyor. Halen Arabistan'ı yöneten Suud Hanedanından bir kraldır, devletin adı bunun için Suudi Arabistan'dır ve mezheben Vahhabi'dirler.
Osmanlı Devleti'nin kolları kısaldığı, gücü azaldığı için uzaklara gidemiyor, kolu yetişemiyor, yavaş yavaş uzak diyarlar elden çıkıyor. Merkezin zayıf olduğu hissedilince, bırakın binlerce kilometrelik yolu, en yakında bile başkaldırmalar oluyor da, yetişmekte güçlük çekiliyor.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa

İşte bir kurtarıcı isim! Mısır'da, bir kelime Arapça bilmeyen, Türkçe okuma yazması olmayan "fakat son derece zeki, muhteris, maksadına ulaşmak için bütün yollan mubah sayan, icabında merhametsizce kan dökebilen bir adam." Mısır'a 200 gönüllünün kumandan muavini olarak gelip kurnazlığı, cesareti ve girişkenliği ile kendi yıldızım kendi parlatan adam 30 yaşında basit bir "Mehmed Ali Ağa" olarak geldiği Mısır'da hanedanlığının temellerini atıyordu. Siyasi kurnazlıklarıiyi bilen Ağa, Mısır'ın sosyal karışıklığını kendi menfaatine kullanmayı becerir, Bâb-ı Âli'de Mısır'ı kurtaracak tek şahıs intibaı uyandırır ve 6 senelik gayreti semeresini verir. İstanbul'a gönderdiği âsi kelleleri ona vezâret payesiyle Mısır Beylerbeyliği'ni getirir. Artık Mehmed Ali Paşa'dır. (8.7.1805) Zavallı Osmanlı; başına büyük bir dert almıştır. İleride, Anadolu'da bunun oğluyla Osmanlı ordusu savaşacak, bin türlü sıkıntılar yaşanacaktır.
Kavalalı Mısır'da asayişi sağlayıp, devlet otoritesini yerleştireceğim diye, kendi devletini kurmaya çalışırken, diğer taraflar daha iyi değildi. Balkanlar kaynıyordu. "Vidin'deki Pazvandoğlu, Rusçuk'taki Tersenikli / Tirsinikli oğlu İsmail Ağa ve Edirne'deki Dağdevirenoğlu Mehmed Ağa" birer habis ur gibi kesilip atılmayı bekliyorlardı. Nizam-ı Cedid İstanbul'da, Anadolu'da teşkil edilmiş; semeresi alınmaya başlanmıştı.
Kadı Abdurrahman Paşa Karaman Beylerbeyi'dir. Anadolu'da Nizam askerini mühim bir kuvvet haline getirmişti. Görünüşte, Rumeli (Sırp) isyanlarını bastırma bahanesiyle Karaman'dan getirildi. Yanında 24 000 Nizam-ı Cedid askeri var. Paşa'ya yüklenen asıl vazife Nizâm-ı Cedid'in teşkiline çalışması idi. Üçüncü Selim Abdurrahman Paşa'nın askerlerini çok beğendi, bir aydan fazla İstanbul'da eğleyip yaptıkları manevraları seyretti.
Üçüncü Selim'in yenilikten hoşlanması acaba her yeniyi sevdiği mânâsına mı geliyordu? Tabii ki değil. Savaşsız yaşanmayan dünyada, eskiden olduğu gibi, girdiği savaşı kazanan ordu lazımdı; bizim ordu yenilgiye ayarlanmış saat olmuş. Yeni usullerle yapılan savaşlarda Rusya dahil, bütün devlet askerleri Türk askerinden daha başarılı, çünkü onlar köhnemiş usulleri terk etmiş. Peki, madem böyle, devlet adamlarından bazıları neden pâdişâhın görüşünü paylaşmıyor? Bunlar hain mi?
Rusya ile mütareke görüşmeleri yapılıyor, Avusturya ile harpten yeni çıkılmıştı. Pâdişâh devlet adamlarından layihalar istedi. Sadrâzam Koca Yusuf Paşa, sudurdar Veli Efendizâde Emin, Defterdar Şerif Efendi, Tatarcık Abdullah Efendi, Çavuşbaşı Efendi, Enverî Efendi, Hıristiyan Bertrant ki Türk ordusunda hizmet gören bir subay, İsveç elçiliğinde memur D'Ohssan, adı yazılmayanlarla beraber toplum 22 kişi layihalar hazırlandılar. Bunlardan bir kısmı Yeniçeri Ocağı ile diğer ocakların kanunî devri kanunnâmelerine göre düzenlenmelerini, bir kısmı yukarıdaki görüşe ilaveten Frenk eğitim ve öğretim usullerinin kabulünü, bir kısmı da Yeniçeri Ocağı'nın bir kenarda bırakılıp, Frenk esaslarına göre yeni bir ordu kurulmasını istiyordu.
Üçüncü Selim çoğunluğun kendi isteğine yakın sözler söylediğini gördü. İşin bu kadar kolay olacağım herhalde tahmin etmiyordu.
Karaman Beylerbeyi Kadı Abdurrahman Paşa'yı 15 Temmuz'da İstanbul'dan Edirne'ye gönderirken her ne kadar tedirgin idiyse de içine kötülük olacağı endişesi düşmemişti. Fakat hiçbir şey basit değildi:
Vezir-i Âzam İsmail Paşa Nizâm-ı Cedid'e karşıdır; bunu pâdişâha söylemez ise de, veliahd Şehzade Mustafa ile anlaşıp, Rusçuk'taki âsi Terseniklioğlu'na haber göndererek, pâdişâh ordusuna karşı mukavemetini teşvik etmiştir. "İşte bundan dolayı, diğer Rumeli ayanlarını da etrafına toplayıp Edirne'ye kadar gelen Terseniklioğlu, Kadı Paşa'nın işi yatıştırmak için gönderdiği adamları idam ettirmiştir." Bunun üzerine, 24 bin kişiyle harekete geçen Kadı Paşa, Silivri ve Çorlu'da eşkiyaları imha ediyordu. Pâdişâh durumu öğrenince ince hislerinin emrini dinleyip "Etfâl ve aceze-i nisvan pâymâl olur" diye dönüş emri verdi. Müslüman kanı dökülmesin düşüncesi ile yarınları için önemli bir hata yapmıştı.
Âsiler işi iyice azıtırlar ama Terseniklioğlu da bu arada öldürülür, yerine Türk Tarihinin unutulmazları arasına katılacak olan Rusçuk Ayam Alemdar Mustafa Ağa geçer.
Rumeli III. Selim'i gözden çıkarmış; hutbelerde ismi okunmuyor. Yılanın başını ezme fırsatını değerlendirmeyen pâdişâhın pişmanlığı ileride hiçbir işe yaramayacak, hataların telâfisi olmayacaktır...

Sırp İsyanı

Vidin'de, asker kaçağı bir yeniçerinin oğlu olan (Pazvandoğlu Osman Ağa'yı yola getiremeyen Bâb-ı Âli, acziyetini örtmek için ona geniş selahiyetler vererek bir de vezir rütbesiyle taltif etmişti. O ise, yine isyan ederek Sırpları katliâma girişti. Fransız ihtilaliyle dünyaya yayılan "milletlerin hürriyeti" ateşi Sırpların da yüreğine düşmüş, onlar da bağımsız Sırbistan bayrağını açmışlardı. Başlarına geçen Kara Yorgi adlı bir haydut Rusya ve Avusturya'dan İslavlık adına aldığı yardımlarla gücünü artırmıştı. Ruslar Karadağlıları da isyan ettirince, Balkanlardaki Osmanlı gücü iyice zaafa uğruyor, Bâb-ı Âli Kara Yorgi ile sulh yapmak zorunda kalıyor ve bu sulh sonucu Belgrad Sırplara teslim ediliyor. (13 Aralık 1806) İstanbul, Kara Yorgi ile fazla uğraşacak halde değildi, zira Ruslarla savaşın eşiğine gelinmiştir...

Türk-Rus Türk-İngiliz Savaşı (22 Aralık 1806)

Sekiz sene önce Fransızlara karşı, müşterek menfaatler Türkiye ile Rusya'yı yan yana getirmişti. Çok hızlı dönen dünyanın çabuk değişen şartlan, şimdi bu iki devleti savaşa tutuşturuyordu. Ne yazık ki, adet üzere yine Türkiye kaybediyor. Bender, Hotin, Akkerman kalelerinden Türk askeri çekiliyor; yani bu kaleler Ruslara teslim ediliyor...
Savaşın başlama sebebi: Napolyon Bonapart Avrupa'da zaferler kazanıyordu. Osmanlı Devleti kâğıt üzerinde de olsa Fransa'yla dosttur. Dostumuzun zaferi, İstanbul'da Rusya ile İngiltere'nin itibarını sarsıyor. Osmanlı-Fransa işbirliğine dönebilecek bir hava koklayan Rusya'nın huzurunun kaçtığı sıralarda Napolyon meşhur elçi General Sebastiyani'yi İstanbul'a gönderiyor. Dananın kuyruğu geriliyor. Bundan sonra olanların başlatıcısı İngiltere'nin İstanbul Sefiri Sir Arbuthnot am, gerekçe Sebastiyani'nin gelişi değil, gelişiyle beraber yaptırdığı azildir.
Sebastiyani, Osmanlı'daki Fransa muhabbetini değerlendirmek isteyip, Rus taraftarlığı bilinen Eflâk Beyi Konstantin İpsîlanti ile Boğdan Beyi Aleksandr Moruzzi'nin azillerini rica etti. Bu rica derhal yerine getirildi. Bundan sonra Boğazlar Rus gemilerine açılmadı. Rusya protesto etti, İngiltere Elçisi Sebastiyani'nin kovulmasını istedi. Alınan red cevabı üzerine İngiliz elçisi İstanbul'dan ayrıldı. (29 Ocak 1807).
Herhalde ince siyaseti bilmemenin sonucudur. Bir devletin sevgisini kazanmak uğruna iki büyük devletin düşmanlığını tahrik pek de ucuza mal olmamıştır. Rusya harb ilanına lüzum görmeden yapacağını yapmaya çalışırken Türk tarafı hiç hazırlıklı değildi.
Ayrıca, Çanakkale Boğazı'nı zorlayan İngiliz donanması Kurban Bayramı sabahı boğazı geçmeye başladı. 60 kadar askerini kaybedip, çok az hasar görerek Marmara'ya girdi. Osmanlı'ya ait birkaç küçük gemi bu arada yandı.
İngiliz donanması Kınalı Ada önünde demirledi. İstanbul'a şimdiye kadar böyle yaklaşan donanma olmamıştı. Milli duyguların coşmasına sebep olan bu görüntü, pâdişâh başta olmak üzere asker, sivil bütün milleti kurtarma hareketine sevketti. Gerekli tedbirler alındı, yapılacak hücum yapıldı, İngiliz donanması iki gemi ve bir miktar asker kaybı ile Bozca Ada'ya kadar kaçabildi. Bu kadar az zayiatla kurtulduğu için Allah'a şükreden İngiliz kumandan, geldiğine bin pişman olmuştu. Onu böyle, cehennemden kaçar gibi arkasına bakmadan gönderen, hâlâ kaybolmamış olan millî duygudan başka bir şey değildi. Yani Türkler'deki millî duygu.
İngilizlerin donanması Çanakkale Boğazı'ndan kaçabildiğine sevinirken, bütün İngilizler İskenderiye'de bayram yaptı. 20 Mart 1807'de, bazı hainlerin yardımını gören İngilizler, şehri teslim aldılar.

Kabakçı İhtilâli

Üçüncü Selim'in gördüğü en büyük belâ ne Ruslardır, ne İngilizler, ne Fransızlar... Memleketin içinde bulunduğu çöküntüyü gidermek, devletin ömrünü haysiyetiyle devam ettirmek için düşündüğü çareleri uygulamak, uygularken aşın derecede merhametli olmak. İşte pâdişâhın en büyük düşmanı; yüreğinde yatan merhametidir. Hiçbir yenilikçi, bazı eski kafaları yok etmeden başarıya ulaşamamıştır. Üçüncü Selim bir eliyle şiirler yazıp, bir eliyle besteler yapacak, musiki aletleri çalacak, eline kılıç almadan asırların kökleştirdiği alışkanlıkları değiştirecekti, olmadı.
İ. H. Danişmend Kabakçı İhtilâli'nin çıkmasının 22 tane sebebini sıralıyor. 21.'si son derece haris ahlâksız bir herif olan sadâret kaymakamı "Adı Musa, boyu kısa, sakalı köse" Selanikli Musa Paşa'nın, ikiyüzlü, yenilik düşmanı Şeyhülislâm Topal Ataullah Efendi ile işbirliği. 22.'si III. Selim'in muktedir bir yardımcıdan mahrum kalmasıdır.
Köse Musa masallarda anlatılan köselerdendir. Fitne fücur kaynıyor. İngilizce bildiği için "İngiliz" denilen ve o sıralarda boğaz nazırlığında bulunan eski Reis ül Küttâb Raif Mehmed Efendi ile Bostancıbaşı Şahin Bey'in Karadeniz boğazında muhafız yeniçeri yamaklarına Nizam-ı Cedid elbisesi giydirmekle görevlendirilmeleri Köse Musa'nın işidir. Aynı şahıs ayrıca yamaklara gönderdiği haber de der ki:
"Nizam-ı Cedid elbisesi giyerseniz dinden çıkarsınız, giymezseniz tard edileceksiniz. Belki Nizam-ı Cedid sizi öldürecek." Bunun üzerine yamaklar: "Biz kuloğlu kuluz ve ebaanced yeniçeriyiz, Nizam-ı Cedid elbisesi giymiyoruz" diyerek ayaklandılar. İngiliz Mahmud Efendi'yi katlettiler. Çeşitli bahanelerle Bâb-ı Âli'yi tazyike başladılar ve başlarına da bir Reis buldular, bu Kabakçı Mustafa'dır.
Kastamonulu Mustafa da bir neferdi; Karadenizli yamaklar onun liderliğinde, "istemezük" naraları atacaklardı. Bunların haklı tarafları var mıdır? Sadece yeniliklere red midir kavga sebebi? Hayır: Ahmed Cevdet Paşa beri tarafın suçlarını da sayıyor.
Nizam-ı Cedidçiler Lâle Devri eğlencelerine dalmışlar. Nizam-ı Cedid iradından bir sürü zengin türemiş. Halk yiyecek ekmek bulamaz durumda iken, Cedidçilerin uşakları, hademeleri bile bolluk içinde yüzüyordu. Yılmaz Öztuna soruyor: Pâdişâha kızanların ağzından "hiç pâdişâha tanbur çalmak, ney üflemek yakışır mı? Pâdişâhın kız kardeşlerinin, Boğaziçi'nde Avrupa usulünde döşenmiş saraylarında serbest bir hayat yaşamaları, Melling gibi Avrupalı ressamlarla görüşmeleri, Şeyh Galib gibi şairlerle samimiyet kurmaları, yakışık alan hallerden değildi. Şeyh Galib, Hatice Sultan'a aşk şiirleri yazacak kadar işi ileri ******ürmemiş miydi?
Asilerin reisi Kabakçı Mustafa İstanbul halkına meramlarını anlatmak için telallar çıkarıp, her yerde konuşturuyordu. "Ey ahâli, meramımız Nizam-ı Cedid belasını kaldırmaktır. Başka niyetimiz yoktur. Müslüman olanlar, kendilerini ocaklı bilenler bizimle beraber olsunlar."
Nizam-ı Cedid düşmanları Kabakçı’nın yanında toplanırlar. Veliahd Şehzade Mustafa pâdişâh olma özlemiyle, Şeyhülislâm Ataullah Efendi'yle Köse Musa III. Selim'i devirme hırsıyla Kabakçı'ya destek olmaya çalışıyorlar. Musa Paşa, padişaha korkulacak bir şey olmadığını, isyan hareketinin çabucak söneceğini anlatıyor, Nizam-ı Cedid askerlerine de kışlalarından çıkmamalarını söylüyor. Topçu Ocağı âsilere karşı koymaya hazırdır; Musa Paşa onlara; "karşı gelmesinler, bu iş cümle ittifakıyledir" diye haber gönderiyor.
Üçüncü Selim işin nerelere varacağını anlamıştır; Köse Musa'ya, "Bu işlere sebep benim hilmimdir (yumuşaklık)" demesi bundandır.
Kabakçı Mustafa'nın başını çektiği âsiler güruhuna Topçular ve Cebeciler de katılınca azgın ve güçlü durumda Sultanahmed Meydanı’na geldiler. Onların esas yöneticileri Şeyhülislâm ile Köse Musa Paşa, bilhassa Köse her şeyi ayarlamıştı. Üçüncü Selim kan dökmeyi isteseydi vaktinde bu hareketi tesirsiz hâle getirebilirdi ise de, artık iş işten geçmişti. Nizam-ı Cedidi kaldırdığına dair bir Hattı Hümâyun yazdı, ama bu kâfi değildi. Henüz, Haseki Halil Ağa ile Raif Mahmud Efendi isimli iki Cedid taraftarı parçalanmıştı. İhtilâl dediğin biraz kelle ******ürmelidir!
Kabakçı Mustafa'ya akıl hocası Köse Musa Paşa bir liste verdi. Padişahtan kellesi istenen onbir kişinin ismi yazılı burada. Bunlar İbrahim Kethüda, Bahriye Nazırı Hacı İbrahim, Rikap Kethüdası Hacı Mehmet, Reisülküttap Vekili Ahmet, Enderun ricalinden Sırkâtibi Ahmet ve başkaları "Sultan Selim bunlardan üçünü çıkararak kurtarmıştır. Zavallı pâdişâhın bu sırada."
"Benim için kan dökülmesin, benim yüzümden ümmet-i Muhammed'e zarar gelmesin!" dediğini İ.H.D. yazıyor.
E.Z. Karal ise; listede ismi geçenleri pâdişâhın verdiğini, âsilerin onları parçaladığını yazdıktan sonra devamla: "Fakat onları kuran devlet ricali bu kadarı kâfi görmüyorlardı. İstanbul Kadısı âsilerin yanlarına gönderildi ve onlarla şu meselenin münakaşasına başladı:"
"Bundan sonra bu pâdişâha eminiyet olabilir mi? Şeyhülislamı çağınp soruyor âsiler. Soru; cevabı emrediyor:
"Sultan Selim'in saltanatta istiklâli yok. Hükümeti birtakım zalimlerin eline verdi. Kendisi zevku safa ile meşgul. Devlete getirdikleri de fukaraya ve reayaya zulüm yapıyorlar; böyle bir pâdişâhın hilafeti sahih midir?" El cevap: "Sahih değildir." Ataullah Efendi hal fetvasını yazar. Âsîler bağrışırlar:
"Sultan Selim'i istemiyoruz, Sultan Mustafa Efendimizi istiyoruz!"
Pâdişâha hal fetvasını ******üren heyet "kapılar kapalı olduğu için kızlar ağasına bir tezkire yazdırıp âsilerin "kabl-el-cülûs" dağılmayacakları bildirilmiş. Ağa da bu meşun tezkireyi "mührünü fekketmeden" büyük pâdişâha takdim etmiş ve işte bunun üzerine "zâlike takdir-ül aziz-ül alîm" âyeti kerimesini okuyan muhterem Sultan Selim'i Salis amcasının oğlu Dördüncü Mustafa'nın saltanatını tebrik etmiştir."
Sultan Selim'e yakınları "orduyu hümayunu İstanbul'a çağırarak isyanı bastırmasını" teklif etmişler, bu teklife cevabı şu olmuştu: "Olmaz, sonra Rus orduları Çatalca'ya gelir."
Necip Fazıl Kısakürek "Yeniçeri" adlı kitabında, özel üslubuyla yeniçerileri yedi kat yerin dibine batırırken, Prusya Sefiri Dietz'den "Bu hükümdar hüner ve marifetçe, fikir ve dirayetçe milletinin çok üstündedir..." Fransa Sefiri Şuazöl-Gufye"den; "Üçüncü Selim Türkiye'de bir Büyük Petro olmak istidadındadır" sözlerini alır ve kendi görüşünü şöyle özetler: "Üçüncü Selim'in her türlü ince anlayışına rağmen sert ve hamleci bir seciye taşımadığı ve dervişlikle karışık bir sanatkâr mizacı içinde aksiyonculuk ruhuna yabancı kaldığı"
Şu söz de Üstad'ın: "Yeniçeriler Genç Osman'dan Üçüncü Selim'e kadar beyni ezen yumruk halinde geldiler."
Yaşadığı zamanı kendine uyduramayanı, zaman kendine uyduruyor yahut Üçüncü Selim misâli eleğin altına geçiriyorlar. Devlet yönetiminde başarılı olabilmesi için asileri tepeleme gücüne, belki de vicdansızlığına sahip olmalıydı. Kader hükmünü böyle icra edecekmiş, etti. Kendisi her şeyin fâni olduğunu bilerek saltanat sürdü, yazdığı şiirde kendine, gafil olmamasını ihtar etti. Karakterini değiştirmesi mümkün olmadığı için kendine tembihi şiirde kaldı.

"Serir-i saltanatda olma gafil bir an ey İlhamı
Sana da bakî kalmaz bu bir çarh-ı devrândır"


diyordu. Devrâna kurban oldu. Ve bir de şöyle yazmıştı bahtsız pâdişâh:

"Millet ve devlete lâyık mı bu vaz-ı nâ sûz
Bunun encamını fehîme Selim mecburuz"


Üçüncü Selim'in Ölümü Dördüncü Mustafa'nın saltanatı zamanındadır.
İnce ruhlu padişah, mutlaka gönlünü boş bırakmamış âşık da olmuştur ama, hiçbir kadınına ana olma zevkini tattıramamıştı, kendisi de babalık duygularını yaşamamış.
1761'de dünyaya gelip 27 yaşında tahta oturan Üçüncü Selim "18 sene, 1 ay, 22 gün saltanat sürmüş, 46 yaşının içinde tahta veda etmiştir. 29 Mayıs 1807.

#46 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 05 June 2007 - 00:12

ÜÇÜNCÜ SELİM

(7 Nisan 1789–29 Mayıs 1807)


Resmi ekleyen


Üçüncü Mustafa'nın oğlu Üçüncü Selim, amcası Birinci Abdülhâmid'den boşalan tahta geçtiğinde 27 yaşındaydı. Yüz senedir Osmanlı tahtına bu kadar genç bir pâdişâh oturmamıştı. Daha önceleri bu taht sabî yaşta pâdişâhlar görmüş ,"deli" denen pâdişâhlar görmüş, "velî" denen pâdişâhlar görmüş. Üçüncü Selim gibisini ilk defa görüyordu. İyi bir şairdi. Hattattı. Ney ve tanbur çalardı ve büyük bestekârdı. Şiirde mahlası "İlhâmî" idi. Mûsiki de "Sûz-i-dil-ârâ" makamının mucididir. Arapça ve Farsça bilir, İslâmi ilimlerde söz sahibi, nazik, merhametli, yenilikçi, yaşadığı yüzyılın en iyi pâdişâhı idi. Anası Mihrişah Sultan'ın Gürcü olduğu sanılıyor. Tarihçilerimiz onunla ilgili övücü sözlerin yanı sıra amcası Birinci Abdülhâmid'in hakkını da teslim ediyorlar. Yeğenine sonsuz imkânlar tanıdığından, şefkatinden bahsediyorlar ki çok doğrudur. Kendisinden önce birçok şehzade ve kendisi de "şimşirlik" denen saray veya şehzade hapishanesinden alınıp tahta getiriliyordu; güneşe hasret, genelde dünyadan habersiz yetişmiş olmaları hayatlarının sıkıntılı geçmesine yol açıyordu. Ama Sultan Abdülhâmid yeğenine hürriyeti esirgemedi, yeğen de amcasını utandırmayacak kadar iyi bir hayat sürüp kendisini padişahlığa hazırladı. Devletin bilhassa askeri sahada gerilediğini görüp, çarelerini düşünmüş; düşündüklerini tatbik sahasına koymaya hazırlanıyordu. Kaderin neler hazırladığından habersiz; gönlünde vatan-millet sevgisi, kafasında faydalı yeniliklere açık fikirlerle hizmet meydanına atılmıştı. Güzelim Mevlam neyler...
Üçüncü Selim dikensiz gül bahçesine girmemişti; her taraf ateş, kan, sefalet, yolsuzluk, gerilik girdabında, Türkiye var olma savaşındaydı. Üçüncü Selim hassas ruhuyla şiirler yazıp besteler yapacak; demir yapabilmeye uğraştığı yumuşak iradesiyle devletin ihtiyacı olan yenilikleri, köhne düzenin yerine ikameye çalışacaktır.
Şehzadeliğinde, yaratılışında var olan edebî, zevkleri bir tarafa bırakıp üzerine alacağı (muhtemel) vazifeyi düşünüyor, yazdığı şiirlerde bazen de yapa¬cağı hizmeti anlatıyordu. Beyin jimnastiği yapıyordu saltanat için.

"Lâyık olursa cihanda bana tahtı şevket
Eylemek mahz-ı safadır bana nâs'a hizmet."


Gerçi şiiriyyeti olmayan, zayıf mısrâlardır bunlar, fakat meramını açık seçik anlatıyor. Şayet bir gün bu azametli, bu büyük taht kendisine lâyık görülürse, insanlara hizmet etmekten sevinç duyacak. Cenab-ı Allah tahtı nasib etti. Belki tahayyülündeki gibi şartlar mevcut değildi.
Birinci Abdülhâmidi inme ile hayatından eden savaşlar devam ediyordu. Özi Ruslara teslim olmuş, Bender muhasara altındaydı. Vezir-i âzam ve Serdar-ı Ekrem Yusuf Paşa'ya yeni pâdişâhın mührü ile bir ferman gönderilir; bu fermanda Üçüncü Selim der ki:
Düşmanı din olan Moskov ve Nemçe keferelerine... İlây-ı kelimetullah için ve ahz-ı intikam olunmadıkça seyf-i cihad-ı şehriyânem idhal-i niyam olunmamak cezmkade i daveranemdir."
İntikam alınmadıkça kılıç kına girmeyecek. Üçüncü Selim'in dileği bu; fakat arzuları gerçekleştiren kuvvettir; orduda bu kuvvet olmadığı için ferman dermansızdır. Yusuf Paşa hakkında irtişa (rüşvet) söylentileri çıkar, 7 Haziran'da mührü hümâyun cenaze Hasan Paşa'ya verilir.
Ordunun savaşa devamı için Bab-ı Âliden baskı yapılıyor, Rusların üç koldan hareketine karşılık Türk ordusu ağırlıklarını taşıyacak hayvan bulamıyordu. Eldeki imkânlarla savaşmaktan başka çare kalmayınca, Allah'a sığınıp, sonu düşünülmeden hareket ediliyor, böylece bir bozgunun daha eşiğine geliniyor...

Fakşan Bozgunu (1 Ağustos 1789)

Eflâkla Boğdan arasında Fakşan denen şehirde serasker Kemankeş Mustafa Paşa'nın ordusu Rus Suvarov'un ordusuyla karşılaşır. (1 Ağustos 1789) meydan muharebesi başlar. 25–30 bin kişilik Türk ordusu Ruslarla savaşırken, birden Avusturya ordusu da işe dâhil olur ve iki ateş arasında kalan Kemankeş Mustafa Paşa orduyu bir arada tutamaz, savaşı kaydeder.
Savaş niçin kaybedildi? Kemankeş Mustafa Paşa mağrurdu. Kendi kuvvetinin Rusların 10 bin kişisinden çok üstün olduğunu düşünüp Yaş kasabasına yönelmek istedi. Rus general Savarov kurnaz, Kemankeş Paşa Rus-Avusturya ittifakından gafil. Siyret Nehri'nin sağ yakasında Fakşan'a gizlice gelen Ruslar burada Avusturyalılarla aralarındaki anlaşmayı uygulayıp, Kemankeş'i iki ateş arasında bıraktılar. Türk askerinin çoğu şehid düştü. Kalanların büyük kısmı esir oldu. Harp levazımatı düşmana bırakıldı. İki yüz yeniçeri bir manastıra girerek, oradan savaşa devam etti ve hepsi şehit olana kadar düşmana biraz zayiat verdirdi.
Eğer Kemankeş Paşa Rus-Avusturya ittifakından haberdar olsaydı ki, olmalıydı, bu facia yaşanmayabilirdi.

Buza Bozgunu

Sadrâzam Kemankeş Paşa'nın mağlubiyeti boyunca tabii olarak üzüntüye boğuldu. Önden 9 bin kişilik bir kuvvet gönderip, kendisi de Silistre'den hareket edip Maçin'e geldi. Burada padişahtan eski emirleri andıran bir Hattı Hümâyun alındı. Sadrâzam Cenaze Hasan Paşa duygulanın açığa vuran bir konuşma yaparak askeri şevke getirdi. Hasan Paşa şöyle diyordu: Vezir-i âzamlığı bir tarafa bırakalım. Bugüne kadar benden incinmiş olan varsa bağışlasın. Allah rızası için, herkes aklından geçeni söylesin, bu Din-i Mübin'in emridir. Birlik ve beraberliğe riâyet edelim. Daha sonra müzâkerelere geçildi. İbrail'e doğru gidilmesi kararlaştırıldı.
İstanbul'da yüreğinde çıralar tutuşan Üçüncü Selim'in uykuları kaçmakta, amcası gibi fermanlarla askeri şevke getirmeye çalışmaktadır. İşte o fermanlardan biri.
"Âbâ ve ecdadım mücahid ve cihangir pâdişâhlar olup, kırk, elli şahlık yerleri evvelâ Allahû Teâlâ'nın tevfik ve inayeti ve saniyen Hacı Bektaşi köçekleri ve din yolunda sinelerini düşmanın top ve tüfengine siper eden Yeniçeri ocağı gazileri ve sair ocaklar ve mürettip olan askerler sây ve sebatı ile fethettiler ve ol gâzîler ve dilâverler pâdişâhlarını manevî baba gibi bilip emrine muti ve düşman karşısında demirden duvar gibi durup şeriat-i Muhammediyye uğrunda arslanlar gibi âdâya hücum ettiler, cenab-ı rahim ve gaffar durakların cennet eylesin.
"Elhamdülillah bizim zamanımızdaki asâkirimiz dahi onlar gibidir ve belki içlerinde yiğitler vardır ki şecaatte evvelkilerden ziyadedir; bu ne hal ve keyfiyettir ki düşmandan yüz döndürülüp âdâyı din memleketimizi almağa başladı; Cenab-ı Hak bizlere nusret ve zaferler ihsan eyleye."
"Moskovlar, evvelki seferlerde ve hu¬susa bu seferimizde kraliçeleri namına bir avratın gayreti için açlığa ve susuzluğa ve kışa ve yaza ve yara ve bereye tahammül edip beş yüz seneye baliğdir ki mülûk-i nesaraya galebe ile meşhur olan Devlet-i Osmaniyye'ye bu hasaretleri etti; istilâ ettiği vilâyetlerimizde eteğinin ucunu ecnebi görmemiş kızları ve iyâl ve evlatlarını esir edip zevceleri ve babalan ve kardeşleri görerek ırzlarını herk ettiler ve bu kadar sıbyanı analarından ve babalarından ayırıp kendi âyinlerine koydular; gayret-i islâm nice oldu? Ben şehzade iken bunları işitip kan ağlardım ve gayretimden gözlerime uyku girmezdi.
"Ehl-i islâma bu hakaretleri eden düşmanların kast ve niyetleri ne olduğunu mülahaza lâzım değil midir? Benim sizlerden diriğim olmayıp devletin kudreti mertebe vezaif ve tayinatınız verilmekte ve gaza levazımatınızı görmekte pâdişâhlar zimmetine vacip olanı icra ediyorum."
"Gâzî dilâver kullarım! Cümlenizden iltimas ederim ki gayret kemerini birkaç yerden belinize bağlayıp cebanlık ve alçaklık edenleri kabul etmeyip düşmandan ahz-ı intikama ihtimam edesiz; benim duam sizinle biledir, büyüğünüz, küçüğünüz berhudar olasız; Hazreti Fettahu mustean sizleri mansur ve muzaffer eyliye, âmin."
Pâdişâhın inanç ve duygu yüklü fermanı, fermanları askeri ne kadar coşturmuş bilinemez, bilinen o ki, mağlubiyetlerin ilacı olamamış. Eskiden de olduğu gibi, ordusu yenilen kumandan değiştiriliyor; vezir,i âzam değiştiriliyor... Bu sefer, Cenazenin yerine sadârate getirilen Cezayirli Hasan Paşa'dır.
4 Ağustos 1791'de Avusturya ile Ziştovi adlı bir kasabada yapılan sulh andlaşması, kasabanın ismiyle tarihe geçiyor. 9 Ocak 1792'de Yaş barışı, Ruslarla anlaşılıyor ve Türkiye'nin faydasına olan antlaşma imzalanıyor. Osmanlı ordusunun gücü yoktur ama şimdilerde biraz şansı var, bu şansın rüzgârı Fransa'dan esiyor. 1789 Fransız ihtilâli ile Avupa'da dengeler değişmeye başlayınca Türkiye rahat nefes alıyor. "Tam 4 sene, 4 ay, 27 gün süren bu uğursuz Rus seferinde Türkiye Kırımı istirdad edememişse de Rusların Türkiye'yi taksim projesi suya düşmüş, memleketeyn ve Besarabya hülyaları iflas etmiş ve netice olarak Tuna'nın öte yakasındaki Türk eyâletleri kurtulmuştur."
Uzun seneler savaşmak mecburiyetinde kalışı devleti bunaltmıştı, bu sulh ile biraz toparlanma imkânı doğacak, Üçüncü Selim aklından geçenleri icraata dökmeye çalışacaktı.

Kafkas Cephesi ve Şeyh Mansur

Ruslar bir yanda Osmanlı ile uğraşıp, Kırım'ı öz kimliğinden koparırken Kafkas kavimleriyle başı dertteydi. Kaynarca Anlaşması'nın kendisine tanıdığı hakları komşuları aleyhine kullanmaya kalkışması huzurunun bozulma sebebiydi. Tabii olarak Rusya'nın yakın komşuları Kabartaylar, Çeçenler, Çerkezler ve Dağıstanlılar yapılan kalelerden dolayı sıkıntılıydı.
Kaynarca Anlaşması Rusya'ya geniş haklar tanıdıydı ya, bunu devamlı komşuları aleyhine kullanınca, komşuları da Şeyh Mansur'un öncülüğünde Rus kuvvetlerine saldırdı. Nakşi Tarikatı üyesi (Şeyhi) olan Mansur'un hareketi "İslâmî gaza telakkisiyle meşbû idi." Osmanlı Devleti bu hareketi el altından destekliyordu.
Bir tarafta Osmanlı'yla savaşırken o bir yanda Şeyh Mansur tarafından hırpalanan Ruslar sıkışık durumdaydı; Osmanlı kadar onlar da barışa muhtaçtı ve yapılan sulh anlaşmasıyla rahatladı. İslâm Halifesi Osmanlı Pâdişâhı sulh içinde yaşarken, İslâm adına birilerinin savaş yapmasının uygun olmayacağı propagandasını yapan Ruslar başarı kazanmıştı.
Osmanlı Rus harbi başlayınca Kafkas Kabileleri Halife-i Müslimin olan Osmanlı pâdişâhına müracaat edip Moskof'la sonuna kadar mücadele etmek istediklerini bildirdiler ve yardım istediler. Üçüncü Selim bir vezir kumandasında 10 bin askeri gönderdi. Arapo'ya Donanmayı Hümâyunla gönderilen asker, vezirin kabiliyetsizliği yüzünden Aropa Kalesi'ni koruyamadı.
Devamlı, Osmanlı Devleti'nin yardımını gören Kafkaslılar, Ruslara 70 sene göz açtırmadılar. Şeyh Şamil'in ortaya çıkışı Rusların nice bin askerinin ölümüne, hazinesinin iflasına sebep oldu. Sonunda fizik kanunu ağırlığını koydu ve büyük balık küçük balığı yuttu. Yuttu ya kılçıkları hâlâ midesini kanatmaya devam ediyor, yani büyük balık pek rahat değil.
Esas mevzuumuza dönersek, Üçüncü Selim'in ölen ve esir olan askerler için kaybedilen topraklar için çektiği üzüntüyü görüyoruz.
Hafakanlar, uykusuzluklar beynini çatlatıyor, milletine lâyık görmediği bezginliğin, ezikliğin çaresini arıyor...

Umumi Manzara

Harpler bitti, ne kadar dayanacağı belli olmayan barış elbisesi giyinildi. Türkiye'nin askerî sisteminin ve ekonomisinin iyi olmadığı gibi içerideki asayişi de pek düzgün değil. Ya dışarı?
Rusya'nın amansız gayzı, tükenmez gayreti bize yakın olacakları uzaklaştırmaya teksif edilmiş. Eflâk ve Boğdan Voyvodalıkları, Rus ajanlarının tahriki ile Osmanlı Devleti aleyhine çevrilmiş.
Fransa 1789'da başlayan ihtilâlin ateşiyle yanıyor, çıngılarının nerelere sıçrayacağı, nerelerde aleve döneceği ve bu ateşten dünyaya ne düşeceği merak ediliyor. Avusturya, Prusya'ya bakınca savaş içinde olduklarını görüyoruz, hem de Fransa'yla.
Sırbistan ve Karadağ sağlıklı sinyaller vermiyor. Balkanlar'a değen cılız bir üfürük kasırgaya dönmeden kaybolmaz; bu kavimlerin karakteri bu. Devamlı büyümekte olan isyan tohumlan çatlamak üzere.
Bu ara İran'dan ses çıkmıyor ya, sanki yalanda Mısır'ın bela olacağı için onlar sakinmiş gibi.
Aslında hiçbir taraftan Türkiye'ye hayırlı rüzgâr esecek değil. Çıkacak yangına, kopacak fırtınaya hazinenin de kışlanın da hazır bulunması lâzım.

Nizâm-ı Cedîd 1793

Yenilikçi pâdişâh Üçüncü Selim yeni bir ordu kurmak, bu yeni orduyla zaferler kazanmak niyetindeydi. Mevcûd ordunun miyadını doldurduğu aşikârdı; bunu görmemek için kör olmak bile kâfi değildi; çünkü kaybedilen savaşlar her şeyi söylüyordu: Orduya yazılı olup maaş alan ama, savaşa gitmeyen yığınla asker vardı. İstanbul'da esnaflık yapan ocaklılar, Anadolu ve Rumeli'de çiftçilik yapanlar devletin sırtında, taşınamayacak yük haline gelmişti.
Yorga'nın tarihinden okuyacaklarımız âdeta yeni bir komedi türü. o Abesci'den naklediyor ki, çok abes! bilgiler. "Osmanlı ordusu 112 bin kişilik bir yeniçeri ordusuna mâlikti. Şüphesiz ki bunların çoğu, kale muhafızları olarak öteye beriye dağılmışlardı. Bunlardan başka yeniçeri adı verilen insanların sayısı namütenahi (sonsuz) denecek kadar çoktu. Hatta İstanbul'da bulunan 40 bin kişilik yeniçeri askerinin adlarını ihtiva eden listede Rum patriği ile Fransız konsolosunun da isimleri görülmekte idi."
Aynı yerden diğer askerlerin dökümünü alıyoruz: 2 bin humbaracı, 12 bin bostancı, muhafız kıtaları, 18 bin topçu -6 bini İstanbul'da-, 6 bin mekkareci, 6 bin saraç, yükçü, 32 bin levend, 12 bin ücretli sipahi oğlanı, 100 binden fazla zeamet ve tımarlı -ki zeamet sahipleri topraklarından yılda 6–20 bin arası, tımar sahipleri ise 20-100 bin kuruşluk gelir alırlardı-, 18-30 bin cebeci, muhtelif paşalara ait 4 bin sekban, 6 bin malacı veya ordu hizmetçileri ve ilâve olarak 5 bin gönüllü asker vardı."
Bu kadar sayı kalabalığı, son savaşların çoğunda görüldüğü üzere keyfiyet olarak fazla mânâ ifâde etmiyordu. İş savaşa gelince Avrupa'nın, hatta Rusya'nın askeri durumu Türkiye'den çok üstündü. Tâ İkinci Osman devrinde yenilenmesi gereken askerî düzen, pâdişâhın öldürülmesiyle akamete uğramış, ondan sonra gelenler de köklü değişiklikler yapma imkânı bulamamıştı. Biriken dertlerin çözümü şair, bestekâr, musikişinas, hassas yaratılışlı bir pâdişâh olan Üçüncü Selim'e kalmıştı. Devlet adamlarından görüşlerini soruyor lâyihalar istiyordu.
Kurulması düşünülen yeni ordu -Nizâm-ı Cedid- halk tarafından anlaşılamadığı gibi, devlet adamlarının çoğu tarafından da tasvip görmüyordu. Hâlâ Türk medeniyetinin üstünlüğüne inananlar vardı. Her şeye rağmen padişahla ters düşmeye çekinen devlet adamları verdikleri lâyihalarla, müspet görüş bildirirler.
III. Selim yapacağı işin şart olduğunu biliyordu, bu yüzden "Viyanaya sefaret vazifesi ile gönderdiği bir zata (Ebu Bekir Ratıb Efendi) Avusturya'nın bütün müesseselerini görüp, tetkik etmesi ve incelemelerinin neticesinden kendisini haberdar eylemesi vazifesini vermiş idi.
Ratıb Efendi 8 aylık seyahatinde elde ettiği bilgileri pâdişâha aktarmış, pâdişâh bu bilgilerden çok istifade etmişti. İlk önce 12 bin kişilik modern bir piyade birliği kurulmak üzere teşebbüse geçildi. 1602 gönüllü ile levent çiftliğinde talimlere başlandı. Muallimleri Fran¬ız ve İsveçli idi. Yeniçeriler böyle müstakil bir rakibe tahammül edemeyecekleri için "Talimli asker" resmen Bostancı Ocağı'na ilhak edildi ve hatta "Bostancı Tüfenkçisi Ocağı" sayıldı."
Böylece, Türk ordusuna yeni isimler de girmiş oluyordu; Binbaşı, Yüzbaşı v.b. "Erkan-ı harbiye heyetleri de işte o zaman kurulmuştur."
III. Selim'i böyle bir ordu teşkiline sevk eden sebepler sıralanırken en önemli noktayı Yeniçerilerin bozulmuşluğu olarak görüyoruz. "Yeniçeri olmak için, yeniçerilik haklarından faydalanmayı sağlayan ve bir nevî maaş cüzdanı olan esâmi elde etmek kâfi gelmektedir. Çiftçiler, esnaf ve daha başka iş güç sahipleri, şu veya bu şekilde ve çok defa para ile esâmi satın alarak, yeniçeri sıfatını kazanmışlardır. Herhangi bir meslek ve aile sahibi olan bu gibi kimselerin, askerî tâlim ve terbiye ile uğraşacak zamanları olmadığı gibi, işlerini ve ailelerini bırakarak, harp yapmağa da heves ve istekleri yoktur." Bu tip insanlarda vatan-millet sevgisi ve utanma duygusu da olmadığı için, devletin hayrına yapılan işlere ilk karşı çıkanlar da bunlar oluyordu.
Levent'te kurulan kışlaya izafeten "Levend Çiftliği Kanunnamesi" adı verilen bir de kanunnamesi olan Nizam-ı Cedidin ayrı hazinesi olacaktı, bunun için tedbirler alındı, para kaçakları önlendi; bundan cam yananlar da tabi ki bu işi yapanlara düşman kesildi. Nizam-ı Cedit Hazinesi'ne biriken paralarla Üsküdar'da bir kışla yapıldı; bugün "Selimiye Kışlası" diye anılan muhteşem bina.
Üçüncü Selim'in bütün meselesi İstanbul'da değildi. Eyaletlerde de asayişsizlik almış başını gidiyor. Kuzey Afrika'da Cezayir, Tunus, Trablusgarp karışık, Mısır, Bağdad ona keza, Suriye, Lübnan, Filistin, Hicaz karışık. Balkanlar kaynıyor, eşkıyalık ortalığı kasıp kavuruyor "ayan" denen derebeyleri türemiş, bazı ayan aileleri, Anadolu ve Rumeli'nde geniş çevrelere hâkim olmaya başlamışlardı. Yozgat'ta Çapanoğulları, Manisa'da Karaosmanoğluları, Çukurova kuzeyinde Kozanoğulları gibi aileler, bunların en tanınmışlarıdır.

Yangın!

Alacağımız olayları sıralarken III. Selim'in çektiği sıkıntılar devamlı en başta görünüyor. Orduları bozulan bir devletin başına, belki de hiç ummadığı bir zamanda geçip, bütün dertleri yüklendi. İrili ufaklı düşmanları yetmiyormuş gibi, padişahların çoğuna "illallah" dedirten yangın onu da ihmal etmedi. Bütün meselelerin çözümünü ona bağladığı Nizam-ı Cedid'le uğraşırken, Balık Pazarı dışındaki Hisar iskelesinde bir yangın çıktı. Bir sürü mahalleyi kül yığınına çeviren alevler 11 saat devam etti. Yanan ev ve işyeri sayısı belli değil.

Pazvandoğlu İsyanı

Devlet bünyesi, aldığı yaraları sarmaya mecal bulmamışken dışarıdan ve içeriden tekmelenmesi bitmiyor. Merkez, taşra ile münasebetinde gevşek. "Afrika'daki Garp ocakları adeta müstakil hâle gelmiş, Mısır yerli beyler elinde, Suriye'ye Cezzar Ahmed Paşa hakim, Bağdad havalisi Kölemen hükümeti halini almış, Mecid'de Vehhabiler -kendi anlayışlarına göre- dinî bir idare kurmuş, Rumeli ve Anadolu'da derebeyleriyle âsiler türemiş."
Rumeli'de Pazvandoğlu, Efendisinin hastalığından istifade eden hain uşak gibidir. Yanına topladığı bir yığın eşkıya ile şehirleri basıyor, evleri, camileri ateşe veriyor, önüne çıkan insanları öldürüyor.
Yaptığı ilk harekete göz yumulması âsî cesaretini gemlenemez hâle getirmiş, devlet merkezinin şimdilik alil vaziyette oluşunu kendi gücünün sınırsızlığı saymış, çevresinde tam manâsıyla terör estiriyor.
Pazvandoğlu Osman Ağa asker kaçağı bir yeniçerinin oğludur. Babası, devlete isyan ettiği için başı kesilerek idam edilmişti. Babasının yolundan giden Osman Ağa an be an onun akıbetine yaklaşıyor, bu arada günahsız ince inşam da malından ve canından ediyor.
Kendisine benzeyen binlerce eşkıya ile hiçbir temeli olmayan arzularının peşinde kaderlerine koşuyorlar.
İşi o kadar ilerlettiler ki Pazvandoğlu, adamlarından birini Niğbolu'ya mütesellim yaptı. Sanıyordu ki, artık o yörede devlet kendisidir. Yakıp yıktığı şehirlerin, canına kıydığı insanların hesabı sorulmayacak! Kendisine sorulursa Köroğlu rolü oynadığını söyleyecektir. Bir rivayete göre meydana çıkışı da Köroğlu gibiymiş. Hakları yenen insanların koruyuculuğuna soyunmuş, ıslahata ve fazla vergilere karşı gelerek, kendisini halka sevdirmiş, hareketlerinin ölçüsünü mâkul seviyede tutmayı bilmemiş.
Herhalde, III. Selim'in Nizâm-ı Cedid hareketi Pazvandoğlu'nun manivelası olmuş. Yapılan menfi propaganda, yapılması kararlaştırılan ıslahatı insanlara kötü tanıtınca şansı artmış âsinin.
Nizamı Cedid'e karşı hoşnutsuzluğu bulunan İstanbul'daki yeniçeriler de onu destekleyince, kasırga gibi esmeye başlayan Pazvandoğlu, Bâb-ı Âli tarafından âsi ilan edilip "hurûc ale's-sultan" fetvasıyla idamına karar verilir. Ancak; vaktiyle, küçük bir fermanla iki kapıcıbaşı gönderip en uzak ülkedeki en nüfuzlu şahsiyeti idam eden hükümet bu kararını uygulayacak güçte değildir. Bir savaşta ihmali görülen paşayı vezir-i âzam idam ettiriyordu. Pâdişâhın bir yan bakışıyla vezir-i âzam ipi boynuna kendi eliyle geçiriyordu. O günler çok gerilerde kalmış. Şimdi bir yeniçeri oğlu Rumeli'nde Sofya, Niş, Niğbolu, Rusçuk, Belgrad, Semendire gibi şehirlere taarruz ediyor, şehirleri yangın yerine çeviriyor. Pâdişâh fermanı hiçbir tesir gösteremiyordu: Bu Pazvandoğlu, Sırp bağımsızlığının yolunu açmakla, cürmünü ve ihanetini büyütmeye devam etmekteydi.

Napolyon Bonapart'ın Sahneye Çıkışı

Üçüncü Selim canavarlar kafesine düşmüş bir güvercin gibiydi. Yaratılışındaki ince ruhluluk, güzel sanatlara karşı meyli ve kabiliyeti ile, yapmak zorunda olduğu vazifeler hiç uyuşmuyordu. Rusya'da Çariçe Katerina tam bir kan emici olmuş etrafa saldırıyor;
Avusturya'da bir başka hesabın takipçileri, Fransa'da ortaya çıkan bir general ki, dünyanın bir numarası olmaya aday; tam manasıyla "olmak" tutkunu. Henüz adını duyuramamış ama bunun yollarını arıyor. Kendisini sahneye bir atabilse, marifetlerini gösterecek; kendisine lâyık gördüğü yere gelebilecekti. Türkiye ile ilgilenmek geldi aklına ve "Selâmet-i Umumiye Komitesine" şu dilekçeyi verdi:
"Rusya İmparatoriçesi'nin Rusya-Avusturya dostluk bağlarını kuvvetlendirdiği bu devirde, Türkiye'nin askerlik bakımından hatırı sayılır bir hale gelmesi için, Fransa'nın elinden gelen her şeyi yapması kendi çıkarınadır."
"Bu devletin kahraman, fakat harp sanatının prensiplerinden anlamayan pek çok milis askeri vardır."
Napolyon'un dilekçesi devam ediyor, özetle: "Türkiye'ye gitmeme müsade edilirse, Türklere harp sanatını öğretirim; böylece vatanıma büyük hizmet etmiş olurum. Zira Türkiye'nin ayakta kalmasında Fransa'nın menfaati vardır."
Napolyon Bonapart, bu dilekçesinden sonra İtalya ordusu başkumandanı olacak, zaferler kazanacak, fikrini değiştirecek ve diğer Avrupalılar gibi, Ruslar gibi o da "vurun abalıya" diyecektir. Ona göre de artık "Osmanlı İmparatorluğu yıkılmak üzeredir, Türkiye'yi savunmayı düşünmek beyhudedir."
Vay benim zavallı memleketim!
Napolyon, Türkleri düşünmeden edemiyordu. Önce "Kahraman" fakat "harp sanatını bilmeyen" millete bu sanatı öğretmek için gönüllü idi; sonra vazgeçti; daha sonra da "bari kötülük yapayım" diyerek, Mısır'a saldırmaya karar verdi.

Napolyon'un İskenderiye'yi İşgali (2 Temmuz 1798)

Napolyon, Fransa'ya ihtilâlin armağanıdır, "dehâ"sını gösterme fırsatını iyi kullanıp, İtalya'ya karşı çok önemli bir savaş kazanmıştı. Devamı için; hedefini belli etmeden Mısır'a yönelmiş; yolda şaşırtmacalar yapıp Malta'yı almış, hiç beklenmedik bir günde (1 Temmuz 1798) Fransız donanması İskenderiye'de görünüvermiş. Gemi sayısı 280–450 arası söyleniyor. Asker 38 bin 60 bin arası gösterilir; ama generalin yaşı değişmiyor 29. Üçüncü Selim'den genç. Aralarında 8 yaş var.
Napolyon, sanki Lavrens'in öncüsüydü. İskenderiye'de askerini hemen saldırıya geçirmiyor, halka bir beyanname yayınlayıp, kendisine zemin hazırlamayı tasarlıyor. Müslümanlığı beğendiğini, pâdişâhın dostu olduğunu, pâdişâhın otoritesine gölge düşüren, emir dinlemeyen kölemenleri cezalandırmaya geldiğini, başka niyeti olmadığını duyuruyor. Niyeti daha önceden anlaşılamadığı için Türkiye tarafından müdafaa tedbiri alınmamıştı. Kölemenlerin çabası kâfi değildi. İskenderiye kolayca Napolyon'un eline geçti.

Kahire'nin Napolyon'a Boyun Eğişi (22 Temmuz 1798)

Napolyon savaşta harab ettiği İskenderiye Kalesi'ni tamir ettirdikten sonra, buraya 3000 asker yerleştirdi. Artık İskenderiye elde edilmiş olduğundan yeni maceralar araması lazımdı. Bir nehir filosu hazırladı. Raşid ve Rahmaniye yoluyla Kahire'ye geldi. Kölemen Beyleri birbiriyle çekişmekteydiler. Fakat Napolyon'a karşı birleşme lüzumunu his ve tercih ettiler. Kölemen Beyleri Osmanlı valisiyle de anlaşarak, müşterek düşmana karşı beraber savunma hazırlığı yaptılar.
Napolyon büyük savaşçıydı ve Mısır'a gelirken göze aldığı riskler vardı. Karşısına muazzam bir ordu çıkmalıydı, başında zaferler kazanmaya alışmış Paşası olmalıydı. Memluklardan Murat Bey'in 10 000 kişilik askeri Rahmaniye'de, Mısır Beylerbeyi Vezir Ebubekir Paşa'nın 20 000 kişilik ordusu Cize'de birkaç saatte dağıldı. Napolyon'un askerlerine yaptığı konuşmada, onları şevke getirmek için:
"Askerler, bu Ehramların üstünden size kırk asır bakıyor!" demesi ile savaşın adı konmuş, bu savaş tarihe "Ehramlar Savaşı" olarak geçmişti.
Napolyon'un, şeref için savaştığını söyleyen birine "herkes kendinde olmayan şey için savaşır, ben para için savaşırım" dediği meşhurdur:
Napolyon savaşıyor ve bütün savaşları kazanıyor ama askerlerine zulüm yaptırmıyor, sadece soygun yaptırıyordu. Paraya karşı tavrı yukarıda gösterildi. "Yalnız güneye kaçan Memlûk Murad Bey'in zevcesi Nefise Hanım'dan 120 000 altın aldılar. "Zenginleri haraca kestiler." Gafil avlanan kölemenleri ağır bir hezimete uğrattılar. "Fransa yüzyıllarca kendisine her türlü yardımda bulunmuş olan dost bir devlete (Türkiye) karşı ihanette bulundu.
Bugün nasıl ki "devletlerin dostu değil menfaati olur" düsturu geçerli ise, o gün de öyle idi. Napolyon bunu açık bir biçimde ispatlamıştı. Geçmişte yaptığı yardımları düşünüp esef edecek bir Türkiye'nin kazanacağı sadece hayâl kırıklığıdır, alacağı ders ise, geleceği belki kurtarabilirdi.

Bab-ı Âli'nin Kafası Karışık

Fransa Mısır'a çıkarma yaptığı günlerde, Rumelinde Pazvandoglu belasıyla uğraşan Osmanlı ordusu bir şey yapacak imkândan yoksundur. III. Selim Devlet erkanıyla hareket tarzını tayin için bir araya geldiğinde farklı görüşler dile getiriliyordu. Bir kısmı: "Derhâl Fransa'ya harp açalım" derken, padişah maceradan uzak, akıllı davranmak gerektiğini savunuyor; "Yarın, başka yerlere de aynı şey yapılırsa" korkusu ile şu görüşü beyan ediyordu: "Tedarikât-ı seferiyede gayet acele olunup ilan-ı harp hususunda teenni ve bataati birle bir miktar vakit te¬darik eylemek iktiza eyler zannederim."
"Germiyetlü Mora'ya vesair serhadlara takviyet verilse ve buğzu anda olan devletlerle muhabere olunsa ve Mısır'ın hâli ne suret kesbeyler bilinse bâdehû ilan-ı harp olunsa. Altı senedir bizi kâfirler iğfal eyledi. Biz dahi altı mah kadar onları iğfal eyleyüp mümkün mertebe işimize baksak. Hele ilan-ı harp hususu gayet mülahaza ******ürür maddedir."

İngilizler İşe Yaradı

Bâb-ı Âli Fransızlar'a karşı davranış tespitine uğraşırken birileri boş durmuyordu. Akdeniz hâkimiyeti için birbirleriyle rekabet halinde olan İngiltere, Fransız donanmasının peşinden yetişip İskenderiye'de feci şekilde mağlub ediyor. 17 Fransız gemisinden 13'ü batırılıyor; Napolyon'un gururu İngiliz Amiral Nelson'un ayaklarının altında çiğneniyordu. (1 Ağustos 1798) Çünkü: Ebuhır koyunda batan Fransız gemileri aynı zamanda Napolyon'un memleketiyle bağlantısının da kesilmesi demekti. Devamlı takviye olamayan, vatanına durumunu bildiremeyen kumandanın yapabileceği fazla bir şeyi kalmamış oluyordu. Geçici de olsa, asrın şımarık çocuğu galibiyetin kendisine bile ihanet edeceğini anlamıştı. Karalara, denizlere sığmayan, dünyanın hâkimi olma sevdasıyla tutuşan mağrur general dünyanın uzak bir köşesinde, Ehramlar diyarı Mısır'da esir durumuna düşmüştü. Bu durum, Osmanlı Devleti'ne yaptığı kalleşliğin, İngilizler eliyle cezalandırılması sayılsa herhalde, uygundur.

Savaş Fetvası

İngilizlerle dostluğu yok Bâb-ı Âli'nin; Ruslarla düşmanlık ileri derecede... hele Kırım yüzünden; derin yürek yarası var. Fransızların yaptığı ve yapacağı daha ötelere geçince, Fransızlar Ruslarla, İngilizlerle menfaat kavgasına düşünce, III. Selim'e ince siyaset yolu görünüyor. Müşterek düşmana, müşterek tavır!
Önce Napolyon'un Mısır'daki nazik durumu cesaretlendiriyor Bâb-ı Âli'yi; Şeyhülislâm'a soruluyor:
"Françe keferesi bilad-ı islâmiyeden Eâzım-ı emsar-ı devlet-i âliye-i ebediyyulkarar olan Mısır ve havalisini bağteten istilâ etmeleriyle ehalisi defe kadir olmasalar îmamülmüslimin seyyidüsselatîn pâdişâhımız hazretlerine kefere-i mezbureyi def için berren ve bahren irşat edip mukatile etmeleri şer'an vacip olur mu? Elcevap "olur". (2 Eylül 1798)
Vezir-i âzam İzzet Mehmed Paşa 3 yıl, 10 ay, 12 günlük vazifesinden alınıp Sakız'a yollanır. Ezurum Beylerbeyi Yusuf Ziyaeddin Paşa onun yerine sadârete getirilir. Ocak 1799'da Ruslarla ve İngilizlerle ittifak imzalanır.
Napolyon'un Mısır'da rahat durması düşünülemezdi. Fransa adına yapacağı fetihler onu bekliyordu. 10 Şubat 1799'da Kahire'den hareket eder, Gazze ve Remle'nin işini çabuk bitirir, Yafa'da biraz uğraşır; acısını da 4 bin Arnavut askerini kılıçtan geçirmekle çıkarır.

Kasaptan Kaçan Kahraman

Kahire'de, İskenderiye'de halka iyi davranmıştı, burada çok kötü. "Müslümanlarla beraber Hıristiyanların da katliâmı Napolyon'a karşı umûmî bir nefret uyandırmıştır. 10 bin kadar asker ve sivili kılıçtan geçirerek yerli halkın gözünü korkutmaya çalıştı. 19 Martta Akka Kalesi önüne geldi. Akka! İşte Napolyon Bonapart'ın tosladığı sarp kaya... Akka Kalesini müdafaa eden "Cezzar Ahmed Paşa Boşnaktır. "Kasap" mânâsma gelen "Cezzar" kan dökücülüğünden ve gaddarlığından kinayedir. Suriye'ye hakim olmak sevdasıyla İstanbul hükümetine kafa tutmakla meşhurdur. Napolyon hiç ummadığı bir yenilgiyle, büyük zayiatlar verdikten sonra Kahire'ye kaçmıştır. Hem de gece karanlığında, ağırlıklarını gömerek. Maiyetindeki generallere Kahire'de söylediği sözler: "Akka'da durdurulmasaydım belki şark imparatoru olurdum!"
"Akka müdafaası Bonapart'm ilk yenilgisi idi. İhtilâlin yenilmez Fransız ordusu artık yenilmişti. Bonapart başarısızlığını örtmek için bir beyanname yayınlayarak Mısır'a yürümekte olan Türk ordusunu yendiğini ve Suriye seferinin bu suretle sona ermiş olduğunu ilân etti ise de kimse inanmadı."
18 Martta Akka'da bozulan Fransız ordusu Ebuhır'a saldırdı. (25 Mart) Kaleyi koruyan Köse Mustafa Paşa başarı gösteremeyince, binlerce asker şehit olup, kale Fransızların eline geçerken Mustafa Paşa da Napolyon'a esir düştü. Bilahare büyük Osmanlı ordusunun Mısır'a yaklaşmakta olduğu haberi Napolyon'a ulaşınca Mısır'ı terk etmek mecburiyetinde kaldı. (22.8.1799) Mısır macerası 1 sene, 1 ay, 21 gün süren Bonapart kale muhasarasına tövbe etmiş, Akka yenilgisini ömür boyu unutamamıştır.
Napolyon bir generalini Başkomutan tayin edip, Mısır'dan gizlice ayrıldı. Savaş ve hastalıktan arta kalan ordusu Mısır'da kaldı.
İstanbul'dan çıkan 60 bin kişilik Osmanlı ordusu, Vezir-i âzam ve Serdarı Ekrem Yusuf Ziyaeddin Paşa komutasında Gazze'ye gelmişti. Burada Fransız General Kleberle önce sulh yolu denendi. Fakat sonradan işlerin istendiği gibi gitmemesi savaşı mecburi kıldı ve savaşta Türk ordusu yenildi. Bir defa da Mısır Beylerbeyi Fransızlara saldırmayı denedi, o da yenildi: Daha sonra "14 Haziran'da Kilisli Süleyman Bey adlı 24 yaşındaki bir Türkün Kleber'i hançerleyerek öldürmesi Fransızların durumunu bozdu ama ele geçirilen Süleyman Bey işkence altında şehit edildi. Artık Fransızlar'ın da dayanacak güçleri kalmamıştı. Devamlı eriyen ordunun yardım alma imkânı da bulunmadığı için Mısır'ı boşaltmaya mecbur oldular:

Amgen Barışı

Rusya ile dost kalmanın zorluğunu bilmeyen devlet adamı yok. İngiltere'nin sömürgeci zihniyeti de malûm. Napolyon'un saldırganlığından ürken devletimiz Rusya ve İngiltere ile Fransa'ya karşı ittifak yapmıştı. Bonapart'ın Mısır'dan çekilmesiyle tehlikenin ortadan kalktığı görüldü. Bundan sonra Fransa'dan ziyâde Rusya ve İngiltere'nin tehlikeli olabileceği anlaşılıyordu. Bunlarla dostluğun istikbali karanlık sayılınca Fransa'ya yönelindi. İstanbul'un Paris Elçisi Esseyyid Ali Efendi tesisine çalışılacak barış görüşmesine memur edildi. Bonapart'ın güttüğü siyaset İngiltere ile Rusya'nın arasını açmak üzere kuruluydu. Kendisine karşı Osmanlı dostluğu göstermelerine alınmıştı. Tabii ki siyasetin amacı, yararın zararını menfaate çevirmekti.
Diğer şartların da desteğiyle Napolyon iki devletin arasını açmaya muvaffak oldu. Adı anılan üç devlet ayrı ayrı hesaplarında Osmanlı düşmanlığını birinci planda tutuyordu.
Fransa elinde bulunan Rus esirlerini güzelce giydirip, fidyesiz olarak teslim etti. Ayrıca Bonapart Malta Şövalyeleri'nin mukaddes saydığı bir kılıcı Çar I. Pol'e takdim etti. Neticede Fransa Rusya dostluğu başlamış oldu. İngilizlerden ayrılan Rusya Fransa'ya bir şey yapamayacağı gibi, Rusya'dan ayrı İngiltere de Fransa'yı korkutamazdı.
Hülyaları sınırsız olan Napolyon karşısında kuvvetli düşmanlar bırakmamak için şartları zorladı. Şimdi Rusya ile de anlaştı, Osmanlı ile anlaştı, hareket alanını genişletti. Hem, Rusya'nın Osmanlı Devletiyle ilgili hesabı çok işine yaradı. Bonapart, Rusya’nın Osmanlı ile ilgili düşüncelerini de bir özel mektupla desteklediğini kurnazca bildirdi. Şöyle: "Rusya'da bir adamınız olması çok lüzumludur. Osmanlı İmparatorluğu uzun müddet devam etmeyecektir. Eğer I. Pol nazarlanm bu cihete çevirirse müşterek menfaatimiz olacaktır."
Napolyon dünya imparatorluğu kurmaya çalışırken Osmanlı'yı -kısmen-Rusya'ya peşkeş çekmekten geri kalmadı. Avusturya da, Osmanlı mirasının taksiminde önemli pay sahibi olacaktı. Bonapart Avusturya'ya Osmanlı'dan nereleri almak istediğini sorduğunda beklediği gibi cevap almıştı: "Sırbistan, Bosna-Hersek, Eflâk-Boğdan ve Bulgaristan." Rusya, İran, Afganistan ve Buhara'ya kadar bütün bölgeyi alıp Hindistan'a kadar ilerleyecek, İstanbul ile ilgili hesaplan malûm. Fransa'nın hesabı Mısır ve Suriye'ye yerleşip Doğu Akdeniz hâkimiyeti kuracak... Bütün bu hesaplar Osmanlı-Fransız dostluk anlaşması yapılırken düşünülüyor. Osmanlı Devleti sağlığına kavuşmak, bedenine arız olan mikrobu defetmek için ilaçlar denemeye devam ediyor. Mısır'da Napolyon'a karşı savaşa sürdüğü Nizâm-ı Cedid'in fazla varlık gösteremediği de ayrı bir dert sayılır.

Taif'te Vahhâbiler'in İsyanı (18 Şubat 1803)

Mecidli Şeyh-Muhammed ibni Ab-dülvahhab, Hanbeli mezhebi ulemâsıdır. Uygulanmasını istediği kurallar Ahmed bin Hanbel'den bazı yerlerde ayrılır. Çok katıdır.
Yazdığı risalelerde, dinî meselelerde yeni şeyler söylüyor: Amel imandandır, diyor. Böyle olunca bir vakit namazın terki küfürdür, öyleyse namazı terk eden kâfir olur ve kâfirin kanı heder ve malı helâldir.
Abdülvahhab, ayrıca kabirlerin gösterişli olmamasını, enbiyadan, evliyadan medet umulmamasını, türbe inşasını yasaklıyor. Bid'at olduğu gerekçesiyle tespih çekilmesi dahi hoş görülmüyor Abdülvahhab'ın mezhebinde.
Onun İslam çerçevesi bu kadar daraltılınca insanların büyük bölümü çerçevenin dışında kalıp, kâfir sayılıyor, kâfirin kanı heder, malı helâl olduğu da belli!
Abdülvahhab kızını vererek Mecid Emiri Muhammed İbni Suud'u damad edinmişti. Damad kayınbabasının esaslarını kabul edince, mücadelesi kolaylaştı. Yağmadan hoşlanan Bedeviler de işin içinde olunca Taif'in işgali zor olmadı. Mecid, Bahreyn, Lahzâ'dan sonra Basra ve Bağdad tehlikeye girdi. Umman, Moksad, Hicaz, Yemen ve Ceziret-ül Arab'ın her tarafı bu fırtınayla çalkalandı.
Vaziyetin korkunç bir hal alması Mekke şeriflerini İstanbul'dan yardım istetmeye şevketti. Ulema şeri araştırmalarla oyalanırken, Abdulvahhab'ın adamları yağma ve katliâm ile Taif'i harab etti.
Suud hanedanının daha doğrusu Arabistan'ın Vehhabiliği buraya dayanıyor. Halen Arabistan'ı yöneten Suud Hanedanından bir kraldır, devletin adı bunun için Suudi Arabistan'dır ve mezheben Vahhabi'dirler.
Osmanlı Devleti'nin kolları kısaldığı, gücü azaldığı için uzaklara gidemiyor, kolu yetişemiyor, yavaş yavaş uzak diyarlar elden çıkıyor. Merkezin zayıf olduğu hissedilince, bırakın binlerce kilometrelik yolu, en yakında bile başkaldırmalar oluyor da, yetişmekte güçlük çekiliyor.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa

İşte bir kurtarıcı isim! Mısır'da, bir kelime Arapça bilmeyen, Türkçe okuma yazması olmayan "fakat son derece zeki, muhteris, maksadına ulaşmak için bütün yollan mubah sayan, icabında merhametsizce kan dökebilen bir adam." Mısır'a 200 gönüllünün kumandan muavini olarak gelip kurnazlığı, cesareti ve girişkenliği ile kendi yıldızım kendi parlatan adam 30 yaşında basit bir "Mehmed Ali Ağa" olarak geldiği Mısır'da hanedanlığının temellerini atıyordu. Siyasi kurnazlıklarıiyi bilen Ağa, Mısır'ın sosyal karışıklığını kendi menfaatine kullanmayı becerir, Bâb-ı Âli'de Mısır'ı kurtaracak tek şahıs intibaı uyandırır ve 6 senelik gayreti semeresini verir. İstanbul'a gönderdiği âsi kelleleri ona vezâret payesiyle Mısır Beylerbeyliği'ni getirir. Artık Mehmed Ali Paşa'dır. (8.7.1805) Zavallı Osmanlı; başına büyük bir dert almıştır. İleride, Anadolu'da bunun oğluyla Osmanlı ordusu savaşacak, bin türlü sıkıntılar yaşanacaktır.
Kavalalı Mısır'da asayişi sağlayıp, devlet otoritesini yerleştireceğim diye, kendi devletini kurmaya çalışırken, diğer taraflar daha iyi değildi. Balkanlar kaynıyordu. "Vidin'deki Pazvandoğlu, Rusçuk'taki Tersenikli / Tirsinikli oğlu İsmail Ağa ve Edirne'deki Dağdevirenoğlu Mehmed Ağa" birer habis ur gibi kesilip atılmayı bekliyorlardı. Nizam-ı Cedid İstanbul'da, Anadolu'da teşkil edilmiş; semeresi alınmaya başlanmıştı.
Kadı Abdurrahman Paşa Karaman Beylerbeyi'dir. Anadolu'da Nizam askerini mühim bir kuvvet haline getirmişti. Görünüşte, Rumeli (Sırp) isyanlarını bastırma bahanesiyle Karaman'dan getirildi. Yanında 24 000 Nizam-ı Cedid askeri var. Paşa'ya yüklenen asıl vazife Nizâm-ı Cedid'in teşkiline çalışması idi. Üçüncü Selim Abdurrahman Paşa'nın askerlerini çok beğendi, bir aydan fazla İstanbul'da eğleyip yaptıkları manevraları seyretti.
Üçüncü Selim'in yenilikten hoşlanması acaba her yeniyi sevdiği mânâsına mı geliyordu? Tabii ki değil. Savaşsız yaşanmayan dünyada, eskiden olduğu gibi, girdiği savaşı kazanan ordu lazımdı; bizim ordu yenilgiye ayarlanmış saat olmuş. Yeni usullerle yapılan savaşlarda Rusya dahil, bütün devlet askerleri Türk askerinden daha başarılı, çünkü onlar köhnemiş usulleri terk etmiş. Peki, madem böyle, devlet adamlarından bazıları neden pâdişâhın görüşünü paylaşmıyor? Bunlar hain mi?
Rusya ile mütareke görüşmeleri yapılıyor, Avusturya ile harpten yeni çıkılmıştı. Pâdişâh devlet adamlarından layihalar istedi. Sadrâzam Koca Yusuf Paşa, sudurdar Veli Efendizâde Emin, Defterdar Şerif Efendi, Tatarcık Abdullah Efendi, Çavuşbaşı Efendi, Enverî Efendi, Hıristiyan Bertrant ki Türk ordusunda hizmet gören bir subay, İsveç elçiliğinde memur D'Ohssan, adı yazılmayanlarla beraber toplum 22 kişi layihalar hazırlandılar. Bunlardan bir kısmı Yeniçeri Ocağı ile diğer ocakların kanunî devri kanunnâmelerine göre düzenlenmelerini, bir kısmı yukarıdaki görüşe ilaveten Frenk eğitim ve öğretim usullerinin kabulünü, bir kısmı da Yeniçeri Ocağı'nın bir kenarda bırakılıp, Frenk esaslarına göre yeni bir ordu kurulmasını istiyordu.
Üçüncü Selim çoğunluğun kendi isteğine yakın sözler söylediğini gördü. İşin bu kadar kolay olacağım herhalde tahmin etmiyordu.
Karaman Beylerbeyi Kadı Abdurrahman Paşa'yı 15 Temmuz'da İstanbul'dan Edirne'ye gönderirken her ne kadar tedirgin idiyse de içine kötülük olacağı endişesi düşmemişti. Fakat hiçbir şey basit değildi:
Vezir-i Âzam İsmail Paşa Nizâm-ı Cedid'e karşıdır; bunu pâdişâha söylemez ise de, veliahd Şehzade Mustafa ile anlaşıp, Rusçuk'taki âsi Terseniklioğlu'na haber göndererek, pâdişâh ordusuna karşı mukavemetini teşvik etmiştir. "İşte bundan dolayı, diğer Rumeli ayanlarını da etrafına toplayıp Edirne'ye kadar gelen Terseniklioğlu, Kadı Paşa'nın işi yatıştırmak için gönderdiği adamları idam ettirmiştir." Bunun üzerine, 24 bin kişiyle harekete geçen Kadı Paşa, Silivri ve Çorlu'da eşkiyaları imha ediyordu. Pâdişâh durumu öğrenince ince hislerinin emrini dinleyip "Etfâl ve aceze-i nisvan pâymâl olur" diye dönüş emri verdi. Müslüman kanı dökülmesin düşüncesi ile yarınları için önemli bir hata yapmıştı.
Âsiler işi iyice azıtırlar ama Terseniklioğlu da bu arada öldürülür, yerine Türk Tarihinin unutulmazları arasına katılacak olan Rusçuk Ayam Alemdar Mustafa Ağa geçer.
Rumeli III. Selim'i gözden çıkarmış; hutbelerde ismi okunmuyor. Yılanın başını ezme fırsatını değerlendirmeyen pâdişâhın pişmanlığı ileride hiçbir işe yaramayacak, hataların telâfisi olmayacaktır...

Sırp İsyanı

Vidin'de, asker kaçağı bir yeniçerinin oğlu olan (Pazvandoğlu Osman Ağa'yı yola getiremeyen Bâb-ı Âli, acziyetini örtmek için ona geniş selahiyetler vererek bir de vezir rütbesiyle taltif etmişti. O ise, yine isyan ederek Sırpları katliâma girişti. Fransız ihtilaliyle dünyaya yayılan "milletlerin hürriyeti" ateşi Sırpların da yüreğine düşmüş, onlar da bağımsız Sırbistan bayrağını açmışlardı. Başlarına geçen Kara Yorgi adlı bir haydut Rusya ve Avusturya'dan İslavlık adına aldığı yardımlarla gücünü artırmıştı. Ruslar Karadağlıları da isyan ettirince, Balkanlardaki Osmanlı gücü iyice zaafa uğruyor, Bâb-ı Âli Kara Yorgi ile sulh yapmak zorunda kalıyor ve bu sulh sonucu Belgrad Sırplara teslim ediliyor. (13 Aralık 1806) İstanbul, Kara Yorgi ile fazla uğraşacak halde değildi, zira Ruslarla savaşın eşiğine gelinmiştir...

Türk-Rus Türk-İngiliz Savaşı (22 Aralık 1806)

Sekiz sene önce Fransızlara karşı, müşterek menfaatler Türkiye ile Rusya'yı yan yana getirmişti. Çok hızlı dönen dünyanın çabuk değişen şartlan, şimdi bu iki devleti savaşa tutuşturuyordu. Ne yazık ki, adet üzere yine Türkiye kaybediyor. Bender, Hotin, Akkerman kalelerinden Türk askeri çekiliyor; yani bu kaleler Ruslara teslim ediliyor...
Savaşın başlama sebebi: Napolyon Bonapart Avrupa'da zaferler kazanıyordu. Osmanlı Devleti kâğıt üzerinde de olsa Fransa'yla dosttur. Dostumuzun zaferi, İstanbul'da Rusya ile İngiltere'nin itibarını sarsıyor. Osmanlı-Fransa işbirliğine dönebilecek bir hava koklayan Rusya'nın huzurunun kaçtığı sıralarda Napolyon meşhur elçi General Sebastiyani'yi İstanbul'a gönderiyor. Dananın kuyruğu geriliyor. Bundan sonra olanların başlatıcısı İngiltere'nin İstanbul Sefiri Sir Arbuthnot am, gerekçe Sebastiyani'nin gelişi değil, gelişiyle beraber yaptırdığı azildir.
Sebastiyani, Osmanlı'daki Fransa muhabbetini değerlendirmek isteyip, Rus taraftarlığı bilinen Eflâk Beyi Konstantin İpsîlanti ile Boğdan Beyi Aleksandr Moruzzi'nin azillerini rica etti. Bu rica derhal yerine getirildi. Bundan sonra Boğazlar Rus gemilerine açılmadı. Rusya protesto etti, İngiltere Elçisi Sebastiyani'nin kovulmasını istedi. Alınan red cevabı üzerine İngiliz elçisi İstanbul'dan ayrıldı. (29 Ocak 1807).
Herhalde ince siyaseti bilmemenin sonucudur. Bir devletin sevgisini kazanmak uğruna iki büyük devletin düşmanlığını tahrik pek de ucuza mal olmamıştır. Rusya harb ilanına lüzum görmeden yapacağını yapmaya çalışırken Türk tarafı hiç hazırlıklı değildi.
Ayrıca, Çanakkale Boğazı'nı zorlayan İngiliz donanması Kurban Bayramı sabahı boğazı geçmeye başladı. 60 kadar askerini kaybedip, çok az hasar görerek Marmara'ya girdi. Osmanlı'ya ait birkaç küçük gemi bu arada yandı.
İngiliz donanması Kınalı Ada önünde demirledi. İstanbul'a şimdiye kadar böyle yaklaşan donanma olmamıştı. Milli duyguların coşmasına sebep olan bu görüntü, pâdişâh başta olmak üzere asker, sivil bütün milleti kurtarma hareketine sevketti. Gerekli tedbirler alındı, yapılacak hücum yapıldı, İngiliz donanması iki gemi ve bir miktar asker kaybı ile Bozca Ada'ya kadar kaçabildi. Bu kadar az zayiatla kurtulduğu için Allah'a şükreden İngiliz kumandan, geldiğine bin pişman olmuştu. Onu böyle, cehennemden kaçar gibi arkasına bakmadan gönderen, hâlâ kaybolmamış olan millî duygudan başka bir şey değildi. Yani Türkler'deki millî duygu.
İngilizlerin donanması Çanakkale Boğazı'ndan kaçabildiğine sevinirken, bütün İngilizler İskenderiye'de bayram yaptı. 20 Mart 1807'de, bazı hainlerin yardımını gören İngilizler, şehri teslim aldılar.

Kabakçı İhtilâli

Üçüncü Selim'in gördüğü en büyük belâ ne Ruslardır, ne İngilizler, ne Fransızlar... Memleketin içinde bulunduğu çöküntüyü gidermek, devletin ömrünü haysiyetiyle devam ettirmek için düşündüğü çareleri uygulamak, uygularken aşın derecede merhametli olmak. İşte pâdişâhın en büyük düşmanı; yüreğinde yatan merhametidir. Hiçbir yenilikçi, bazı eski kafaları yok etmeden başarıya ulaşamamıştır. Üçüncü Selim bir eliyle şiirler yazıp, bir eliyle besteler yapacak, musiki aletleri çalacak, eline kılıç almadan asırların kökleştirdiği alışkanlıkları değiştirecekti, olmadı.
İ. H. Danişmend Kabakçı İhtilâli'nin çıkmasının 22 tane sebebini sıralıyor. 21.'si son derece haris ahlâksız bir herif olan sadâret kaymakamı "Adı Musa, boyu kısa, sakalı köse" Selanikli Musa Paşa'nın, ikiyüzlü, yenilik düşmanı Şeyhülislâm Topal Ataullah Efendi ile işbirliği. 22.'si III. Selim'in muktedir bir yardımcıdan mahrum kalmasıdır.
Köse Musa masallarda anlatılan köselerdendir. Fitne fücur kaynıyor. İngilizce bildiği için "İngiliz" denilen ve o sıralarda boğaz nazırlığında bulunan eski Reis ül Küttâb Raif Mehmed Efendi ile Bostancıbaşı Şahin Bey'in Karadeniz boğazında muhafız yeniçeri yamaklarına Nizam-ı Cedid elbisesi giydirmekle görevlendirilmeleri Köse Musa'nın işidir. Aynı şahıs ayrıca yamaklara gönderdiği haber de der ki:
"Nizam-ı Cedid elbisesi giyerseniz dinden çıkarsınız, giymezseniz tard edileceksiniz. Belki Nizam-ı Cedid sizi öldürecek." Bunun üzerine yamaklar: "Biz kuloğlu kuluz ve ebaanced yeniçeriyiz, Nizam-ı Cedid elbisesi giymiyoruz" diyerek ayaklandılar. İngiliz Mahmud Efendi'yi katlettiler. Çeşitli bahanelerle Bâb-ı Âli'yi tazyike başladılar ve başlarına da bir Reis buldular, bu Kabakçı Mustafa'dır.
Kastamonulu Mustafa da bir neferdi; Karadenizli yamaklar onun liderliğinde, "istemezük" naraları atacaklardı. Bunların haklı tarafları var mıdır? Sadece yeniliklere red midir kavga sebebi? Hayır: Ahmed Cevdet Paşa beri tarafın suçlarını da sayıyor.
Nizam-ı Cedidçiler Lâle Devri eğlencelerine dalmışlar. Nizam-ı Cedid iradından bir sürü zengin türemiş. Halk yiyecek ekmek bulamaz durumda iken, Cedidçilerin uşakları, hademeleri bile bolluk içinde yüzüyordu. Yılmaz Öztuna soruyor: Pâdişâha kızanların ağzından "hiç pâdişâha tanbur çalmak, ney üflemek yakışır mı? Pâdişâhın kız kardeşlerinin, Boğaziçi'nde Avrupa usulünde döşenmiş saraylarında serbest bir hayat yaşamaları, Melling gibi Avrupalı ressamlarla görüşmeleri, Şeyh Galib gibi şairlerle samimiyet kurmaları, yakışık alan hallerden değildi. Şeyh Galib, Hatice Sultan'a aşk şiirleri yazacak kadar işi ileri ******ürmemiş miydi?
Asilerin reisi Kabakçı Mustafa İstanbul halkına meramlarını anlatmak için telallar çıkarıp, her yerde konuşturuyordu. "Ey ahâli, meramımız Nizam-ı Cedid belasını kaldırmaktır. Başka niyetimiz yoktur. Müslüman olanlar, kendilerini ocaklı bilenler bizimle beraber olsunlar."
Nizam-ı Cedid düşmanları Kabakçı’nın yanında toplanırlar. Veliahd Şehzade Mustafa pâdişâh olma özlemiyle, Şeyhülislâm Ataullah Efendi'yle Köse Musa III. Selim'i devirme hırsıyla Kabakçı'ya destek olmaya çalışıyorlar. Musa Paşa, padişaha korkulacak bir şey olmadığını, isyan hareketinin çabucak söneceğini anlatıyor, Nizam-ı Cedid askerlerine de kışlalarından çıkmamalarını söylüyor. Topçu Ocağı âsilere karşı koymaya hazırdır; Musa Paşa onlara; "karşı gelmesinler, bu iş cümle ittifakıyledir" diye haber gönderiyor.
Üçüncü Selim işin nerelere varacağını anlamıştır; Köse Musa'ya, "Bu işlere sebep benim hilmimdir (yumuşaklık)" demesi bundandır.
Kabakçı Mustafa'nın başını çektiği âsiler güruhuna Topçular ve Cebeciler de katılınca azgın ve güçlü durumda Sultanahmed Meydanı’na geldiler. Onların esas yöneticileri Şeyhülislâm ile Köse Musa Paşa, bilhassa Köse her şeyi ayarlamıştı. Üçüncü Selim kan dökmeyi isteseydi vaktinde bu hareketi tesirsiz hâle getirebilirdi ise de, artık iş işten geçmişti. Nizam-ı Cedidi kaldırdığına dair bir Hattı Hümâyun yazdı, ama bu kâfi değildi. Henüz, Haseki Halil Ağa ile Raif Mahmud Efendi isimli iki Cedid taraftarı parçalanmıştı. İhtilâl dediğin biraz kelle ******ürmelidir!
Kabakçı Mustafa'ya akıl hocası Köse Musa Paşa bir liste verdi. Padişahtan kellesi istenen onbir kişinin ismi yazılı burada. Bunlar İbrahim Kethüda, Bahriye Nazırı Hacı İbrahim, Rikap Kethüdası Hacı Mehmet, Reisülküttap Vekili Ahmet, Enderun ricalinden Sırkâtibi Ahmet ve başkaları "Sultan Selim bunlardan üçünü çıkararak kurtarmıştır. Zavallı pâdişâhın bu sırada."
"Benim için kan dökülmesin, benim yüzümden ümmet-i Muhammed'e zarar gelmesin!" dediğini İ.H.D. yazıyor.
E.Z. Karal ise; listede ismi geçenleri pâdişâhın verdiğini, âsilerin onları parçaladığını yazdıktan sonra devamla: "Fakat onları kuran devlet ricali bu kadarı kâfi görmüyorlardı. İstanbul Kadısı âsilerin yanlarına gönderildi ve onlarla şu meselenin münakaşasına başladı:"
"Bundan sonra bu pâdişâha eminiyet olabilir mi? Şeyhülislamı çağınp soruyor âsiler. Soru; cevabı emrediyor:
"Sultan Selim'in saltanatta istiklâli yok. Hükümeti birtakım zalimlerin eline verdi. Kendisi zevku safa ile meşgul. Devlete getirdikleri de fukaraya ve reayaya zulüm yapıyorlar; böyle bir pâdişâhın hilafeti sahih midir?" El cevap: "Sahih değildir." Ataullah Efendi hal fetvasını yazar. Âsîler bağrışırlar:
"Sultan Selim'i istemiyoruz, Sultan Mustafa Efendimizi istiyoruz!"
Pâdişâha hal fetvasını ******üren heyet "kapılar kapalı olduğu için kızlar ağasına bir tezkire yazdırıp âsilerin "kabl-el-cülûs" dağılmayacakları bildirilmiş. Ağa da bu meşun tezkireyi "mührünü fekketmeden" büyük pâdişâha takdim etmiş ve işte bunun üzerine "zâlike takdir-ül aziz-ül alîm" âyeti kerimesini okuyan muhterem Sultan Selim'i Salis amcasının oğlu Dördüncü Mustafa'nın saltanatını tebrik etmiştir."
Sultan Selim'e yakınları "orduyu hümayunu İstanbul'a çağırarak isyanı bastırmasını" teklif etmişler, bu teklife cevabı şu olmuştu: "Olmaz, sonra Rus orduları Çatalca'ya gelir."
Necip Fazıl Kısakürek "Yeniçeri" adlı kitabında, özel üslubuyla yeniçerileri yedi kat yerin dibine batırırken, Prusya Sefiri Dietz'den "Bu hükümdar hüner ve marifetçe, fikir ve dirayetçe milletinin çok üstündedir..." Fransa Sefiri Şuazöl-Gufye"den; "Üçüncü Selim Türkiye'de bir Büyük Petro olmak istidadındadır" sözlerini alır ve kendi görüşünü şöyle özetler: "Üçüncü Selim'in her türlü ince anlayışına rağmen sert ve hamleci bir seciye taşımadığı ve dervişlikle karışık bir sanatkâr mizacı içinde aksiyonculuk ruhuna yabancı kaldığı"
Şu söz de Üstad'ın: "Yeniçeriler Genç Osman'dan Üçüncü Selim'e kadar beyni ezen yumruk halinde geldiler."
Yaşadığı zamanı kendine uyduramayanı, zaman kendine uyduruyor yahut Üçüncü Selim misâli eleğin altına geçiriyorlar. Devlet yönetiminde başarılı olabilmesi için asileri tepeleme gücüne, belki de vicdansızlığına sahip olmalıydı. Kader hükmünü böyle icra edecekmiş, etti. Kendisi her şeyin fâni olduğunu bilerek saltanat sürdü, yazdığı şiirde kendine, gafil olmamasını ihtar etti. Karakterini değiştirmesi mümkün olmadığı için kendine tembihi şiirde kaldı.

"Serir-i saltanatda olma gafil bir an ey İlhamı
Sana da bakî kalmaz bu bir çarh-ı devrândır"


diyordu. Devrâna kurban oldu. Ve bir de şöyle yazmıştı bahtsız pâdişâh:

"Millet ve devlete lâyık mı bu vaz-ı nâ sûz
Bunun encamını fehîme Selim mecburuz"


Üçüncü Selim'in Ölümü Dördüncü Mustafa'nın saltanatı zamanındadır.
İnce ruhlu padişah, mutlaka gönlünü boş bırakmamış âşık da olmuştur ama, hiçbir kadınına ana olma zevkini tattıramamıştı, kendisi de babalık duygularını yaşamamış.
1761'de dünyaya gelip 27 yaşında tahta oturan Üçüncü Selim "18 sene, 1 ay, 22 gün saltanat sürmüş, 46 yaşının içinde tahta veda etmiştir. 29 Mayıs 1807.

#47 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 05 June 2007 - 20:13

DÖRDÜNCÜ MUSTAFA

(29 Mayıs 1807 – 29 Temmuz 1808)


Resmi ekleyen


Birinci Abdülhâmid'in Nüket Seza isimli kadınından 1779 senesinde dünyaya gelmişti. Üçüncü Selim de tahta geçtiği zaman bu yaştaydı. 18 sene hüküm sürerek kocadı. Yapmaya çalıştığı işlerin altında ezildi. Gücü ellerinde bulunduranların kafasını değiştirmeden, düzeni değiştirmenin mümkün olmadığını, belki anlamıştı ama tahtı altından kayıp gitmişti. Şimdi o tahta amcası I. Abdülhâmid'in oğlu Dördüncü Mustafa oturuyor. Onu bekleyen zorluklar, III. Selim'e göre daha az değildir. Saltanatı borçlu olduğu bir takım zorba ve o zorbalara yön çizen zorba başılar, devlet ipini elinde tutmak isteyeceklerdi. Sultan Mustafa, Sultan Selim'e zulmeden Köse Musa Paşa ile Şeyhülislam Topal Ataullah Efendi'yi nasıl idare edecekti?
"Dördüncü Mustafa zekâca zayıf sayılırsa da, çok kurnaz ve o nispette de haris olduğu muhakkaktır." Kendisine evladı gibi bakan Pâdişâha karşı ihtilalcilerle işbirliğine girmesi ayıplarından biridir. "III. Selim ve Nizam-ı Cedid'e cephe almış olması affedilemez." Tarih de affetmeyecek onu, içinde bulunduğu şartlar da... III. Selim gibi akıllı bir adam bile etrafına toplayacağı devlet umuru çekecek devletliler bulamayıp yalnız kalırken, Sultan Mustafa'nın işi tabii ki çok zor olacaktı.
Zorluklardan ilki cülusunun ikinci günü önüne dikildi. İhtilâl yapıp, onu pâdişâh tayin edenler, hayatlarını garantiye almak istiyorlardı. Biliyorlardı ki, yeni hükümdarın ilk işi eski hükümdarı devirenleri yok etmek olur, çaresi; bir "hüccet" almaktır. İsteklerini sıralayıp, ulemaya bir hüccet yazdırırlar; buna göre, devlet adamlarından bazıları III. Selim'i kandırıp, Nizam-ı Cedit'i kurdurmuşlar, bunun yüzünden konan vergiler, bunlara yapılan masraflar memleketi fakir düşürmüş. Kâfirleri taklit ederek yapılanlar milletin dinî inançlarına uymamış, bu durum karşısında ocak ağalan bazı devlet adamlarıyla ve ulema ile anlaşarak kanun ve şeriat dairesinde saltanat değişikliği yapmışlar. Yapılan bu işten kimse sorumlu değildir.
Âsiler canları korkusundan böyle bir güvence isterken, bulundukları durum itibariyle haklıydılar. Pâdişâhın da bir garantiye ihtiyacı olması normaldir. Mademki bir önceki pâdişâha yaptıklarından dolayı yeniçeriler kabahatli sayılmayacak, karşı istek de en az bunun kıvamında olmalıydı. Dördüncü Mustafa hüccetin üstüne yazdığı Hattı Hümâyun'da "Bundan sonra cüz'i ve küllî umur-ı saltanatı seniyeme müdâhale etmeyip, ecdad-ı izamım zamanlarında olduğu gibi, her bir hususta emru fermân-ı şahaneme inkıyad ve mutâvâtu üzre olunacaktır" dedi. Eğer böyle olursa iki taraf da birbirinden memnun yaşayacaktı. Sultan Mustafa hücceti tasdik ettikten sonra, bir nüshası Bab-ı Âli'de kaldı, diğeri Yeniçeri Ocağına teslim edildi. (Bir buçuk asır sonra Türkiye Cumhuriyeti aynı hallere aşina olacaktır.)
İsyancılar böyle bir anlaşma ile dokunulmazlık sağladıktan sonra, kendilerine yeni makamlar tanzim ettiler.
Kabakçı Mustafa "Turnacıbaşı" rütbesiyle Boğazın Rumeli kale ve tabyaları kumandanlığına getirildi. İhtilâlin hain siması Kaymakam Köse Musa Paşa bir müddet fırsattan istifade ile şunu bunu haraca kestikten sonra Bursa'ya sürüldü.
İbrahim Hilmi Paşa sadâretten azl edildi. Çelebi Mustafa Paşa Sadrâzam ve Serdar-ı Ekrem oldu.
"İki yıla yakın bir zamandır devam eden ve Türkiye'nin aleyhine gelişen Türk Rus savaşı 25 Ağustosta bir mütareke yapılarak bir yıl için durduruldu."
Osmanlı-Rus Harbi 8 ay, 4 gün devam etmiş, Rusya Napolyon'un baskısıyla sulh yapmaya mecbur olmuştu.
14 Eylül 1808'de İngilizler İskenderiye'den çekildiler. "Bu tarihe kadar Mısır gümrükleri İstanbul’dan idare edildiği halde, Mehmet Ali'nin, İskenderiye'yi harben teslim alması üzerine gümrükler de kendisine bırakılmış ve Mısır valisi muhtariyete doğru mühim bir adım atmıştır."
Sultan Dördüncü Mustafa bu kadar hareketli geçen günler arasında acaba Padişahlığının farkına varabiliyor muydu? Memleketine bir şeyler yapabilmek için hayal kurabiliyor muydu? Yoksa bu bulanık havada hiçbir şey görememenin üzüntüsünü mü yaşıyordu.
Üçüncü Selim'in hal'inde dahli olanlardan Şeyhülislâm Ataullah Efendi azledilip, o makama Samanı Zade Ömer Hulusi Efendi atandı ise de, ihtilalin kuvvetli adamlarının el altından çabaları ile Yeniçeri subayları, edep perdesini yırtarak Ataullah Efendi'nin yine eski yerine getirilmesini isteyip, bu isteklerinde ayak direyince, ister istemez, ertesi günü meşihat makamında bırakıldı."
İhtilalciler bir hüccetle kendilerine dokunulmamasını sağlarlarken hükümet işlerine karışmama garantisi vermişlerdi; ama siyasetten bir türlü ellerini çekemiyorlar. Ataullah Efendi vazifesinde kalınca Köse Musa Paşanın ikinci defa Sadâret Kaymakamlığı vazifesine tayinini yaptırıp eski günlere döndüler, fakat bu sevinç de fazla sürecek değildi!
Sultan Mustafa Osmanlı tahtında oturuyor; nasıl oturuyor, neler yapıyor? Tarih kitapları onunla ilgili bilgiler vermez; zamanı, onun etrafında gelişen olaylarla anlatılır. Kısa saltanatı sırasında, en öne çıkan isim Alemdar Mustafa Paşadır: Renkli bir simadır bu paşa. Biraz ona bakalım.

Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa

Bir Yeniçeri olan Mustafa Rusçuk'ludur. "Rusçuk Bulgaristan'da bir kaza merkezi ve Tuna üzerinde bir liman"
Osmanlı Cihan Devleti'nin küçücük bir parçası olan bu şehirde doğan Mustafa, burada büyür asker olur, devletine hizmet için savaşır. "1768–1774 Osmanlı-Rus Harbi'nde bölüğünün bayrağını/sancağını taşıdığı için, böyle ünlenir."
Daha önce kısaca geçmiştik; Rusçuk Ayanı Terseniklioğlu öldürülmüş, Mustafa Ağa onun yerine Rusçuk ayanı olmuştur. (24 Haziran 1806) Ruslara karşı kazandığı başarılar devlet tarafından takdir edilip, vezirlik rütbesiyle mükâfatlandırılmış, artık onun adı Alemdar Mustafa Paşa'dır. Okuma-yazma bilmemesi meziyetlerini ortadan kaldırmıyordu. Mert, dürüst, açık sözlü, cesur, devletine bağlı, üstelik yeni fikirlere de açıktı. Bilgisinin kıtlığını bildiği için, bilgililere önem verip onlardan istifade etmeye çalışıyordu. Üçüncü Selim'e ölümüne bağlı idi. Onun Nizam-ı Cedid'ini benimsemiş, uğradığı haksızlığa içerlemişti. İstanbul'da sıkıntıya düşen, belli başlı Nizam-ı Ceditçiler Rusçuğa sığınıyorlardı. Nizam-ı Cedit aşkıyla önemli vazifelerde bulunan, malum neticeden sonra Alemdar'a sığınan Galip, Refik, Ramiz, Behiç, Tahsin Efendiler, Rusçuk Yaranı olarak anılmaya başlamışlardı. Alemdar Mustafa Paşa ile plânlar hazırlayıp tatbikata koyacaklar, Üçüncü Selim'i tekrar tahta oturtacaklar.
Peki! Bu iş nasıl olacak? Alemdar İstanbul'a nasıl gelecek? "Cebren İstanbul'a yürüse büyük ölçüde kan döküleceği gibi, Üçüncü Selim de katledileceği için, maksat gerçekleşmezdi."
Burada, bilgisi fazla olmayan, aklı ince işlere -şeytanlığa- ermeyen Alemdar, diğer Rusçuk yaranı ile fikir yürüterek yol bulmaya çalışır. Varılan karar neticesi:
— "Önce Refik Efendi, sonra Behiç Efendi İstanbul'a gelip, devlet yöneticilerinin yakınları olan kişilerin içlerine girip, İstanbul zorbalarının devlet işlerine burunlarını soktukları, Zat-ı Şahanenin (hükümdarın) bir Şeyhülislâmı görevinden atacak gücü (N. Vukuat) olmadığı, devlete bağlı kişilerin kan ağladığı, bütün bunlara Alemdar Paşanın çok üzüldüğü, anlatıldıktan sonra. Eğer Padişah isterse Alemdar Mustafa Paşa gelip eşkıyaya haddini bildirmeye hazırdır" denecek.
Tespit edilen program dahilinde birer birer İstanbul'a gelen Üçüncü Selim taraftarı Alemdar Mustafa Paşa'nın adamları, vazifelerini bi hakkın yaptılar. Hiç kimsenin hiçbir şeyden şüpheleri olmadı.
Pâdişâh Dördüncü Mustafa'ya yakınlığı olan insanlara, Sultan Selim'in öldürülmesini bile taahhüd ederek baykuş yüreklerini, can alacak yerlerinden aptal aldatan yemlerle avlayıp kendilerine bağladılar.
Bir taraftan Pâdişâh yakınları Alemdar'ın iyi niyetine inandırılırken, diğer yandan da Vezir-i âzam Çelebi Mustafa Paşa ikna ediliyordu. Edirne'de bulunan Vezir-i âzamın izni olmadan, Alemdar'ın ordu ile İstanbul'a gelmesi olacak iş değildir. İşler konulan plân dahilinde yürürken Kapdan-ı Derya Seyyid Ali Paşa da Alemdar tarafına geçer.
Pâdişâh, Alemdar'm Şeyhülislam Ataullah Efendi ile Kabakçı Mustafa'yı cezalandırmak istediğine, hatta Üçüncü Selim'i öldürebileceğine inandırılmıştı. İstanbul'a gelmesine müsaade etti.
Sadrâzamın da gönlü yapılmış, Alemdar'ın, Pâdişâhın saltanatına yardımcı olmak için İstanbul'a gitmek isteyişi, kafasına yatmıştı. Rusçuk'tan 16.000 askeriyle Edirne'ye gelen Alemdar, bu kalabalığı ile biraz ürküntü vermektedir. Eskiden aralarının hoş olmamasına rağmen, Alemdar'ın Sultan Mustafa'ya bağlılığına inandırılan Sadrâzam, Ramiz ve Refik Efendilerin peşindedir; onlar da bu işlerin nasıl yürüdüğünü iyi bildiklerinden, ikisini dost etmeyi becermişlerdi:
Şimdi, bütün mesele İstanbul’a gitmekte. Padişaha sorulan meselelerin çabuk netice vermediği, ama, onun orduyu İstanbul'a istediği; Serdar-ı Ekreme, Alemdar'ın adamları tarafından anlatılıyordu. Rusya ile yapılan mütarekenin Edirne'de ordunun kalmasına lüzum bırakmadığı, beyhude masrafların devlete yük olduğu, bir an evvel İstanbul'a gitmenin Pâdişâhı da sevindireceği Sadrazamın kafasına yerleştirilmişti. "Sulh olursa ne ala, savaş olursa İstanbul'da hazırlık yapılır."
Birkaç gün içerisinde İstanbul'a gi¬mek için karar verilince, Alemdar, "Öyle ise ben de beraber geleyim, efendimizin yüzünü göreyim ve ayaklarına yüz süreyim." diyor. Alemdarın destekçileri "çok iyi olacağını, söyleyince, Sadrâzam itiraz etmiyor ve beraber yola düşüyorlar." (14 Temmuz 1808)
"Ordunun hareketinden evvel Alemdar Mustafa Paşa, Boğaz Nazırı Kabakçı Mustafa'nın idamı için Boğazhisarı âyânı Hacı Ali'yi bir miktar süvari ile doğru Karadeniz Boğazındaki Rumeli Feneri kalesine göndermişti."
"Boğaz Nazırlığında bulunduğu için Rumeli Fenerinde oturan Kabakçı, 13 Temmuz Çarşamba gecesi sabaha karşı evinde muhasara edilmiş, Hacı Ali Ağa hareme girip Âsim Efendiye göre zifaf neşesi içinde bulunan Kabakçı'nın kafasını kesmiş ve ordu Çorlu Konağına geldiği sırada Alemdar'a yetiştirmiştir."
Kabakçı'nın idamı büyük şaşkınlığa sebebiyet vermiş, Boğaz yamakları, reislerinin ortadan kaldırılışına isyan ederek; Bâb-ı Âli'ye yürüyüp; bu işin kim tarafından yapıldığını, yaptırıldığını öğrenmek istemeleri heyecan dalgasının genişlemesine sebep olmuştu. Bâb-ı Âli'nin haberi yoktu. "Tahkik olunsun" diye emir verilir. Yeniçeriler de merak içerisindeler ama beklemeyi tercih ederler. Yamaklar o kadar sabırlı olamazlar. Fener kalesini kuşatırlar, derken top tüfek sesleri yükselir. İstanbullular olanların farkında değildir.
"Kabakçı'nın kuvveti dünyayı titretirken bu adamlar ondan çekinmeden nasıl gelebilmişler, buraları bilinmiyordu. Bu yüzden de olaya herkes başka bir mânâ veriyor; kimi bu olayın hemen peşinden devletçe zorbalara hücum emri verilmişse bu emir Yeniçerilerin infialine sebep olmaz mı? Kimi de Sultana karşı çıkan ve isyana öncülük edenler sonunda belasını bulmaz mı? diye çeşitli boş dedikodular yapıyorlardı. Halk böyle şeylerle meşgulken Bağdad'lı Hacı Ali Ağa gelip, ordu ile Alemdar Paşanın İstanbul'a gelmekte olduğunu haber verdi. Gece karanlık bastıktan sonra Şeyhülislam ve Kaymakam Paşa saraya davet edilerek durum bildirilince, beklenmedik bu haber ikisinin de akıllarını başlarından aldığı için (kendi kendilerine böyle bir harekete cesaret etmeleri çeşitli zararlar doğurur, fakat izni Pâdişâhı ile olmuş ise ona bir diyecek yoktur.) diye Pâdişâhın izni olup olmadığını sormaları üzerine saf Pâdişâh başta Behiç Efendinin İstanbul'a gelişinde telkin ve öğretildiği gibi izin yazmadım diye yemin ederek onları ikna ettikten sonra (yarın ulema, Yeniçerinin büyükleri ile Sekbanbaşı ve diğer vükelâ davet edilerek yapılacak toplantıda ne karar verilirse bana bildirilsin.) diye emretti.
19 Temmuzda İstanbul'da İncirli Çiftliği'ne gelen Serdar'la Alemdar'ı karşılamaya, Şeyhülislâm'la devlet erkanı gittiler. "Pâdişâh da Sancağı Şerifi İncirli ile Davutpaşa arasındaki Kırk Kavak mevkiinde karşılamıştır." Alemdar'ın bundan sonra yaşayacağı her an önemlidir ve enteresan sahnelerle doludur. Kendisi resmiyetten anlamayan bir dağ adamıdır, uyulacak kuralları yakınları telkin eder, o da becerebildiği nisbetle uyar. İncirli Çiftliğine "hoşgeldin" ziyareti için gelen Şeyhülislam Efendi ile karşılaşmaları ve aralarında geçen konuşmalar bir yanıyla hoştur amma, diğer yanıyla acı. Koskoca bir Devlet-i Âliyye'nin en önemli mevkilerinde bulunan insanların durumunu, dolayısıyla devletin durumunu göstermesi bakımından üzüntü vericidir. Pâdişâhın acziyeti de bunlara ilave edilince, muhatabımız devletlerin başında bulunanlarla mukayese edip ağlasak yeridir.
Alemdar, ziyaretine gelen Şeyhülislâmı, Köse Kethüda'nın teşvikiyle çadırından çıkıp dışarıda karşılar ve "Buyurun Efendi, buyurun sizler hem başı büyük hem işi büyük zümredensiniz, size itibar göstermeye herkes mecburdur" diyerek, çekingen davranan Şeyhülislâmı başköşeye oturtur. Başı büyük sözünden rahatsız olan Şeyhülislamın yüzü renkten renge girer.
Pâdişâhla karşılaşılınca, önce Serdâr-ı Ekrem tarafından ayak öpülür, sonra Alemdar tarafından. Burada, Rusçuk yaranından Râmiz Efendi Alemdar'a Sultan Mustafa'yı tevkif etmesini teklif eder, "Mertliğe mugayir"dir diye reddeder Alemdar Paşa. "İşte bu mükemmel fırsatın kaçırılması zavallı Sultan Selim'in felaketine sebep olmuştur."
Alemdar'ın şehre girişi 21 Temmuz Perşembe günüdür. Merhum Ahmed Cevdet Paşa'dan dinleyelim. Tarihi Cevdet'te diyor ki:
"Kabakçı'nın idamına isyan eden yamaklar, işin Alemdar tarafından yaptırıldığını öğrenince, niçin idam edildiğini bile soramadılar. Kedi gibi halkın yüzüne atılan yamaklar kedi görmüş fareye döndü. Köpek gibi, sokaklarda namuslu kimseleri bıktıran zorbalar kuzu gibi uslu oldu. Bu sebeple halk huzura kavuştu. Zira Alemdar Paşanın öteden beri gözü pek ve şiddet taraftarı olduğu Tuna boyunda büyük küçük herkes tarafından biliniyordu. Böyle ansızın kalabalık bir askerle istila eder gibi İstanbul'a girince halkı korku ve dehşet kapladı. İstanbul'da kurt ile kuzu beraber gezmeye başladı. Kimse devlet işine karışmak şöyle dursun ne olacak diye sormaktan bile çekiniyordu."
Alemdar Paşa ve askerlerinin İstanbul'da estirdiği hava bu. Alemdar, devletin görev verdiği, yetki verdiği bir devlet adamı ama, bu görevi de yetkiyi de nasıl kullanacağı merak konusudur. Nizami de olabilir, tersi de. Daha doğrusu; belirli nizamlarla arası hoş değildir, içinden nasıl gelirse öyle hareket eder. İşte herkesi ürküten mesele! Acaba ne yapacak?
Alemdar Mustafa Paşanın arzusu ise Üçüncü Selim'i yeniden tahta geçirip, eski nizamı tesis etmek, sonu nereye varır? Orasını Allah bilir!
Alemdar, kalabalık Rumeli askerleriyle Bâb-ı Âli'ye gelip Sadrâzamla görüşür. Topal Ataullah'ı Şeyhülislamlıktan azlettirir, yerine Arab zade Arif Efendi getirilir. Bir iki gün içinde, Üçüncü Selim'in azlinde rolü olanlar görevlerinden uzaklaştırılıp, zorbalar iyice sindirilir. Bir hafta hiç bir iş yapmadan vakit geçiren Alemdar'a Sadrâzam Çelebi Mustafa Paşa, yaptığı hizmetler için teşekkür edip, artık Rusçuk'a dönebileceğini, söyler. Alemdar 28 Temmuz Perşembe sabahı 15 binden fazla askeriyle Bâb-ı Âliyi basar. Vezir-i âzam "Çelebi Mustafa Paşa'ya küfür, beddua, hışım ve kinle (bre herif Mührü Hümayunu ver) der demez Çelebi Mustafa Paşa kendini kaybederek titrek elini kah cebine, kah koltuğunun altına ******ürerek nihayet Mührü Hümayunu çıkarıp teslim eder."
Alemdar Mührü Hümayunu aldıktan sonra Mustafa Paşayı çıplak bir beygire bindirip Çırpıcı Karargahına gönderdi.
Bundan sonra Alemdar'ın yapacağı iş, Üçüncü Selim'i kurtarmaktı. Şeyhülislâm Arapzâde Arif Efendi'ye: Ulemâ, ricali devlet ve Rumeli ağaları ve Anadolu hânedanları Sultan Selim Han Efendimizin cülusunu istiyorlar; bunu Sultan Mustafa'ya haber ver" dedi. Sultan Mustafa tahttan çekilmek istemedi. Alemdar bunun üzerine kuvvet kullanmaya karar verdi. Saray kapısının kırılmasına başlandı."

Üçüncü Selim'in Öldürülüşü (28 Temmuz 1808)

İsmail Hami Danişmend; bir, sancağı şerifi karşılamaya geldiğinde Dördüncü Mustafa'yı tevkif etmeyişine; bir de, burada yaptığı hataya hayıflanarak Alemdar'a buğz eder. "Bab-üs selâm" denilen Orta Kapudan içeri girerek Kubbe altına kadar ilerlemiş, Kızlar Ağası Küçük Mercan Ağayı işte oraya çağırtıp, Arap zade ile beraber hem meseleyi Sultan Mustafa'ya tebliğ etmiye, hem Sultan Selim'i dışarı getirmiye göndermiş ve cehaletiyle saflığından dolayı en büyük gafletini işte burada göstererek. "Bab-üs saâde" yahut "Ak Ağalar Kapusu" denilen üçüncü kapıyı tutmamıştır.
Sultan Mustafa'ya hiçbir şans tanımayacak durumda iken fırsatı kullanamayan Alemdar, sonunda kendisi de vicdan azabından kahrolacaktır amma iş işten geçmiştir. Sultan Mustafa İç kapuyu kapattırır ve amcası Üçüncü Selim ile kardeşi Şehzade Mahmud'un idamlarını emreder. Şayet bu iki idam gerçekleşir ise kendisine kimse dokunamayacak, çünkü tahta geçirilecek başka şehzade yoktur: "Bu emrin icrasını deruhte edecek Baş-çuhadar Gürcü Kölesi Abdülfettah, Hazine Kethüdası Sırp Köle Ebe-Selim, Hazine Vekili Zenci Nezir, Baş Emirâhur Deli Eyuboğlu Kör Mehmed, Tebdil Hasekisi Bağdadh Hacı Ali ve Bostancı Deli Mustafa ismindeki dönme ve devşirme hainler, yirmi kadar Sandalcı ve Bostancı ile derhal Sultan Selim'in dairesine saldırmış."
Bir rivayete göre ibadetle meşgulken, bir rivayete göre de ney çalarken hainlerin saldırısına uğrayan Üçüncü Selim'in yanında karısı Refet Kadın Efendi ile iki cariye vardı. Pakize adlı cariye yardıma çalışırken ellerinden kılıçla yaralanır, diğer cariye korkudan bayılır. Kadın Efendi bir darbeyle sedire yığılır kalır. "Silahsız olmasına rağmen III. Mustafa'nın oğlu kendisini cesaretle müdafaa eder. Katillerinin çoğunu yere serer. Fakat Nizam-ı Cedit çalışmalarında olduğu gibi, hayatının son dakikalarını müdafaada da yalnız kalmıştı."
İki saat kadar mücadele ettikten sonra, sağ şakağının derisini sakalıyla beraber çenesine indiren bir kılıç hayatına son verir. Bu arada Şehzade Mahmud'un hayatı kurtulur.
Alemdar Mustafa Paşa Üçüncü Selim'in cesediyle karşılaşınca "ciğeri parçalanmış, gözleri dolu dolu olarak (Vay efendim ben seni tahta çıkarmak için bu kadar yoldan koşarak gelmişken, şu gözlerim seni bu halde mi görecekti! Şu Enderun halkı dedikleri hainlerin hepsini öldürerek intikam alayım" deyip cesede sarılarak hıçkırıklarla ağlamış.
Üçüncü Selim 47. yaşının içinde iken şehid edilmişti. (29 Temmuz 1808 Perşembe)

Üçüncü Selim'in şehadetinden sonra çıkan bir şiiri:

Cümbüşünden duyarız vaz-ı sitem pişesini
Biz feragatle fakat meşgaleden mesruruz

Milletü devlete layık mı bu vaz'ı nâsöz
Bunun encamını tefhime Selim, mecburuz...


Sultan Mustafa'nın ve Alemdar'ın sonlarını II. Mahmud'un saltanatında göreceğiz.

#48 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 05 June 2007 - 20:15

DÖRDÜNCÜ MUSTAFA

(29 Mayıs 1807 – 29 Temmuz 1808)


Resmi ekleyen


Birinci Abdülhâmid'in Nüket Seza isimli kadınından 1779 senesinde dünyaya gelmişti. Üçüncü Selim de tahta geçtiği zaman bu yaştaydı. 18 sene hüküm sürerek kocadı. Yapmaya çalıştığı işlerin altında ezildi. Gücü ellerinde bulunduranların kafasını değiştirmeden, düzeni değiştirmenin mümkün olmadığını, belki anlamıştı ama tahtı altından kayıp gitmişti. Şimdi o tahta amcası I. Abdülhâmid'in oğlu Dördüncü Mustafa oturuyor. Onu bekleyen zorluklar, III. Selim'e göre daha az değildir. Saltanatı borçlu olduğu bir takım zorba ve o zorbalara yön çizen zorba başılar, devlet ipini elinde tutmak isteyeceklerdi. Sultan Mustafa, Sultan Selim'e zulmeden Köse Musa Paşa ile Şeyhülislam Topal Ataullah Efendi'yi nasıl idare edecekti?
"Dördüncü Mustafa zekâca zayıf sayılırsa da, çok kurnaz ve o nispette de haris olduğu muhakkaktır." Kendisine evladı gibi bakan Pâdişâha karşı ihtilalcilerle işbirliğine girmesi ayıplarından biridir. "III. Selim ve Nizam-ı Cedid'e cephe almış olması affedilemez." Tarih de affetmeyecek onu, içinde bulunduğu şartlar da... III. Selim gibi akıllı bir adam bile etrafına toplayacağı devlet umuru çekecek devletliler bulamayıp yalnız kalırken, Sultan Mustafa'nın işi tabii ki çok zor olacaktı.
Zorluklardan ilki cülusunun ikinci günü önüne dikildi. İhtilâl yapıp, onu pâdişâh tayin edenler, hayatlarını garantiye almak istiyorlardı. Biliyorlardı ki, yeni hükümdarın ilk işi eski hükümdarı devirenleri yok etmek olur, çaresi; bir "hüccet" almaktır. İsteklerini sıralayıp, ulemaya bir hüccet yazdırırlar; buna göre, devlet adamlarından bazıları III. Selim'i kandırıp, Nizam-ı Cedit'i kurdurmuşlar, bunun yüzünden konan vergiler, bunlara yapılan masraflar memleketi fakir düşürmüş. Kâfirleri taklit ederek yapılanlar milletin dinî inançlarına uymamış, bu durum karşısında ocak ağalan bazı devlet adamlarıyla ve ulema ile anlaşarak kanun ve şeriat dairesinde saltanat değişikliği yapmışlar. Yapılan bu işten kimse sorumlu değildir.
Âsiler canları korkusundan böyle bir güvence isterken, bulundukları durum itibariyle haklıydılar. Pâdişâhın da bir garantiye ihtiyacı olması normaldir. Mademki bir önceki pâdişâha yaptıklarından dolayı yeniçeriler kabahatli sayılmayacak, karşı istek de en az bunun kıvamında olmalıydı. Dördüncü Mustafa hüccetin üstüne yazdığı Hattı Hümâyun'da "Bundan sonra cüz'i ve küllî umur-ı saltanatı seniyeme müdâhale etmeyip, ecdad-ı izamım zamanlarında olduğu gibi, her bir hususta emru fermân-ı şahaneme inkıyad ve mutâvâtu üzre olunacaktır" dedi. Eğer böyle olursa iki taraf da birbirinden memnun yaşayacaktı. Sultan Mustafa hücceti tasdik ettikten sonra, bir nüshası Bab-ı Âli'de kaldı, diğeri Yeniçeri Ocağına teslim edildi. (Bir buçuk asır sonra Türkiye Cumhuriyeti aynı hallere aşina olacaktır.)
İsyancılar böyle bir anlaşma ile dokunulmazlık sağladıktan sonra, kendilerine yeni makamlar tanzim ettiler.
Kabakçı Mustafa "Turnacıbaşı" rütbesiyle Boğazın Rumeli kale ve tabyaları kumandanlığına getirildi. İhtilâlin hain siması Kaymakam Köse Musa Paşa bir müddet fırsattan istifade ile şunu bunu haraca kestikten sonra Bursa'ya sürüldü.
İbrahim Hilmi Paşa sadâretten azl edildi. Çelebi Mustafa Paşa Sadrâzam ve Serdar-ı Ekrem oldu.
"İki yıla yakın bir zamandır devam eden ve Türkiye'nin aleyhine gelişen Türk Rus savaşı 25 Ağustosta bir mütareke yapılarak bir yıl için durduruldu."
Osmanlı-Rus Harbi 8 ay, 4 gün devam etmiş, Rusya Napolyon'un baskısıyla sulh yapmaya mecbur olmuştu.
14 Eylül 1808'de İngilizler İskenderiye'den çekildiler. "Bu tarihe kadar Mısır gümrükleri İstanbul’dan idare edildiği halde, Mehmet Ali'nin, İskenderiye'yi harben teslim alması üzerine gümrükler de kendisine bırakılmış ve Mısır valisi muhtariyete doğru mühim bir adım atmıştır."
Sultan Dördüncü Mustafa bu kadar hareketli geçen günler arasında acaba Padişahlığının farkına varabiliyor muydu? Memleketine bir şeyler yapabilmek için hayal kurabiliyor muydu? Yoksa bu bulanık havada hiçbir şey görememenin üzüntüsünü mü yaşıyordu.
Üçüncü Selim'in hal'inde dahli olanlardan Şeyhülislâm Ataullah Efendi azledilip, o makama Samanı Zade Ömer Hulusi Efendi atandı ise de, ihtilalin kuvvetli adamlarının el altından çabaları ile Yeniçeri subayları, edep perdesini yırtarak Ataullah Efendi'nin yine eski yerine getirilmesini isteyip, bu isteklerinde ayak direyince, ister istemez, ertesi günü meşihat makamında bırakıldı."
İhtilalciler bir hüccetle kendilerine dokunulmamasını sağlarlarken hükümet işlerine karışmama garantisi vermişlerdi; ama siyasetten bir türlü ellerini çekemiyorlar. Ataullah Efendi vazifesinde kalınca Köse Musa Paşanın ikinci defa Sadâret Kaymakamlığı vazifesine tayinini yaptırıp eski günlere döndüler, fakat bu sevinç de fazla sürecek değildi!
Sultan Mustafa Osmanlı tahtında oturuyor; nasıl oturuyor, neler yapıyor? Tarih kitapları onunla ilgili bilgiler vermez; zamanı, onun etrafında gelişen olaylarla anlatılır. Kısa saltanatı sırasında, en öne çıkan isim Alemdar Mustafa Paşadır: Renkli bir simadır bu paşa. Biraz ona bakalım.

Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa

Bir Yeniçeri olan Mustafa Rusçuk'ludur. "Rusçuk Bulgaristan'da bir kaza merkezi ve Tuna üzerinde bir liman"
Osmanlı Cihan Devleti'nin küçücük bir parçası olan bu şehirde doğan Mustafa, burada büyür asker olur, devletine hizmet için savaşır. "1768–1774 Osmanlı-Rus Harbi'nde bölüğünün bayrağını/sancağını taşıdığı için, böyle ünlenir."
Daha önce kısaca geçmiştik; Rusçuk Ayanı Terseniklioğlu öldürülmüş, Mustafa Ağa onun yerine Rusçuk ayanı olmuştur. (24 Haziran 1806) Ruslara karşı kazandığı başarılar devlet tarafından takdir edilip, vezirlik rütbesiyle mükâfatlandırılmış, artık onun adı Alemdar Mustafa Paşa'dır. Okuma-yazma bilmemesi meziyetlerini ortadan kaldırmıyordu. Mert, dürüst, açık sözlü, cesur, devletine bağlı, üstelik yeni fikirlere de açıktı. Bilgisinin kıtlığını bildiği için, bilgililere önem verip onlardan istifade etmeye çalışıyordu. Üçüncü Selim'e ölümüne bağlı idi. Onun Nizam-ı Cedid'ini benimsemiş, uğradığı haksızlığa içerlemişti. İstanbul'da sıkıntıya düşen, belli başlı Nizam-ı Ceditçiler Rusçuğa sığınıyorlardı. Nizam-ı Cedit aşkıyla önemli vazifelerde bulunan, malum neticeden sonra Alemdar'a sığınan Galip, Refik, Ramiz, Behiç, Tahsin Efendiler, Rusçuk Yaranı olarak anılmaya başlamışlardı. Alemdar Mustafa Paşa ile plânlar hazırlayıp tatbikata koyacaklar, Üçüncü Selim'i tekrar tahta oturtacaklar.
Peki! Bu iş nasıl olacak? Alemdar İstanbul'a nasıl gelecek? "Cebren İstanbul'a yürüse büyük ölçüde kan döküleceği gibi, Üçüncü Selim de katledileceği için, maksat gerçekleşmezdi."
Burada, bilgisi fazla olmayan, aklı ince işlere -şeytanlığa- ermeyen Alemdar, diğer Rusçuk yaranı ile fikir yürüterek yol bulmaya çalışır. Varılan karar neticesi:
— "Önce Refik Efendi, sonra Behiç Efendi İstanbul'a gelip, devlet yöneticilerinin yakınları olan kişilerin içlerine girip, İstanbul zorbalarının devlet işlerine burunlarını soktukları, Zat-ı Şahanenin (hükümdarın) bir Şeyhülislâmı görevinden atacak gücü (N. Vukuat) olmadığı, devlete bağlı kişilerin kan ağladığı, bütün bunlara Alemdar Paşanın çok üzüldüğü, anlatıldıktan sonra. Eğer Padişah isterse Alemdar Mustafa Paşa gelip eşkıyaya haddini bildirmeye hazırdır" denecek.
Tespit edilen program dahilinde birer birer İstanbul'a gelen Üçüncü Selim taraftarı Alemdar Mustafa Paşa'nın adamları, vazifelerini bi hakkın yaptılar. Hiç kimsenin hiçbir şeyden şüpheleri olmadı.
Pâdişâh Dördüncü Mustafa'ya yakınlığı olan insanlara, Sultan Selim'in öldürülmesini bile taahhüd ederek baykuş yüreklerini, can alacak yerlerinden aptal aldatan yemlerle avlayıp kendilerine bağladılar.
Bir taraftan Pâdişâh yakınları Alemdar'ın iyi niyetine inandırılırken, diğer yandan da Vezir-i âzam Çelebi Mustafa Paşa ikna ediliyordu. Edirne'de bulunan Vezir-i âzamın izni olmadan, Alemdar'ın ordu ile İstanbul'a gelmesi olacak iş değildir. İşler konulan plân dahilinde yürürken Kapdan-ı Derya Seyyid Ali Paşa da Alemdar tarafına geçer.
Pâdişâh, Alemdar'm Şeyhülislam Ataullah Efendi ile Kabakçı Mustafa'yı cezalandırmak istediğine, hatta Üçüncü Selim'i öldürebileceğine inandırılmıştı. İstanbul'a gelmesine müsaade etti.
Sadrâzamın da gönlü yapılmış, Alemdar'ın, Pâdişâhın saltanatına yardımcı olmak için İstanbul'a gitmek isteyişi, kafasına yatmıştı. Rusçuk'tan 16.000 askeriyle Edirne'ye gelen Alemdar, bu kalabalığı ile biraz ürküntü vermektedir. Eskiden aralarının hoş olmamasına rağmen, Alemdar'ın Sultan Mustafa'ya bağlılığına inandırılan Sadrâzam, Ramiz ve Refik Efendilerin peşindedir; onlar da bu işlerin nasıl yürüdüğünü iyi bildiklerinden, ikisini dost etmeyi becermişlerdi:
Şimdi, bütün mesele İstanbul’a gitmekte. Padişaha sorulan meselelerin çabuk netice vermediği, ama, onun orduyu İstanbul'a istediği; Serdar-ı Ekreme, Alemdar'ın adamları tarafından anlatılıyordu. Rusya ile yapılan mütarekenin Edirne'de ordunun kalmasına lüzum bırakmadığı, beyhude masrafların devlete yük olduğu, bir an evvel İstanbul'a gitmenin Pâdişâhı da sevindireceği Sadrazamın kafasına yerleştirilmişti. "Sulh olursa ne ala, savaş olursa İstanbul'da hazırlık yapılır."
Birkaç gün içerisinde İstanbul'a gi¬mek için karar verilince, Alemdar, "Öyle ise ben de beraber geleyim, efendimizin yüzünü göreyim ve ayaklarına yüz süreyim." diyor. Alemdarın destekçileri "çok iyi olacağını, söyleyince, Sadrâzam itiraz etmiyor ve beraber yola düşüyorlar." (14 Temmuz 1808)
"Ordunun hareketinden evvel Alemdar Mustafa Paşa, Boğaz Nazırı Kabakçı Mustafa'nın idamı için Boğazhisarı âyânı Hacı Ali'yi bir miktar süvari ile doğru Karadeniz Boğazındaki Rumeli Feneri kalesine göndermişti."
"Boğaz Nazırlığında bulunduğu için Rumeli Fenerinde oturan Kabakçı, 13 Temmuz Çarşamba gecesi sabaha karşı evinde muhasara edilmiş, Hacı Ali Ağa hareme girip Âsim Efendiye göre zifaf neşesi içinde bulunan Kabakçı'nın kafasını kesmiş ve ordu Çorlu Konağına geldiği sırada Alemdar'a yetiştirmiştir."
Kabakçı'nın idamı büyük şaşkınlığa sebebiyet vermiş, Boğaz yamakları, reislerinin ortadan kaldırılışına isyan ederek; Bâb-ı Âli'ye yürüyüp; bu işin kim tarafından yapıldığını, yaptırıldığını öğrenmek istemeleri heyecan dalgasının genişlemesine sebep olmuştu. Bâb-ı Âli'nin haberi yoktu. "Tahkik olunsun" diye emir verilir. Yeniçeriler de merak içerisindeler ama beklemeyi tercih ederler. Yamaklar o kadar sabırlı olamazlar. Fener kalesini kuşatırlar, derken top tüfek sesleri yükselir. İstanbullular olanların farkında değildir.
"Kabakçı'nın kuvveti dünyayı titretirken bu adamlar ondan çekinmeden nasıl gelebilmişler, buraları bilinmiyordu. Bu yüzden de olaya herkes başka bir mânâ veriyor; kimi bu olayın hemen peşinden devletçe zorbalara hücum emri verilmişse bu emir Yeniçerilerin infialine sebep olmaz mı? Kimi de Sultana karşı çıkan ve isyana öncülük edenler sonunda belasını bulmaz mı? diye çeşitli boş dedikodular yapıyorlardı. Halk böyle şeylerle meşgulken Bağdad'lı Hacı Ali Ağa gelip, ordu ile Alemdar Paşanın İstanbul'a gelmekte olduğunu haber verdi. Gece karanlık bastıktan sonra Şeyhülislam ve Kaymakam Paşa saraya davet edilerek durum bildirilince, beklenmedik bu haber ikisinin de akıllarını başlarından aldığı için (kendi kendilerine böyle bir harekete cesaret etmeleri çeşitli zararlar doğurur, fakat izni Pâdişâhı ile olmuş ise ona bir diyecek yoktur.) diye Pâdişâhın izni olup olmadığını sormaları üzerine saf Pâdişâh başta Behiç Efendinin İstanbul'a gelişinde telkin ve öğretildiği gibi izin yazmadım diye yemin ederek onları ikna ettikten sonra (yarın ulema, Yeniçerinin büyükleri ile Sekbanbaşı ve diğer vükelâ davet edilerek yapılacak toplantıda ne karar verilirse bana bildirilsin.) diye emretti.
19 Temmuzda İstanbul'da İncirli Çiftliği'ne gelen Serdar'la Alemdar'ı karşılamaya, Şeyhülislâm'la devlet erkanı gittiler. "Pâdişâh da Sancağı Şerifi İncirli ile Davutpaşa arasındaki Kırk Kavak mevkiinde karşılamıştır." Alemdar'ın bundan sonra yaşayacağı her an önemlidir ve enteresan sahnelerle doludur. Kendisi resmiyetten anlamayan bir dağ adamıdır, uyulacak kuralları yakınları telkin eder, o da becerebildiği nisbetle uyar. İncirli Çiftliğine "hoşgeldin" ziyareti için gelen Şeyhülislam Efendi ile karşılaşmaları ve aralarında geçen konuşmalar bir yanıyla hoştur amma, diğer yanıyla acı. Koskoca bir Devlet-i Âliyye'nin en önemli mevkilerinde bulunan insanların durumunu, dolayısıyla devletin durumunu göstermesi bakımından üzüntü vericidir. Pâdişâhın acziyeti de bunlara ilave edilince, muhatabımız devletlerin başında bulunanlarla mukayese edip ağlasak yeridir.
Alemdar, ziyaretine gelen Şeyhülislâmı, Köse Kethüda'nın teşvikiyle çadırından çıkıp dışarıda karşılar ve "Buyurun Efendi, buyurun sizler hem başı büyük hem işi büyük zümredensiniz, size itibar göstermeye herkes mecburdur" diyerek, çekingen davranan Şeyhülislâmı başköşeye oturtur. Başı büyük sözünden rahatsız olan Şeyhülislamın yüzü renkten renge girer.
Pâdişâhla karşılaşılınca, önce Serdâr-ı Ekrem tarafından ayak öpülür, sonra Alemdar tarafından. Burada, Rusçuk yaranından Râmiz Efendi Alemdar'a Sultan Mustafa'yı tevkif etmesini teklif eder, "Mertliğe mugayir"dir diye reddeder Alemdar Paşa. "İşte bu mükemmel fırsatın kaçırılması zavallı Sultan Selim'in felaketine sebep olmuştur."
Alemdar'ın şehre girişi 21 Temmuz Perşembe günüdür. Merhum Ahmed Cevdet Paşa'dan dinleyelim. Tarihi Cevdet'te diyor ki:
"Kabakçı'nın idamına isyan eden yamaklar, işin Alemdar tarafından yaptırıldığını öğrenince, niçin idam edildiğini bile soramadılar. Kedi gibi halkın yüzüne atılan yamaklar kedi görmüş fareye döndü. Köpek gibi, sokaklarda namuslu kimseleri bıktıran zorbalar kuzu gibi uslu oldu. Bu sebeple halk huzura kavuştu. Zira Alemdar Paşanın öteden beri gözü pek ve şiddet taraftarı olduğu Tuna boyunda büyük küçük herkes tarafından biliniyordu. Böyle ansızın kalabalık bir askerle istila eder gibi İstanbul'a girince halkı korku ve dehşet kapladı. İstanbul'da kurt ile kuzu beraber gezmeye başladı. Kimse devlet işine karışmak şöyle dursun ne olacak diye sormaktan bile çekiniyordu."
Alemdar Paşa ve askerlerinin İstanbul'da estirdiği hava bu. Alemdar, devletin görev verdiği, yetki verdiği bir devlet adamı ama, bu görevi de yetkiyi de nasıl kullanacağı merak konusudur. Nizami de olabilir, tersi de. Daha doğrusu; belirli nizamlarla arası hoş değildir, içinden nasıl gelirse öyle hareket eder. İşte herkesi ürküten mesele! Acaba ne yapacak?
Alemdar Mustafa Paşanın arzusu ise Üçüncü Selim'i yeniden tahta geçirip, eski nizamı tesis etmek, sonu nereye varır? Orasını Allah bilir!
Alemdar, kalabalık Rumeli askerleriyle Bâb-ı Âli'ye gelip Sadrâzamla görüşür. Topal Ataullah'ı Şeyhülislamlıktan azlettirir, yerine Arab zade Arif Efendi getirilir. Bir iki gün içinde, Üçüncü Selim'in azlinde rolü olanlar görevlerinden uzaklaştırılıp, zorbalar iyice sindirilir. Bir hafta hiç bir iş yapmadan vakit geçiren Alemdar'a Sadrâzam Çelebi Mustafa Paşa, yaptığı hizmetler için teşekkür edip, artık Rusçuk'a dönebileceğini, söyler. Alemdar 28 Temmuz Perşembe sabahı 15 binden fazla askeriyle Bâb-ı Âliyi basar. Vezir-i âzam "Çelebi Mustafa Paşa'ya küfür, beddua, hışım ve kinle (bre herif Mührü Hümayunu ver) der demez Çelebi Mustafa Paşa kendini kaybederek titrek elini kah cebine, kah koltuğunun altına ******ürerek nihayet Mührü Hümayunu çıkarıp teslim eder."
Alemdar Mührü Hümayunu aldıktan sonra Mustafa Paşayı çıplak bir beygire bindirip Çırpıcı Karargahına gönderdi.
Bundan sonra Alemdar'ın yapacağı iş, Üçüncü Selim'i kurtarmaktı. Şeyhülislâm Arapzâde Arif Efendi'ye: Ulemâ, ricali devlet ve Rumeli ağaları ve Anadolu hânedanları Sultan Selim Han Efendimizin cülusunu istiyorlar; bunu Sultan Mustafa'ya haber ver" dedi. Sultan Mustafa tahttan çekilmek istemedi. Alemdar bunun üzerine kuvvet kullanmaya karar verdi. Saray kapısının kırılmasına başlandı."

Üçüncü Selim'in Öldürülüşü (28 Temmuz 1808)

İsmail Hami Danişmend; bir, sancağı şerifi karşılamaya geldiğinde Dördüncü Mustafa'yı tevkif etmeyişine; bir de, burada yaptığı hataya hayıflanarak Alemdar'a buğz eder. "Bab-üs selâm" denilen Orta Kapudan içeri girerek Kubbe altına kadar ilerlemiş, Kızlar Ağası Küçük Mercan Ağayı işte oraya çağırtıp, Arap zade ile beraber hem meseleyi Sultan Mustafa'ya tebliğ etmiye, hem Sultan Selim'i dışarı getirmiye göndermiş ve cehaletiyle saflığından dolayı en büyük gafletini işte burada göstererek. "Bab-üs saâde" yahut "Ak Ağalar Kapusu" denilen üçüncü kapıyı tutmamıştır.
Sultan Mustafa'ya hiçbir şans tanımayacak durumda iken fırsatı kullanamayan Alemdar, sonunda kendisi de vicdan azabından kahrolacaktır amma iş işten geçmiştir. Sultan Mustafa İç kapuyu kapattırır ve amcası Üçüncü Selim ile kardeşi Şehzade Mahmud'un idamlarını emreder. Şayet bu iki idam gerçekleşir ise kendisine kimse dokunamayacak, çünkü tahta geçirilecek başka şehzade yoktur: "Bu emrin icrasını deruhte edecek Baş-çuhadar Gürcü Kölesi Abdülfettah, Hazine Kethüdası Sırp Köle Ebe-Selim, Hazine Vekili Zenci Nezir, Baş Emirâhur Deli Eyuboğlu Kör Mehmed, Tebdil Hasekisi Bağdadh Hacı Ali ve Bostancı Deli Mustafa ismindeki dönme ve devşirme hainler, yirmi kadar Sandalcı ve Bostancı ile derhal Sultan Selim'in dairesine saldırmış."
Bir rivayete göre ibadetle meşgulken, bir rivayete göre de ney çalarken hainlerin saldırısına uğrayan Üçüncü Selim'in yanında karısı Refet Kadın Efendi ile iki cariye vardı. Pakize adlı cariye yardıma çalışırken ellerinden kılıçla yaralanır, diğer cariye korkudan bayılır. Kadın Efendi bir darbeyle sedire yığılır kalır. "Silahsız olmasına rağmen III. Mustafa'nın oğlu kendisini cesaretle müdafaa eder. Katillerinin çoğunu yere serer. Fakat Nizam-ı Cedit çalışmalarında olduğu gibi, hayatının son dakikalarını müdafaada da yalnız kalmıştı."
İki saat kadar mücadele ettikten sonra, sağ şakağının derisini sakalıyla beraber çenesine indiren bir kılıç hayatına son verir. Bu arada Şehzade Mahmud'un hayatı kurtulur.
Alemdar Mustafa Paşa Üçüncü Selim'in cesediyle karşılaşınca "ciğeri parçalanmış, gözleri dolu dolu olarak (Vay efendim ben seni tahta çıkarmak için bu kadar yoldan koşarak gelmişken, şu gözlerim seni bu halde mi görecekti! Şu Enderun halkı dedikleri hainlerin hepsini öldürerek intikam alayım" deyip cesede sarılarak hıçkırıklarla ağlamış.
Üçüncü Selim 47. yaşının içinde iken şehid edilmişti. (29 Temmuz 1808 Perşembe)

Üçüncü Selim'in şehadetinden sonra çıkan bir şiiri:

Cümbüşünden duyarız vaz-ı sitem pişesini
Biz feragatle fakat meşgaleden mesruruz

Milletü devlete layık mı bu vaz'ı nâsöz
Bunun encamını tefhime Selim, mecburuz...


Sultan Mustafa'nın ve Alemdar'ın sonlarını II. Mahmud'un saltanatında göreceğiz.

#49 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 07 June 2007 - 01:23

İKİNCİ MAHMUD

(28 Temmuz 1808 – 30 Haziran 1839)



Resmi ekleyen


Yeni Padişah I. Abdülhâmid'in oğlu. Dördüncü Mustafa'nın kardeşi. Üçüncü Selim'in yeğeni II. Mahmut: Anası Nakşidil Sultan. Üçüncü Selim'in baba şefkati gösterdiği sevgili yeğeni. Kendisinden hiçbir ihtimam esirgenmemişti. Sıkıntıyı ağabeyi IV. Mustafa'nın saltanatı sırasında gördü. Hayatı onun yüzünden sona erdirilecekti, başkaları kurtardı. Alemdar Mustafa Paşa Üçüncü Selim'in kanlı cesedi başında hıçkırırken, yanındakiler: "Kadın gibi ağlanacak sıra değil, yeni bir cinayete meydan vermeyelim. Şehzade Mahmud'u kurtaralım" derken. Mahmud'un etrafını saran cellâtlar Çevri Kalfa'nın serptiği küllü gözlerini oğuşturuyorlardı. Şehzade Mahmud hamam külhanından alman bir avuç küle; o külü canilerin gözlerine serpen Çerkez Cariye Çevri Kalfa'ya hayatını borçlanıyordu. Hayatım şehzade için ortaya koyan Cariye "Çevri Kalfa, içerideki Anber ve İsa Ağalara:
— Damdan kaçınn, damdan!
Diye seslendiği sırada katiller içeri dalmışlarsa da, ağalar Şehzâde'yi dipteki camekânlı odanın tavana yakın olan ve "baca" denilen çatı ağzından dama çıkarmaya muvaffak olmuşlardı. Bu sırada canilerden Ebe Selim'in attığı hançer şehzadenin bir kolunu hafifçe yaraladığı gibi, sağ kaşının üstü de kapıya çarparak biraz berelenmişti.
Şehzade Mahmud damdan indirilince, İmam Hafız Ahmed Efendi ve diğerlerinin arasında görülür ve Alemdar:
"Abe bu kimdir! diye sorunca: İmam Efendi:
"İşte Sultan Mahmud Efendimiz budur. Hilafet nöbeti kendilerinindir. Ben biat ettim. Hayırlı işin tamamlanması sizin himmetinize kaldı." demesiyle Alemdar Paşa etek öptükten sonra Sultan Mahmud'a hitaben:
"Ah efendim ben amcanı tahta çıkarmak için gelmiştim. Kör olası gözlerim onu bu halde gördü. Bari seni tahta çıkartarak teselli bulayım. Lâkin ona kıyan ve onu bu hale koyan Enderun halkıdır. Onların hepsini kılıçtan geçireceğim." deyince.
İmam Ahmed Efendi, cevapladı:
"Efendim Enderun halkının ne kabahati var? Bu cinayeti işleyenler ortadadır. Efendimiz onları buldurup cezalarını vermemiz için size gönderir."
23 yaşında; daha yeni ölümden kurtulup hayata ve saltanata kavuşan Sultan Mahmud, metin bir tavırla:
"Paşa ben onları buldurup sana gönderirim. Sen şimdi askerini dağıt, silahlarını çıkar da Hırka-i Şerif Dairesine gel!" der.
Alemdar'ın emriyle adamları hemen dağılır, kendisi de silahlarım çıkarır, belindeki işlemeli palaya sıra gelince, Pâdişâhın gözlerine bakarak, der ki:
"Efendim, bu hançer amcanızın yadigârıdır, bundan ayrılamam." Pâdişâh müsâade eder Alemdara, bağlılığı hoşuna gitmiştir herhalde!
O aralık devletin en kuvvetli adamı olan Alemdar'a karşı yeni Pâdişâhın hitabını Cevdet Paşa şöyle değerlendiriyor:
"Sultan Mahmud'un cellatın elinden yeni kurtulmuşken şaşırması icabederdi, ama asla yılgınlık göstermemiş, yaralarına ehemmiyet vermeden aslan gibi meydana cesaretle atılması ve Alemdar gibi söylediğini yerine getiren birine karşı, birdenbire "askerini dağıt, silahlarını çıkar" diye emir vermesi fevkalâde bir yaradılışın delili idi. O zamanlar Osmanlı Devleti'nin böyle cesur bir pâdişâha ihtiyacı vardı. Alemdar Paşa, sonradan:
"Pâdişâhın bu ilk emri beni o kadar korkuttu ki, ömrümde böyle korktuğumu hatırlamıyorum" demiş.
Yine, Ahmed Cevdet Paşa'nın Tarih-i Cevdet'inden alıntıya devam ediyoruz.
Pâdişâh Hırka-i Saadet odasına girince; Alemdar bir müddet dışarıda bekletilir.
"Alemdar Paşa burada kükremiş arslan gibi zaptedilmeye çalışılıyor, Sultan Mustafa sünnet ve sarık odaları önünde, havuz üzerindeki Bağdat Köşkü sofasında gezinirken:
"Ben tahttan inmedim, Mahmud'u kim çıkardı?"
Diye söylenmekte olduğunu duyan Alemdar Paşa:
"Kim bu? Sultan Mustafa mı? Söyleyin ona odasına gitsin, yoksa elimden kıyamete kadar lanetlenecek bir iş çıkmasına sebep olur." Deyince, İmam Efendi ve bazı arkadaşları Sultan Mustafa'nın yanına gidip:
"Efendim tahtı âlide kısmetiniz bu kadarmış, biraz da Haremi Hümâyuna teşrif ile istirahat buyurunuz."
Diyerek hareme gönderdikleri sırada Validesi Mabeyn-i Hümayun kapısına gelerek küfür ve hakaret makamında çeşitli sözler söylemişse de Rumeli âdetlerine göre kadınlara silah çekilmez, sadece sözle karşılık verilir. Bunda da onlarla başa çıkmak imkânı olmadığından, Alemdar Paşa kedi gibi sinip, bu gürültüye karışmadı. İmam Efendi onu da ikna ederek hareme gönderdi."
İşte, Alemdar Mustafa Paşa! Kendisini istediği her şeyi yapacak mevkide görüyor. İnsani hasletleri bazı hareketleri yapmasına mâni oluyordu. Cevdet Paşa gibi bir alim ve devlet adamı bile, onun bu tavrını yadırgamıyor. Sultan İkinci Mahmud böyle bir hengamede tahta oturuyor.
Son iki padişah 27–28 yaşlarında tahta çıktığı için son yüz senenin en genç padişahları denmişti. Bir padişahın saltanat süresi uzayınca, onu bekleyenin yaşı geçiyor, ihtiyarlamış vaziyette vazifeye başlıyor. İktidardakinin süresi kısa olunca, yerine geçenin yaşı küçük oluyor. Dördüncü Mustafa'nın kısacık saltanat ömrü, Şehzade Mahmud'u 23 yaşında devlet umuruna soktu. Devletin derin dertleri var; imkânlar sığ. Kimin ne olduğu, ne olacağı hiç belli değil. Amcası Üçüncü Selim'in yaşadığı bütün sıkıntılarını yakından bilen İkinci Mahmud şikâyet mevkiinde değil, şikâyetleri çözüme kavuşturmakla görevli. Bakalım neleri nasıl yapacak?
Alemdar'm, pâdişâhın yanına girmek için biraz vakit geçirmesi lazım. Tayyar Efendi Alemdar'a kahve ile tatlı ikram etmek istiyor. Bu adetin yerine getirilmesi için başka görevli bulunamayışı, ihtiyar Tayyar Efendiyi mecbur etmişti. Yine, Cevdet Paşa'dan naklediyoruz: "Tayyar Efendi tatlı hokkasını buldurup Alemdar'a sunmak istediğinde, onun zehirlenmek korkusu ile yemiyeceğini anlayınca, hemen tatlı kaşığı ile hokkayı karıştırdıktan sonra, önce kendisi bir kaşık aldı, sonra kaşığı tülbentle silip Alemdar'a uzattı, Alemdar:
"Aferin ihtiyar. Abe sen ne akıllı adammışsın!"
Diye, iltifat ettikten sonra, bir kaşık tatlı almak adet iken, bunu bilmeyen Alemdar hokka ile kaşığı eline alarak hepsini yiyip bitirdi."
Sultan Mahmud Osmanlı tahtına oturunca Sadâret mührünü Alemdar'a verdi. 29 Temmuz Cuma günü Üçüncü Selim'in cenazesi kılındı. Naşı Lâleli Camii'ne ******ürülüp, babası Üçüncü Mustafa'nın türbesine defnedildi.
"Alemdar, Sadrâzam olur olmaz Üçüncü Selim trajedisini hazırlayanları, Dördüncü Mustafa'nın gözdelerini ve yamakların şeflerini tasfiyeye başladı. Birkaç gün içinde üç yüz kişinin başı vuruldu. Bostancıbaşı ile Köse Musa Paşanın başları, önemlerine binaen saray kapısı önünde teşhir edildi. Fesatçı ulema sürgüne gönderildi."
Temizlik harekâtından sonra, Alemdar kendi ekibini işbaşına getirerek, İmparatorluğu idare edecek kuvvet, kudret ve şiddete sahip oldu. Rusçuk Yaranı'nın tavsiyeleriyle iş görmeye başladı. Fakat o devleti idare edebilecek bilgi ve kaabiliyette bir insan değildi; kendisi de bunu biliyordu. Şu enteresan sahne bunun delillerinden biridir:
"Kazaskerlerden biri bir gün sürgüne gönderilmiş olan kardeşi için şefaatte bulununca, Sadrâzam o sırada yanında bulunan Kethüda Mustafa Refik ve Defterdar Tahsin Efendileri göstererek:
"Abe Efendi! Ben ne seni ne kardeşini, ne müftüyü, ne kadıaskerinizi ve saireyi bilirim. Ulema benim neme lâzım. Onları sürmek neden iktiza eyledi. İşte şurada oturan kimseler din ve devlet elden gitti diye beni getirdiler. Şu adamları sürmek nizamı devletin temelidir ve şöyle böyle etmek lâzımdır, dediler. Ben dahi öyle ettim. Boş yere bana beddua etmeyin." diye top gibi gürlemiştir.

Senedi İttifak

II. Mahmud, İmparatorluğun en felaketli bir zamanında, dağılması adeta muhakkak bir durumda -iken- tahta geçmiştir. İç ve dış gailelerin halli devletin gücünün haricinde gibi görünüyordu. Ne yaptığını, ne yapacağını bilemeyen saf bir zorbanın himayesinde sahip olduğu tahtı, onun gölgesinde korumaya çalışacaktı.
Anadolu’da ve diğer eyaletlerde devlet otoritesi kalmamış, kimi yerlerde valiler, kimi yerlerde ayanlar milleti inim inim inletiyor, devletin koruyucu sesinin ulaşamadığı bu yerlerde âsiler seslerini dinletiyordu. "Ayan demek vergi tahsili, asker cemi, erzak ve levazım tedariki gibi devletle halkı aynı zamanda alâkadar eden işlerle mükellef olmak üzere halk tarafından seçilen temsilci demektir. Bu mümessillerin intihapları ilk önce valiler ve ondan sonra da Sadrâzamlar tarafından tasdik edilmiştir. Fakat devlet haricî ve dâhilî gailelerle zaafa düştükçe âyanlık da bozulmuş, taşra ayanları halk temsilcisi vaziyetinden çıkıp, birer derebeyi haline gelmiş ve merkezin emirlerini dinlemiyerek âdeta istiklâl emareleri göstermeye başlamışlardır."
İstanbul'da Alemdar Mustafa Paşa gibi adından ve heybetinden korkulan bir Sadrâzam varken, tehlikeli halleri tespit edilen ayanların zaptu rapt altına alınması düşünülür; hepsi Dersaadete davet edilir. Belli başlı ayanlardan Bozoklu Çapanoğlu Süleyman Bey, Serezli İsmail Bey, Çirmen Mutasarrıfı Mustafa bey, Manisa'dan Karaosmanoğlu, Bolu'dan Hacı Ahmedoğlu, Bilecik'ten Kalyoncu Mustafa Ağa ve Şile'den Ahmed Ağa ... Bu ayanların maiyyetlerinde 70 bin asker olduğu da anlatılmaktadır.
Pâdişâh ile ayanlar arasında İ.H.D.'in çok tuhaf vesika dediği yedi maddelik bir anlaşma imzalanır. İttifak senedi diye anılan bu anlaşma, kimine göre Pâdişâhın haklarına kısıtlama, kimine göre de Anadolu ayanlarım disiplin altına almadır. En azından, Pâdişâh İstanbul'da, bir zaman için, Anadolu'da asayişsizlik var düşüncesinden uzak, Üçüncü Selim'den kalan yenilenme hareketlerini devam ettirecekti. Onun da en fazla güvendiği Alemdar Mustafa Paşa ve etrafındaki Rusçuk yaranı idi. Amma Rusçuk yaranı da İstanbul halkını huzursuz etmeye başlamıştı. Bu huzursuzluğun sebeplerini tafsilatıyla anlatan A. Cevdet Paşa'ya kulak verelim.

Alemdar Vakası

Nizam-ı Cedit ordusu Sekban-ı Cedid adıyla yeniden canlandırılmaya başlanmıştı. Yeniçeriler kışlada yatıp kalkan ulufe yiyen asker iken, nizamları bozulup rençper ve esnaf güruhundan ibaret kalmıştı. Ocağa kayıtlı olup ta ölenlerin bile maaşları devletten almıyordu. Bunu, ocaklı belgesini alınır, satılır meta haline getirerek yapıyorlardı. Alemdar Paşa ve yaranı bunun gibi yolsuzlukları önlemeye çalıştıkça Yeniçerilerin düşmanlığım kazanıyorlardı. Yapılan bir dizi yeni düzenlemelerle Yeniçerilerin hakları veya haksızlıkları iyice kısıtlanmıştı. "Böyle giderse kendilerine bitpazarında tellaklık veya sokaklarda eskicilikten başka yapılacak iş kalmayacağını düşünüyorlardı. Fakat Alemdar'ın korkusundan başkaldırmaya cesaretleri olmadığından birbirleriyle gizlice anlaşmakta idiler.
Esnaflık yapan Yeniçerilerin kayıtlarının silinmesi, Selimiye Kışlasına büyük önem verilmesi Ocaklıları kızdırdı. "25 bölüğün kahvecisi Kahvecioğlu Burunsuz Mustafa'yı Alemdar Paşa sekbanları ile tersaneden kaldırıp Galata'ya getirtti ve kendi kahvehanesi önünde onun "Yeniçeri yok mu?" diye bağırmasına aldırmadan yatağan ile boynunu vurdurdu. Ceset 3 gün ortada kaldı. (Tarih-i Cevdet.)
"Bu olay da ocaklıya dokundu. Zorbalar Alemdar'ın korkusundan ağız açamaz olup, birer köşeye saklandılar."
Alemdar Paşa devletin gücünü arttırmak ve sınırlanın korumak için mülkî ve askerî işlerle uğraşırken Sekban-ı Cedit Ocağı'nın kuruluşu, esaminin yarı yarıya gümrük eshamına çevrilmesi gibi hususlardan, ocaklı ve esami alışverişi yaparlar arasında Alemdar Paşa'ya kin besleyenler çoktu.
Cevdet Paşa; "Yapılan işlerin doğruluğuna kimsenin diyeceği yok idiyse de, zamanın insanları bu kadar doğruluğa tahammül edemiyordu" diyor.
Artık, Pâdişâh da Alemdar'ın aleyhine dönmüştü. Bu dönüşün sebebi, ittifak senedi ile padişahın salâhiyetinin biraz kısılması idi. İttifak senedinin arkasında Alemdar'ın görünmesi pâdişâhı üzmüştü.
Bu arada, Sultan Mustafa'nın yeniden tahta çıkarılacağı dedikoduları ortalarda dolaşmaya başladı.
Alemdar biraz da kendi dikkatsizliğiyle günden güne felâket çemberini daraltıyordu. Gafil ve mağrur oluşu etrafını görmesine mani oluyor, her gece ziyafetler tertipleyerek sefahat alemlerine dalıyordu.
Safiyeti kısmen kaybolmuş, içine düştüğü bol nimet başını döndürmüştü.
Kaba saba ama dürüst, samimi dağ adamının İstanbul'da, -sallanmakta olsa da- büyük bir devletin sadrazamı olup, bütün güç ve imkanı eline geçirince, etrafındaki insanların da teşvik ve tahrikiyle nasıl bozulduğunu Cevdet Paşa bir mısra ile özetliyor. Adamları ile beraber durumları aynen:
"Yar ile zânû-be-zânû cam ile leb-ber-lebiz" ifadesine uygundur, (Yar ile diz dize içki kadehi ile dudak dudağa) ve:
Hatta, diyor, "İçlerinde en temkinli olduğu bilinen Kaptan-ı Derya Ramiz Paşa zevk ve safaya düşkünlüğü ve esir pazarlarından cariyeler satın almasıyla ün kazanmıştır."
"Vükelâ ve vezirler süslü atların üzerinde samur kürkler içinde, arkalarında süslü giyimli adamları olduğu halde Bâb-ı Âli'ye gelir olmuşlardı."
"Bilmem renkli içki sunan bu saki devlet ve ikbâl içkisine ne katmış ki bir damlasını içenler bir hoş olup aşağı ve yukarısını, önünü ve arkasını göremez hale geliyor."
Cevdet Paşa Alemdar'ı kötülemeye yanaşmak istemez, her ne kadar yanlış işler oluyor ise de, esas kabahat paşada değildi:
"Etrafını alanlar zevk ve safa âlemleri ile gözünü doldurmuşlar, kendisine güzel cariyeler hediye ederek esas davasını unutturmuşlar, akıl ve idraki darmadağın olan Alemdar da kendisini ağyarın eline teslim edivermişti. "Alemdar kara cahil olup, iyi niyetliler tarafından ikaz edilmediği cihetle, devlet işlerinde de yabancı olduğundan icraatın iyisini kötüsünden ayıramaz oldu."
Alemdar'ın başına geleceklerin hazırlanışına dikkat çekmek için, yaptığı hataları anlatmaya çalışıyoruz: Cevdet Paşa da o kadar çok tafsilat var ki, bazılarını aktarmakla yetinmekteyiz. İşte birisi:
"Sultan Üçüncü Selim'in katline karışanlardan biri de Hafid Efendi idi. Alemdar'a dünyalar güzeli bir cariye hediye ederek, ölümden ve sürgünden kurtulmuştu. Adı Kamertâb olan bu eşsiz güzel, desisede, fetbazlıkta pek becerikli idi. Hediye eden efendisinin talimatlarına uyarak, Alemdar'a silahlarını çıkartmayı başarmıştı. Alemdar'ın divana silahsız gelişi, o zamanın hükmünce kadın gibi silahsız gezmek çok çirkin olduğundan, Rumeli ayanları hayrette kalmışlardı. "Bu hareketi gördükten sonra adamlarından çoğu memleketlerine döndüler. Alemdar aldırmadı. 16.000 emin askeri vardı. Kadı Paşa'nın da komutasında 3000 kişi bulunuyordu. Bunlar da çok iş görebilirdi."
Alemdar Rumeli dağlarından getirdiği saf havayı ciğerlerinde fazla tutamamış; Dersaadette içine girdiği çevrenin rengine boyanmış; günden güne boğulmak tehlikesiyle yaşıyordu. Yaşayışında, davranışında öz değerlerini tamamen kaybetmişti. "Askerleri gümüş ve altınlı tozluklar, çaprast tabir olunur göğüs bağları, her biri ceviz büyüklüğünde gümüş düğmeler, gümüşten yapılma kundaklı tabancalar, tüfenkler ve kılıçlar, En'am keseleri, fişeklikler kuşanarak hareket kaabiliyetlerini güçleştirdiler. Sekbanların maaş ve ulufeleri artırıldı. Zabitan da Şubare denilen kalpaklarını altından yapılmış şeritlerle süsleyip Hurimizi denilen inciler yerleştirip etrafına şallar sarmağa ve askerlikle asla bağdaşmayacak şekilde elbise ve silahlarla sokaklarda, pazarlarda gezip dolaşmağa başladılar."
"Bir zamanların gözde askeri iken şimdi (Hasr ed dünya vel âhire) koltuklarda ve köşe başlarında limon ve kömür satarak geçim çaresi arayan Yeniçeri güruhunu, sekbanların bu halleri kıskandırmakta olup, bir Ramazan akşamı sekban zabitanının Bâb-ı Âli'de verilen bir iftara gidişleri ocaklının ciğerine ateş düşürdü."
Yavuz Sultan Selim'e, Kanuni Sultan Süleyman'a kafa tutan, en son Üçüncü Selim'i tahtından ve canından eden Yeniçerilerin hiçbir kıymeti harbiyesi kalmaması kin ve düşmanlıklarını körükleyip, yeni kurulan Sekban Ocağı askerlerinin kadınlar gibi süslenmesi ayrı bir öfkenin sebebi oluyordu. Alemdar, burnu havada, Yeniçerileri küçümseyen tavrıyla: "Bir takım kayıkçı, manav, leblebici güruhu ne yapabilir" demesi affedilir hatalardan değildi.
14 Kasımı 15 Kasıma bağlayan gece (27 Ramazan) Alemdar, Şeyhülislamın iftarından dönüyor. Etraf insan dolu. Sekbanlar yol açmak için değnek ve kamçı kullanırlar, yaralananlar olur. Yaralananlar Yeniçeri ve Cebeci kahvelerine koşarlar; başlarlar tahrik edici konuşmalara...
"Biz ehli İslamız, zerre kadar cürüm ve günahımız yok iken bizi döğmek, bize hakaret etmek neden lâzım geliyormuş? Bir haydut başı geldi. Pâdişâhı tahttan indirdi. Cebren mühr-i sadâreti aldı."
"Niçin ondan korkmalıyız. Elhamdülillah bizler anın yanındaki bir avuç hayta güruhundan kat kat ziyadeyiz. Biz ona müslümanlığımızı, Yeniçeriliğimizi anlatmalıyız."
Kimliği bilinmeyen birisi tarafından "Bayramdan sonra Yeniçeri Ocağı kaldırılacakmış" yollu bir söz de söylenmişti.
Bu sözler; hoşnutsuzluğun, nefretin ateşini yelpazeledi. Daha fazla beklenirse Sekban neferâtı çoğalır, iş anlaşılır; diye aceleden Alemdar'ı ortadan kaldırmayı kararlaştırdılar. Gayet basit bir plan kurdular. Yangın var! diye bağırılacak, Sadrâzam yangın yerine gitmek için çıkınca öldürülecek.
Önce yangın numarasını denediler, yangın söndürücü rolüne soyundular, inanan olmadı. Sonra başka tedbire başvurdular. Alemdar Paşa'yı sarayında sıkıştırıp işini bitirmeye karar verdiler.
Sabah olmuştu; kendilerinden olmayanları ayırdedebilmek için "Sabahtır"ı parola yaptılar; önce Ağa Kapısına toplandılar. 400 kadardılar, ama kısa zamanda çoğaldılar.
Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa'dan yardım istediler. Mustafa Ağa nasihat etmeye kalkışınca hemen, orada parçaladılar. Sessizce Bâb-ı Âli'nin etrafını kuşattılar. Getirdikleri otları kethüda dairesinin altına yığıp, ateşe verdiler, sonra da tüfeklerle ateş etmeye başladılar. Alemdar'ın askerleri değişik yerlerde, dağınık halde, kendisi harem dairesinde meşgul idi. Gürültüyü bile çok geç fark etmişti. Yeniçeriler, tüfek sesine etraftaki dükkânlardan koşup gelen Sekbanları öldürdüler.
Alemdar içeride kıstırılmış vaziyette, orada, burada dağınık bulunan askerlerinin yardıma gelme ihtimâli yok. Cevdet Paşa'ya göre: "Evliyayı umur ne çare ki kayıtsızlık ve gaflet içinde olduklarından iş bu raddelere gelinceye dek haber alamadılar. Bu vak'a zuhur ettiği anda Levend Çiftliği ve Selimiye kışlalarındaki talimli askerin cephanesi bile yoktu. Yeniçeriler Sadrâzamın oraya buraya yerleştirdiği askerlerine haber gönderip "Bizim işimiz ancak ocağımızın düşmanı olan vezir ile olup onun işi tamam oldu. Sizler başımızla bir arkadaşlarımız ve Tarik-i Bektaşiyede hempa ve yoldaşlarımızsınız. Kışlalara buyurun. Müsterih olun." diye kandırdılar."
Karşı koymaya kalkanları dostça geri çevirmeye çalışırlarken, içeride Alemdar zor anlar yaşıyordu. Yanında bulunan az sayıdaki adamı "Atlarımıza atlayıp düşman arasından geçerek Sekbanlarla birleşmek evladır." deyince, o da; "Elbette bize imdat olunur; ol vakte kadar pusudan cenk edip dayanalım" dedi ve cariyelerim harem dairesindeki mahzene soktu. Sonra köleleri ile kendisi de içeri girerek gelenlere tüfenkle ateşe başladı.
Yangını görüp silah seslerini duyanlar sokaklara dökülüp meraklarını gidermeye çalışırlarken, Yeniçeriler: "Bu yangın bildiğiniz yangın değildir" deyince, iyiler evlerine kaçıyorlar, kötüler silahlanıp eşkiyaya karışıyor, böylece Bâb-ı Âli'nin etrafı insan denizi haline geliyor, Alemdar'a yardım gelmesi ümidi kesiliyordu."
Yeniçerilerin o andaki durumlarını anlatan Cevdet Paşa, onlarla ilgili geçmişe dair de kötü bir tablo çiziyor; diyor ki:
Ocağımıza sirkat (hırsızlık) gerekmez derken Bab-ı Âli'deki eşyaları "ayaklar altında kalmasın" diyerek yağmalıyorlardı. Yangının yayılmaması dileğinde bulunanlara da "yangın sirayet etmez" diye civardaki evlerden eşyaların taşınmasına mâni oldular. Hakikaten, bu kendi yangınları olduğu için söndürülmesine öyle gayret sarfettiler ki, bundan evvelki yangınların söndürülemeyişi Yeniçerilerin hıyanet ve müsamahalarından ileri gelmiş olduğu anlaşıldı."
Alemdar kendi adamlarının da Pâdişâhın adamlarının da yardıma gelmeyişini, gelmeyeceklerini kabul etti. Pâdişâhın da Alemdar'ı gözden çıkardığı anlaşıyordu. Birçok yoldan sadece biri Alemdar'a göreydi. İntihar saldırısı! Cariyelerinin hayatını tehlikeye atmamak için zabitlere teslim ettikten sonra, biraz da onlara yaptığı iyilikleri anlatarak sitemli sözler söyledi, nankör olduklarını yüzlerine vurdu:
Sadâret Kethüdası Mustafa Refik Efendi evinde Yeniçerilerce parçalanıp eşyaları yağmalanırken, Alemdar cephaneliği ateşe verdi; belki üç, belki beş yüz belki de bin kişiyle beraber can verdi.
Alemdar Paşa "Osmanlı tarihinde Yeniçeri Ocağı'nın isyanına karşı hayatının sonuna kadar mücâdeleyi kabul etmiş tek sadrazamdır."
"Yeniçeriler Alemdar'ı öldürdükten sonra birçok büyük memur konaklarını yağma ettiler. En nihayet saraya da hücum ettiler. Sekbanlar karşı koyunca, taraftarlarını çoğaltmak için münâdiler çıkarttılar. Yeniçerilere yardım etmeyenlerin kafir olduğunu ve bunlardan evlilerin de nikâhları kalmadığını ilân ettiler."
Hasılı kelam Yeniçerilerle Yeniçerilere karşı olanlar arasında harp olur, Dersaadette saadet kalmaz. Yeniçeriler yangın çıkarırlar. Rüzgar yangını hızlandırır.
Bir tarafta Yeniçeri ölür, bir tarafta Sekban. Evleri yananlar, canlarını kurtarmak için kaçarlarken iki ateş arasında kalırlar. Kimi yaralanır. Kimi ahireti boylar.

Dördüncü Mustafa'nın Ölümü (16 Kasım 1811)

"Sultan Mustafa Efendimizi isteniz! Sultan Mahmud bize pâdişâh gerekmez? Sözleri de söylenmeye başlanınca, Pâdişâh fetva ile kardeşini boğdurtur. Bu olayın duyulması Yeniçerilerde bozulma meydana getirir.
Osmanlı Hanedanında Sultan Mahmud'tan başka tahta geçirilecek adamı kalmamıştı. Sultan Mahmud'a da hasım olununca Yeniçerilerin işi iyice zora girmiştir. Çeşitli fikirler atılır ortaya.
Dördüncü Mustafa'nın tekrar pâdişâh olması için âsilerle elbirliği eden Esma Sultan'ın adı atılır taht için; o olmazsa Konya'daki şeyhin ve yahut Tatarhan zadelerinden birisinin pâdişâh ilan edilmesi istenir. Yeter ki Sultan Mahmud'un eline kalmasınlar. Biliyorlar ki Yeniçeri ile Sultan Mahmud bir arada olamaz bundan böyle!
"Pâdişâh bir insan değil midir? Kim olursa olsun, Pâdişâh olur. Yeter ki bizim ocağımız devam etsin."
Yeniçerilerin belki son çırpınışıydı; ne söylüyorlarsa korkudandı. Hiçbir mantık bağı yoktu sözlerinin. Başlattıkları isyan da ortalık kan gölüne, İstanbul yangın yerine dönmüş. Mühendishane, Defterhane, Sultanahmed alevler içinde kalmış 600 Sekbana karşılık 5 bin Yeniçeri hayatını kaybetmişti. Böylece Yeniçerilerin gücü, epeyce azalmış demekti.
Sultan Mahmud, İstanbul halkından bazılarının da Yeniçerilerle beraber hareket ettiğini görünce, Unkapanı önlerinde demirli duran gemilerden Ağa Kapısı üzerine ateş açtırır. Güllelerin düştüğü evlerde yangınlar çıkar; Ocaklılar kendi evlerinin yanmaya başladığım, söndürülmesi gerektiğini bahane ederek dağılırlar."
Ocak Ağalan ulemaya sığınır, imdat isterler. Padişaha gidip; kendilerinin eşkıya ile ilgileri olmadığını, eşkiyanın elinde esir gibi bulunduklarını, Pâdişâh ferman buyurursa itaat edeceklerini, top ateşinin durdurulmasını dilediklerinin padişaha bildirilmesini rica ederler.
Ulema atılan kurşunların arasından geçerek Saray-ı Hümâyuna varırlar; iyi karşılanırlar. Sultan Mahmud:
"Birader de vefat eyledi." Der, üzüntülü bir ifadeyle. Ulema:
"Allah Efendimize uzun ömür versin" diye dua ederler, sonra Ocaklı'nın af isteklerini anlatırlar.
Yeniçerilerin barış heyetine 23 yaşındaki Pâdişâhın tavrı yumuşakça ama Pâdişahçadır. Cevdet Paşa'ya göre, der ki: "Eğer bundan sonra tavrı edebe riayet ve itaat vecibesini yerine getirirlerse afv-ı şahaneme nail olurlar. Ve illâ bütün İstanbul süzan olursa afları kaabil değildir."
Sonra top atışının durdurulmasını rica eden heyete, Pâdişâh talimat verir; ateşin kesilmesi için emir gönderir. Onlar da cemiyetlerini dağıtacaklarnı taahhüt ederler. Şehirdeki yangının söndürülmesine başlanır; daha önce Pâdişâha karşı hareket eden halk âsilerden ayrılır, diğerlerinin arasına karışır; Ocaklılar endişeye kapılır. Ortalarda bir sürü ceset bulunmaktadır; bunlardan bir kısmının "evladı ve eşleri, ana ve babalan da yer yer inleyip ağlamakta, bazıları da gelip Yeniçeri zabitan ve ağalarına galiz sözlerle lanetler yağdırmaktaydılar."
Çarşamba günü galibiyet hükümet tarafında görünüp, Ocaklı müşkül duruma düşmüşken, Perşembe günü seher vakti işler değişir. Kandıralı Mehmed adında bir eski eşkiya, Tersane, Galata, Boğaziçi ve Üsküdar taraflanna saklanan haşeratı başına toplar, Tophaneyi basarlar. Topçu ve Arabacı kazanlarını Sultanahmet meydanına çıkarırlar. Tellallar ile "Tersane bizde! Karşı yakalarla Tophane bizde" diye ilan ederek, isyana müsait ne kadar ipsiz takımı varsa peşlerine toplarlar. Yine, meydan bir yığın serserinin eline kalır. Bütün bu vakalarda birçok evler basılır, nice ırzlara tecavüz edilir ve Selimiye kışlası yakılır."
Ramiz ve Kadı Paşalar canlarını kurtarmak için kaçarlar, Sekban-ı Cedit teşkilatı kaldırılır. Âsilerin isteği üzerine birçok yenilik taraftan öldürülür."
Alemdar'ın cesedini ölümünden iki gün sonra iki sadık adamıyla beraber mahzende buldular. Yanlarında altın ve mücevher dolu keselerle ufak sandıklar vardı. Bunlar aşırıldıktan sonra Alemdar'ın cesedi sürüklenerek Sultanahmet Meydanı'na getirilip, orada üç gün bekletilip, sonra da Yedikule dışında bir hendeğe atıldı.
Dersaadette cehennemi sahneler yaşanırken Ramazan ayının son günleridir. Arefe de Cum'a gününe denk gelmişti. Pâdişâh Camide bulunacak. Mü'minlerin Emiri o cuma namazını nasıl kılacak? Cevdet Paşa anlatıyor:
"Zeynep Sultan Camii'ne gittiği zaman eşkıyanın, Alemdar Paşa gibi Pâdişâhın bazı kurenasının da idamlannı isteyeceklerinden haberdar olan Yeniçeri Ağası ile zabitleri orada birikenlere:
"Be yoldaşlar ne durursunuz! Ramiz Paşa ile Kadı Paşa'yı takımlarıyla Silivri taraflarında tutup getirmişler. Aman bir ayak evvel Atmeydanı'nda hazırlanan kazıklara varasız" diye bağırdılar. Eşkiya, ayağı yanmış it gibi Atmeydanına doğru koşup gittiler. Bu pek akıllıca bir tedbir olup selâmlık resmi patırtısız bitti." (Tarih-i Cevdet; 18 Kasım 1808)
"İstanbul'da Türk Türkü öldürürken, İmparatorluğun türlü taraflarında büyük ölçüde isyanlar gelişiyor ve Türk toprakları Napolyon ile Rusya Çarı arasında paylaşılma konusu oluyordu."
İkinci Mahmud'un tahta çıkışı Yeniçeri ayaklanmasıyla olmuştu. 3 ay 20 gün devam eden fırtına birçok zayiatla, devlete açtığı yara ve Yeniçerilerin kazandığı geçici zaferle noktalandı. Bu, aslında bir zafer de sayılmazdı, sadece, biraz daha yaşayabilmek için, kazanılan zamandı:
Osmanlı Devleti iç sıkıntılarla oyalanırken, dışarıda cereyan eden olaylara tamamen bigane kalmış değildi. Rusya, devletin boğazını sıkmak için ellerini uzatırken, İstanbul'a sahip olmanın dayanılmaz hasretiyle çıldırıyordu. Napolyon, Çar Aleksandr'ı bu sevdadan vazgeçirmek için: "İstanbul tek başına bir imparatorluğa değer", "Kaldı ki, Marsilya'nın bir kapısı da Boğazlardır" diyerek Eflak ve Boğdan'ın Rusya'ya kazandırılmasını teklif ediyor, Çar'ı buna razı etmeye çalışıyordu.
Bu pazarlıkları öğrenen Osmanlı devlet adamları, Fransız dostluğunun bir hayır getirmeyeceği kanaatine varıyor, İngiltere'nin teklif ettiği Napolyon'a karşı ittifaka sıcak bakıyorlardı. Neticede; Türk-İngiliz anlaşması yapılarak (5 Ocak 1809) Rusya ile harbin devamına karar veriliyor.

Ruslara Karşı Tatariçe Zaferi (24 Ekim 1809)

Şartların mecbur ettiği savaş için, ihtiyar sadrâzam Yusuf Ziyâeddin Paşa Serdar-ı Ekrem tayin edildi. Paşa ordunun başında 23 Temmuz pazar günü İstanbul'dan harekete geçti.
Ruslar daha erken davranıp, cevap beklemeye bile lüzum görmeden, üç koldan hududa tecavüz etmişlerdi. Türk ordusu Sumru ve Rusçuk yoluyla Silistre'ye geldi. Önce; İbrail, İsmail ve Yerköyü üzerine yürüyen Ruslar'ın bir fırkası İbrail'e taarruz etti. Nazır Laz Ahmed Ağa'nın kumanda ettiği buradaki ordu Rus ordusunu yıprattı. Savaş günlerce uzadı. Yirminci gün sabahtan akşama kadar süren aralıksız savaşta 5000 asker kaybeden düşman ağırlıklarını da gözden çıkarıp kaçmaya mecbur oldu. Yerköyü üzerine saldıran düşman ordusu da tutunamayıp kaçtı. İsmail üzerine giden düşman ordu kolu top atışıyla kaleyi fasılasız döğmekte idi.
Ruslar'ın bu saldırılan olurken serdar-ı ekremin ordusu henüz yolda ve savaş mahallinde değildi. Ruslar cephelerde savaşırken, kışkırttıkları Sırplar da Sofya'ya inip çeteciliğe başladılar. Sofya Muhafızı Hurşid Ahmed Paşa Sırplara gerekli dersi verdi.
Birkaç cephede küçük çaplı başarılar elde edilirken Tuna Seraskeri Hasan Paşa Ravsat'da mağlub oldu. Bütün bunlar olurken yol alan Yusuf Ziyâeddin Paşa Tatariçe'nin bir saat uzağına geldi, ordusunu savaşa hazırlamaya başladı.
Bizim vezir-i âzam gibi Ruslar da -yeni kuvvet getirerek- yeni savaşa hazırladılar. Ruslar'ın asker sayısı 60 bini buluyordu. Türklerin yardım alma yollarını kapattılar ve savaşa başladılar. Ruslar top ve tüfek atışıyla, Türkler kılıç ile netice almaya çalıştı. Büyük ve kanlı bir savaş yaşanıyordu. Osmanlı askerinin yüz yüze yapılan savaşlarda yenilmeyeceği, yenilmediği söylenir ya, yine öyle oldu. Tepedelenlizâde Muhtar Paşa'nın yardıma gelmesi zaferi çabuklaştırdı. Osmanlı ordusunun bin şehidine karşılık, Ruslar 10 binden fazla asker kaybetti. Ayakta kalan Ruslar Silistre'ye doğru kaçarak istihkamlara sığındılar.
Bu savaşın cereyan şekli anlatılırken adından hiç bahsetmemiş olsak da, bahadırlığı ile gönüllere taht kuran biri vardı. Rusların 60 bin askerine karşı daha az sayısı olan orduya kumanda eden Pehlivan İbrahim Ağa idi. İbrahim Ağa burada gösterdiği cesaret ve sağladığı faydadan dolayı vezir yapıldı. O günden sonra, Pehlivan İbrahim Ağa "Baba Paşa" olarak anıldı.
Türlü çalkantıların, iç harplerin yaşandığı bir memleket ordusu için bu galibiyet çok manâlıydı. En tepedekinden en aşağıdakine kadar herkesin buna ihtiyacı vardı. (24 Ekim 1869)
Uzayan günlerin kışa gelmesi hareket imkânını zorlaştırdı. Zahire sıkıntısı baş gösterdi. Yardım alınamadı. Ruslar için aynı sıkıntılar aynı derecede mevzu bahis değildi. İsmail ve İbrail kaleleri Aralık ve Ocak aylarında vire ile Ruslara teslim edildi. Rusların "20 binden ziyade hasta askeri" ve verdiği telefat gözden uzak tutulmazsa, haşmetli devirlerinde aldıkları yara ağır sarılır.
Tatariçe galibiyetinin sevinci, her şeye rağmen gölgelendi. İsmail ve İbrail kalelerinin Ruslara teslimi, daha sonra da Faş Kalesi'nin düşmesi yorgun yüzlerdeki tebessümü soldurdu. Netayic-ül Vukuat yazarı Mustafa Nevri Paşa, uğranılan kayıpların sebebini şöyle anlatıyor:
"Erzurum Valisi ve bölge komutanı olan Ferhat Paşa ile Trabzon Valisi ve Çerkezistan kıyıları komutanı Şerif Paşa, Çıldır Valisi Selim Paşa o bölgenin eski ve köklü ailelerinden olup, zaten birbirleri ile rekabet halinde bulunduklarından, savaş sırasında olsun, birlik içinde bulunmaları devlere karşı farz olan bir borçlan iken tersine, düşmanlıklarını daha da artırdılar."
"Bunların elbirliği yapmamaları, o bölgede başarı elde edilememesine ve Faş Kalesi'nin Rusların eline geçmesine yol açtı. Bu olumsuz durumları yüzünden komutanların hepsi görevlerinden alınıp tepelendiler. Gelecek yıl için şimdiden valiler ve askeri birlikler hazırlanmasına girişildi."

Cihâd-ı Ekber ilanı (25 Haziran 1810)

Ruslar Osmanlı Devleti'nin yakasını bırakmak niyetinde değildi. Fransa, düğün bahşişi verir gibi Boğdan ve Eflak'ı Ruslara bıraktırmak için Osmanlı devlet adamlarını zorluyor; başkasının cebinden cömertlik yaparak kendisine rakip olmaya çalışan bir devleti borçlandırmak istiyordu.
İkinci Mahmud, Rusların durdurulmasının müşkül olduğunu anlar ve bizzat sefere çıkmaya karar verir. Bir Hatt-ı Hümâyunla Cihad-ı ekber ilân edilir. Devam eden savaşta Rusların Şumnu civarında yirmi bin telefatla meydanı terketmesi, Cihad-ı Ekber'in ilânının bile faydalı olduğunu gösterir. Ruslar, Napolyon'un kendilerine karşı sefere çıkmasıyla Türkiye ile uğraşmaktan vazgeçer... Napolyon'un tahriklerine, bazı vaadlerine kanmayan Osmanlı İmparatorluğu, Rusların barış teklifini kabul ederek Bükreş Anlaşması’yla harbe son verilir.
Pâdişâhın da askerin de nefes almaya ihtiyacı vardı. Napolyon'un savaşsız duramayışı şimdi de Rusya ile savaşmayı tercih edişi Türkiye için bir şans oldu ve bir süre için de olsa rahata kavuşuldu. Korsikalı Napolyon farkına varmadan bir devlete faydalı oluyordu. Amma onun verdiği zararların yanında bunun esâmisi bile okunmaz. Mısır'ı işgal ettiği zaman, "Mısır Mısırlılarındır" diyerek, nasıl olsa kendisi orada kalamayacaktı ya, Mısırlıları Osmanlı'ya karşı kışkırtmaya çalışmıştı." Hatta altıyüz Mısırlı genci Fransa'ya gönderip özel bir eğitimle yetiştirerek onlar vasıtasıyla Arap milliyetçiliğini geliştirmeyi bile düşünmüştü... Tam başarılı olamadı ise de, Kölemen beylerin çoğu "Mısır Mısırlınındır" düsturuna bağlı kaldılar. Nitekim birinci konsolosa yazdıkları bir mektupla:
— "Ol zalim ve gaddar bedfial (kötü iş yapan) olan Osmanlıya teslim edip, bizleri böyle nâmekân bırakmak şanın mıdır? Ve sizin dahi malûmunuzdur ki, Osmanlı askeri gelip bizim elimizden Kahire-i Mısır'ı almak mümkün değilken bu felâketleri başımıza getirmeye sebep olmanız lâyıkullah değildir. Bundan böyle biz sizin ırzınıza düştük ve sizin emriniz altında olup katiyen muhalefet etmeyeceğimiz aşikâr olmakla ancak cenab-ı devletinizden istirhamımız şudur ki; bizleri Kahire'i Mısır'dan ne veçhile çıkardınız ise, Devlet-i Âliyyeye ricanız ile mi olur, yoksa tarafımıza imdat göndermenizle mi olur, evvelki gibi Mısır'da oturmamız hususunda himmet eylemeniz ilh..."
Din kardeşlerimiz, Osmanlı Devleti'ne hiçbir şey vermeden, çok şey aldığını bilmiyor olmalı; bir de kendilerini orada huzursuz edenin kim olduğunu bilmiyor olmalı ki, yanlışlıkla düşmandan yardım istiyor! Dostunu kötülüyor; bu, biraz da Türk milletinin kaderidir herhalde!
Devlet binbir sıkıntı içinde bocalasa da; hayat devam ediyor. Nasıl ki, acıyan yer ayrı, acıkan yer ayrı ise, sırasına göre en katı elemlerin arasına bile sevinçler yerleştirilebiliyordu. Bunu niye söylüyoruz? Şunun için:
Arabistan'da "Vehhâbiler, Necd'den sonra Hicaz'ın mühim bir kısmını ellerine geçirmişlerdi. Çapulculuk yapan Vehhâbiler fazla huzursuzluk çıkarıyor. Bâb-ı Âli Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'ya kesin emir veriyor. Paşa da 19 yaşındaki oğlu Mehmed Tosun Paşa'yı bu işle vazifelendiriyor. Tosun Paşa Vahhabileri temizleyerek babasının da Pâdişâhın da yüzünü ağartıyor. Tosun Paşa'nın bu zaferi Sultan İkinci Mahmud'un bundan böyle Gazi olarak anılmasını sağlıyor.
Bir şey ne kadar zor elde edilirse, o kadar kıymetli oluyor. Mısır'ın elde tutulması, alınmasından daha zor idi. Ya diğer yerler? Yavaş yavaş, birer birer elimizden çıkan kaleler, şehirler, vilayetler, eyaletler... Uzun süren isyanlar neticesinde Sırbistan bağımsızlığına kavuşur; sıra Yunanlılara gelir.
Peygamber Efendimize hürmete Araplara 'kavm-i necip' diye saygılı davranan Osmanlı; Hıristiyan reaya içinde de Rumlara farklı, (imtiyazlı) muamelı yapmıştı. "Rumlar İmparatorluğun her tarafına dağılmış bulunuyorlardı. Deniz kıyılarında ve büyük şehirlerde onlara çok rastlanmakta, fakat kesin bir çoğunluk ile bulundukları yerler, Mora, Yunan Adaları ve Teselya idi.
Din ve dil hürlüğüne, toprak mülkiyeti hakkına sahip Rumların en büyük acısı; kanunnamelerin belirttiği sınırların dışında, kendilerinden alınan vergilerden ileri geliyordu. Köyde yaşayanlar toprak sahibi, şehirde yaşayanlar ticaretle uğraşıyor, 600'den fazla Rum gemisi doğu Akdeniz'de taşımacılık yapıyor, hem de korsanlara karşı korunmaları için kuvvetli bir şekilde silahlanmış bulunuyorlar; İstanbul'da oturanlar ise devletin idarî işleriyle görevlendiriliyorlardı. Rum Patrikhanesinin şikâyetçi olabileceği hiçbir eksiği yoktu.
Fakat Fransa'dan yayılan milletlere hürriyet fikri; bazı Avrupalı şair ve yazarlarda uyanan Yunan kültürü hayranlığı, Rumları dünyanın şımarık çocuğu yapacaktır.
Muharrir Konayis, şair Rigas Yunanlıları egemenlik fikrine hazırlarken, Avrupalı aydınları da Yunanlıların yardımına çağırdılar. Yer yer cemiyetler kurulmaya, okullar açılmaya başladı. Gazete ve mecmualarla Yunan davası devamlı körükleniyordu.

Etniki Eterya

Eski Bizans'ı diriltmek gayesiyle kurulan bir cemiyettir. Üç kurucusundan biri Bulgar, ikisi Rum tüccar. Görünen amaçları, Osmanlıların Hıristiyan tebaası arasında eğitim ve öğretimi yaymaktır. Perde arkasında cemiyeti idare eden Yunan Patriği; onun da arkasında Rus Çarının harp yaveri Aleksandr İpsilanti duruyor. Cemiyete üye olan herkes, gerektiğinde servetlerini ve canlarını vermeye âmâde, sır vermemeye yeminlidirler.
İzmir, Sakız, Misalangi, Bükreş, Yaş, Yanya, Triyeste cemiyetin şubesi bulunan belli başlı merkezler. Her sınıftan insanlarla; amaca ulaşmak için çalışmaya, Yunan bağımsızlığını sağlamaya adaylar. Bu cemiyet parola kelimeler icadıyla aralarında gizli anlaşmayı tercih ederler; buna göre "Bîgaraz" denince Pâdişâh, "Muhibbi İnsaniyet" Rusya İmparatoru, "Ziyade meşgul" Sadrazam "Kaynana" Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa demek oluyordu.
"Tepedelenli Ali, Veli Bey adında birinin oğludur. Onsekiz yaşında çete reisi olmuş 1768-1774 Osmanlı-Rus harbinde devlete yaptığı hizmete karşılık Derbent Paşalığına yükseltilmiş, 1788'de Yanya Paşası olmuş"
İ. H. Danişmend Ali Paşa hakkında kesin bir kimlik belirtemez. "Bir rivayete göre Türk fethinde ihtida etmiş Arnavud ailesindendir." derken, diğer "rivayete göre Kütahyalı Niyazi isimli bir Türk dervişinin oğludur" der.
Yılmaz Öztuna ise "Kütahyalı bir Türk'ten inen Tepedelenli Ali Paşa Arnavutlukla Yunanistan arasında Epir ve çevresinde büyük bir nüfuz elde etmişti. İkinci bir Mehmed Ali olmaya hazırlanan ihtiyar, son derece muhteris, zâlim, çok zeki ve entrikacı bir adamdı." diyor.
Her ne olursa olsun Rumların en fazla korktukları adam Ali Paşa idi. İhtilal hazırlıklarını bildiği için Rum doktoru vasıtasiyle bütün hareketlerini takip ediyordu. Komitenin aralarında mektuplaşmalarını bile takibe alan Paşa, despota yazılan bir mektubu eline geçirir ve despotu yanın çağırarak mektubu uzatır:
"Okusanız da dinlesek."
Deyince Despota nüzul gelir ve oracıkta ölür.
Tepedelenli Ali Paşa'nın İstanbul'daki has adamı Halet Efendi adlı biridir. Kırım Türklerinden olan Halet Efendi Sultan Mahmud'un da has adamıdır; o kadar ki, Padişaha, Sadrazamım değiştirtmeyi istese reddedilmiyor. Halet Efendi Etnik-i Eteryacılarla da iyidir. Fenerli Rumların çocuklarına mürebbilik bile yapıyor...
Halet Efendi ile Tepedelenli'nin arası açılır; buna sebep, yüklü bir para alışverişi deniyor. Doğruysa Halet Efendi, Paşadan istediği rüşveti alamayınca aleyhine dönmüş. Pâdişâh da aleyhine döndürmüş; her ne kadar yanlış hareketleri olsa da devlete bağlılığı devam eden Paşa isyan bayrağını açmış.
Sabırlı Pâdişâh İkinci Mahmud, eski Sadrâzam Hurşid Paşa'yı Tepedelenli gailesini ortadan kaldırmakla vazifelendirir. Devletin Şanlı Ali Paşası artık "Permanlu"dur. Hakkında ölüm fermanı çıkmıştır. 5000 askeri ve 100 topuyla, Türk kuvvetlerine karşı savaşır Tepedelenli. Çok mücadele verir; hatta doğruysa Vasiliki adlı güzel ve genç Rum karısının teşvikiyle din değiştirir Ali Paşa. Bir Manastıra sığınır, orada kendisini müdafaa eder... Amma netice? 1 sene, 4 ay, 25 gün sonra başı kesilmekten kurtulamaz. İmparatorluğun çeşitli bölgelerine dağılan, çoğu, Paşa olan oğullarının ve torunlarının da başları kesilir.
Devlet bir isyankârdan kurtulmanın huzurunu yaşar. Rumlar önlerindeki en sarp engelin kendiliğinden kalkışma bayram yaparlar. Etniki Eterya isyan zamanının geldiğine inanır.

Yunan İsyanı'nın Başlaması (12 Şubat 1821)

Merhum Ahmed Cevdet Paşa, son zamanlarda, bazı insanlar arasında cereyan eden bir tartışmayı o günlerde düşünmüş ve tarihine kaydetmiş. Rumların isyanını anlatmaya başlarken kabahati sadece onlara değil, devlete de yüklemeye çalışıyor. Diyor ki:
"... İnsan, çoğunlukla isteklerinin sonu gelmeyen, hırslı bir yaratıktır. Rumlarda da çeşitli arzu ve isteklerin bulunması tabii idi."
"Halbuki Rumlar din ve dilce, gelenek ve edebiyatça Türklerden ayrı idiler. Bunun için Türkiye'de kendilerine ait bir âlemde yaşarlardı. Müslümanların içinde misafir gibi dururlardı. Kalabalık oldukları yerlerde de Müslümanlara "zavallı" gözü ile bakarlardı. Bütün azınlıklara devletin lisanını öğretmek, onları Türk edebiyatına, gelenek ve göreneklerine alıştırmak ve Türklere ısındırmak devletin yapması gereken husus olmakla beraber, bu konudaki hata ve müsamahaları asla inkâr edilemez."
Bugün de, sıkıntılarını yaşadığımız meseledir bu. Demek ki; hiçbir şey değişmemiş. İbret almama huyumuzun devam ettiğini kabul edersek, tekerrürünü de beklememiz lâzımdır...
O günlerde, "Osmanlı Devleti'nde askerî ve idarî düzen bozulmuştu. İlmiye sınırı ehliyetsiz, hak sahiplerinin işleri görülmüyor. Bilgi ve kültür kıtlaştıkça katılık artıyor. Hıristiyanlar tahkir ediliyordu; bu durum onların ağırına gidiyor, ayrılık düşünceleri günden güne artıyordu." diyor. Cevdet Paşa.
Cevdet Paşa'nın haklı eleştirileri, devlet yönetiminde bulunan insanların suçluluğunu kabul ettirir, amma; Patras Başpiskoposu Germanos'un kumandasında başlayan —12 Şubat 1821— Mora İsyanı'nda 400 senedir orada oturan 50.000 Türk'ün öldürülmesi, 5 Ekimde teslim aldıkları Tripolice kalesinde bulunan, çocuk, kadın, erkek 8000 Türk'ün kılıçtan geçirilmesi hiç bağışlanamaz bir vahşet değil midir? Bu vahşete yardımcı olan Ortodoks Cihan Patriği de İstanbul'da, Sultan Mahmud'un himayesindedir ve hükümdar imtiyazına sahiptir. Türk milletinin içi kan ağlarken, kanlan akan şehitleri için; hayatın tadını çıkaran Patrik ve etrafındakiler her şeyin yanlarına kalacağını zannederler. Fakat iş öyle olmaz.

Patriğin ihaneti ve idamı

Bâb-ı Âli, Cihan Patriği Grigoryos'un ihanetini tespit eder. Âsilerle haberleşip, onlara manevî güç vermeye çalışmaktadır.
Paskalya günlerinde, görevden azline ve idamına karar verilir. Sorgu için Bâb-ı Âli'ye geldiğinde, Sadrâzam:
"Senin bu fesaddan, önceden haberin yok mu idi ki, sakladın, söylemedin" diye sorunca, inkar eder; hiçbir şeyden haberi olmadığını söyler. Sadrâzam:
"Ya! Bir fahişe avradın yaptığı zinaya kadar haberiniz olduğu halde, böyle büyük bir fitne fesaddan cahilce haberim yok demekle inandırabilir misin?"
Ortodoksların Cihan Patriği Grigoryos doksanlık vücudunu korumak için numara yapmaya devam eder:
"Devletli efendim! Bendeniz doksan yaşım geçmiş şuursuz bir ihtiyarım. Eğer bilirse onikiler bilir."
Bu arada onikiler yeni patriklerini seçerler. Grigoryos Fener'e ******ürülür. Patrikhane'nin orta kapısında, göğsünde ihanetini anlatan bir yafta olduğu halde asılır. (22 Nisan 1821). Cesedi üç gün asılı kalarak, İstanbullulara teşhir edilir. O orta kapı yeni Patrik'in emriyle kapatılır.
Bir Türk devlet veya hükümet başkanı o kapıda idam olununcaya kadar açmama ahdiyle iptal edilen o kapı, hâlâ kapalıdır. Grigoryos'un "peşinden Kayseri, Edremit ve Tarabya metropolitleri dahî Balıkpazarında ve Kaşıkçılar hanı önünde ve Parmakkapı'da idam edildiler."
Tüccardan ve Rum taifesi eşrafından fesatla ilgileri haber alınmış ve fesat hakkında mektupları yakalanmış olan beş kişilik fesatçı da bu sırada kalabalık meydanlarda katledildiler."
"Pâdişâha ve sadrâzama Rumların lehinde mütemadiyen telkinatta bulunmuş olan Halet Efendi de evvelâ Konya'ya sürgün edildi, bir müddet sonra da orada boğduruldu."

Yunan İstiklâli’nin ilanı (13 Ocak 1822)

Yangın rüzgârla desteklenince, yakacak bulduğu müddet devam eder. Rum isyanı rüzgârıyla beraber başlamıştı. Eflak ve Boğdan, Mora derken, her tarafı saran ayaklanma ateşi hedefine ilerlemiştir. 13 Ocak 1822 de Mora'daki bir ormanda toplanan milli meclis Yunan istiklâlini ilan eder, başkanlığa da Prens Mavrakordata seçilir.

#50 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 07 June 2007 - 01:25

Sakız Adası'nda İsyan (23 Mart 1822)

Yukarıda söylendiği gibi, rüzgar esiyor, yangın büyüyor. Rumların yaşadığı her yer bu ateşle ısınacak, kimi yerlerde kendileri yanacak. Sakız Adası Anadolu sahillerine yakın, hani bir ayağını sahilde tutan adam ikinci ayağını uzun atsa adaya değecek gibi! Burada isyana kalkışan maceraperestler sayılarının üstünlüğüne güveniyorlardı: "Ada ahâlisinin eli ayağı tutar, 80 bin Hıristiyan reayasına karşı, Müslüman nüfusunun bin kişiden ibaret olması." ümitlerine mesnet teşkil ediyordu.
Sakız Muhafızı Vâhid Paşa'nın bir isyan çıkacağını duyması, bunu Bâb-ı âliye bildirmesi işe yaramadı. Kale muhkem, İstanbul'daki Sakız tüccarları güvence veriyor ve elde rehineler var. Bu kadar yakın oluşu da düşünülünce isyan çıkacağı haberine inanmak mümkün değil. Bâb-ı âli akıl yolunu kullandığı için bu hükme vardı.
Sakız'lı âsi Rumlar Sisam Adası'ndan gemi ve insan yardımı aldılar. Eli silah tutanlar bir araya geldi, kaleyi top ateşine tuttular. Mudafada bulunan iki bin asker elinden geleni yapıp meydanı âsilere bırakmadı. Arada bir yapılan huruç hareketiyle tepelenen Rum sayısı bir hayli fazla oldu.
Sakız'da yaşanan isyan İstanbul'da duyuldu ve isyanın 18. günü Kaptan-ı Derya Nâsuh Paşa donanmayla adaya geldi. Nasuh Paşa'nın askeri ve kaleden çıkan asker âsilerin üzerine saldırdı. Tepelenen âsilerin halini gören ayaktakiler dağlık bölgelere kaçtı. Yakalanıp esir edilen birçok insandan başka Türklerin eline zengin ganimet geçti.
Özetle: İstiklâl ilanından üç ay sonra Sakız'da çıkan bir isyan Rumlara pahalıya mal olur, onbinlerce Rum'un öldürülüşü dünyanın Hıristiyan kesimini yasa boğar."Lord Byron ve Viktor Hugo gibi şairler, Beethoven gibi bestekârlar, ressamlar, gazeteciler acıklı eserlerle Sakız İsya’nın bastırılmasını terennüm ederler. Avrupa'da Türklerin barbarlığı üzerine uzun boylu sözler söylenir." Türklerin o gün gördüğü zulümlere hiçbir taraftan telin gelmiyor da, merhamet pınarları hep başkaları için akıyordu. Bugün de öyle değil mi?
Mora'ya Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın gitmesi istenirse de o oğlu İbrahim Paşa'yı bu işle görevlendirir. 1 Nisan 1824'te İskenderiye'den hareket eden İbrahim Paşa donanması, Rodos'ta Osmanlı donanmasıyla birleşir. Kışı Girit'te geçirir. 18 Mayıs'da Mora'yı âsilerin elinden alır. Bu, suni yollardır, ölüm hastasının aldığı işe yaramaz birkaç nefes gibidir; Yunan bağımsızlığı hedefine ulaşacak, Türk milletinin basma belâ bir devlet teşekkül edecektir.
"Yüksek dağların başında duman eksik olmaz" denir. Padişahlık makam olarak dünyada en yüksek dağ sayılırsa elbette dumanı da kar'ı da eksik olmayacaktır. Bir de senesine denk gelirse eteğinden bile kar eksik olmaz. II. Mahmud, bir zamanlar savaş makinesi olarak namlanan Yeniçerilerin bütün aksamlarının bozulduğu bir zamanda tahta oturmuştu. Yapılan savaşlarda uğranılan kayıplar, düşmanın kuvvetinden ziyade Yeniçerinin isteksiz kılıç sallamasından ileri geliyordu. Sultan Mahmud, daha önceleri çaresine bakmak isteyip de, geri adım atmak zorunda kaldığında, hep münasip zamanı iple çekiyordu. Sultan Mahmud aldığı eğitimle; bulunduğu makamın mesuliyetini idrâk edecek durumdaydı. Vatanını seviyor, milletini seviyor, Allah'ın emirlerine harfiyen uymaya çalışıyordu.
"Dünyanın her şeyi fanidir, nihayet bulur. Ama âhiretin her şeyi ebedidir, nihayet bulmaz. Saadette bulunan saadette, hırmanda bulunan mahkûmiyette ebedidir. Her bir insan kendi ettiğinden sual olunur. Fakat Pâdişâhlar mülkünde ve cemi-i memâlikinde mevcud bulunan edna ve sagîr ve kebir ve nîsa ve ağniya ve fukaranın mecmuundan sual olunur ve hesap olunur. Bunların cümlesi taraf-ı Haktan Pâdişâha emânet olunmuştur."
"Bu bilgiye göre Padişahlık Allah vergisidir. Pâdişâh yaptıklarından ahirette Allah önünde sorumludur. Adalet kesindir, fakat Allah adaletlidir."
Tarihçi, II. Mahmud'u bu halet-i ruhiye içerisinde düşünüyor. Öyleyse mesul olduğu milyonlarca insanın selameti için en iyi, en faydalı işleri yapmak Pâdişâhın boynunun borcudur: Bu borcu ödemek için günler gelmekte fakat etrafında kafasına uygun yardımcıları yoktur.
(Biz, bilhassa Yunan-Rum meselesini anlatırken insicamın bozulmamasını istedik. Araya giren, önemsiz saydığımız meseleleri atladık ve sadâret değişikliği hiç mevzu olmadı. Yusuf Ziyâeddin Paşa'dan sonra Laz Ahmed Paşa, sonra Hurşid Paşa, sonra Mehmed Emin Rauf Paşa, sonra Derviş Paşa, sonra Seyyid Ali Paşa, sonra Hacı Salih Paşa, sonra Deli Abdullah Sadârete kavuştu. 1809'dan 1823'e kadar yani, 13–14 senede sekiz defa sadâret değişikliği oldu.)
Ne olursa olsun; tek başına kalsa da hayırlı olacağına inandığı hareketi yapacak, askerden fazla çapulcuya dönen Yeniçerilerden devleti-milleti kurtaracaktı. Onlar, o kadar yoldan çıkmışlardı ki; sivil ahali bile yeryüzünden kalkmaları için dua ediyordu. Buna misal olarak Cevdet tarihinden bir yaşanmış olayı aktaralım:
Gelenekten olan baklava yağmalama gününde yaşlıca bir adam torununu seyire ******ürmüş. (15 Ramazan Pazar) Oruç yemekle öğünen Yeniçerilerden birkaçı ihtiyarı:
— "Savul herif yol üzerinden, bize güçlük çıkarıyorsun."
Diye yakasından çekip döverler, söverler ve yere yuvarlarlar. İhtiyar:
"Benim suçum nedir! Bu çocuk torunum, beni seyre ******ür diye tutturunca getirmiştim. Yoksa böyle mübarek günde camii bırakıp ta Allah'ın gazabına uğrayası bu güruhu görmeyi kim isterdi. İlâhi! Büyük dergâhından dilerim, bu Yeniçeri takımının topunu birden yeryüzünden kaldır, gelecek Ramazana yetiştirme" diye Allah'a sığınıp inkisar etmiş. Bunu Muhasip Sait Efendi duymuş ve anlatmıştı."
İhtiyarın bedduası ile Yeniçeriliğin hazanı arasında değil bir yıl, iki ay bile yoktur.
İkinci Mahmud'un en önemli işlerinden sayılan Yeniçeri Ocağının tarihe karışması hadisesi, birkaç satırla geçiştirilecek kadar basit değildir; hak ettiği değeri verip, şanına uygun bir bitiş macerası anlatmaya çalışalım.
Kimi tarihçilere (İ.H.D.) göre Osmanlı fütühâtındaki rolü mübalağalarla anlatılan Yeniçerilerin mevcudu on küsur bini geçmemiştir. Daha önceki bölümlerde miktarın çok fazla olduğu görülmüştür. Bunlar da, ne kale kuşatmalarında, ne de meydan savaşlarında önemli bir başarı gösterebilmişlerdir. Pâdişâhın etrafında muhafız ve ihtiyat kuvvetinden başka bir şey olamamışlardır. Fatih'in ilk saltanatında başlayan isyan ve yağmacılıkları Yavuz'un Çaldıran seferinde, pâdişâhın otağına kurşun sıkmayla devam etmiştir. Kanunî devrinde bile hükümeti devirmek için İstanbul'da isyan çıkarıp, yağmacılık etmişlerdir.
Birinci Mahmud "Asâkir-i mualleme = Talimli asker" yetiştirip Yeniçerilerden kurtulmayı denemiş; daha sonra Üçüncü Mustafa denemiş, Birinci Abdulhâmid farklı yollarla bir şeyler yapmaya çalışmış, başarılı olunamamıştı. Üçüncü Selim; büyük bir azimle başladığı yeni ordu teşkili yolunda, hem tahtından hem de canından olmuştu.
İkinci Mahmud ise, bu işin mutlak halli gerektiğine, başka çare kalmadığına inanıyordu. Bu kararın tatbiki kolay değildi. Amma iki yol görünüyordu; bu yollardan biri Yeniçerilerin hayatına, diğeri devletin bekasına gidiyordu. Devlet ağır bastığı için yeni ordu düzenine geçilmeliydi, yeniçeriler iyiyi kötüyü ayırdedemez kimselerdi. Yeni düzene geçilirken kargaşalık çıkarırlardı. Bunun önlenmesi için neler yapılabilir? Önce, biraz yumuşak geçiş denenecekti.
Pâdişâhın emriyle, "Şeyhülislâm Kadı zade Mehmed Tahir Efendi'nin konağında Sadnâzamla erkân ve ulemâdan meydana gelen bir meclis toplanıp, Garp tarzında talim istemiyen ve yalmz "usûli kadime mucibince (eski usule göre) destiye kurşun atmak ve keçeye kılıç çalmak"la iktifa etmek isteyen yeniçerilere rağmen "Talim-i harbin vücûbuna fetva" ve "Eşkinci nâmiyle asâkiri mualleme" teşkiline karar verilmiştir.

Yeniçeri Ocağı'nın İmhası (Vak'ai Hayriyye) (15 Haziran 1826)

Pâdişâh büyük bir işe teşebbüs ediyordu; bunun sonunda belki, pek çok insanın canı yanabilecek, kan su gibi akacaktı. İnsan hayatının harcanacağı bir olayda, kendisini bütün tebânın babası mevkiinde gören Pâdişâhın sırtını Şeyhülislâm fetvasına dayaması şart idi. Bu kolay bir karar olmayacaktı amma, çoğunluğun menfaati için azınlığın zararı göze alınır, bu bir şer'i kural idi. Şeyhülislâm; fetvasını devletin ve Yeniçeri Ocağının temsilcileri huzurunda vermiş, kimseden itiraz sesi çıkmamıştı. Hatta "Vezirler, ulema ve ocağın ileri gelenleri Ağa Kapısında toplanarak verilen kararlar dairesinde çalışılacağını belirten bir yazı imzaladılar."
Toplantıya katılan kişileri isim isim yazıp, alınan kararlan madde madde sıralamadan özünü anlamaya çalışıyoruz.
İstanbul'da bulunan 51 Yeniçeri ortasından seçilenler 150 şer kişi ile 7.650 asker Eşkinci sınıfını meydana getirecek; bunlar özel talimlerle, yeni harp düzenlerine göre yetiştirilecekti.
Bu Yeniçeri Ocağı'na ve Nizam-ı Cedid'e benzemeyen ayrı bir kuruluş olacaktı. Nitekim öyle oldu. 11 Haziran 1826'da yeni kıyafetleriyle talime başladılar. Talimle beraber fitne kazanı da kaynamaya başladı. Pâdişâh yeniçerilerden emin olmadığı için ihtiyaten Topçu, Humbaracı, Lağımcı ve Tersane Ocakları'nın ileri gelenleri elde edilmiş, diğer tedbirler de keza alınmıştı.
Eşkinci yazılması hususunda devlete yardımcı olanlardan Kethüda Mustafa ve Kürt Yusuf ile başka sözü geçenler, kendi aralarında isyan planlarını görüşüyorlarmış. Çeşitli fikirlerden sonra vardıkları karar:
"Eşkinciler yazılıp çoğalsın, top, tüfek ve savaş araç gereçleri ellerine geçsin sonra ayaklanırız."
Eğitimin başladığı gün kahvehanelerde "Kâfire benzedik" diye; insanları dinî duygularıyla avlama yarışma giren kötü niyetliler, verdikleri sözde durmayanlardır.
Ayaklanmanın öncülüğünü yapanlardan biri Habib Odabaşıdır. Cevdet Paşa onun için kötü bir "terceme-i hal" özeti veriyor. "Yezitlikle eşit olan 31 cemaatin odabaşısı idi. Yeniçeri zorbaları arasında sözü geçerdi." Sonra, Habib pâdişâha çok bağlı görünmeye başlamış, iltifatı şahaneye nail olmuş, ihsanlara kavuşmuş. Taşrada bir yerin mubayaacılığı verilince beğenmemiş, Bab-ı Âli'ye gelip, "Oranın geliri azdır daha iyi bir yer isterim, benim haysiyetime burası uymaz" demiş. Göreve başlama zamanı gelince gitmemiş, soranlara "düğünüm var bitince gideceğim" veya "kaanûni engelim var" diyormuş. Yani isyanı bekliyormuş.
Saraya haber gidiyor, asilerden: "Biz bu talimi istemiyoruz. Eski usulümüz, destiye kurşun atmak, keçeye pala çalmaktır. Bu usûle bağlı kalmak istiyoruz. Talim işini kararlaştıranların başları muradımızdır."
Sarayın cevabı:
"Yeni talim sistemi şeriate uygundur. Ulemânın müsaadesi ile kabul edildi. Devletin menfaati bunu emretmektedir. Buna karşı gelmek devlete isyan etmektir. Âsileri kahretmeye kadiriz, hazırız."
Öbür taraf zaten hazırdı. İyice gerilmiş bulunan balona bir iğne ucu teması gerekiyordu; bu adamakıllı şişen Yeniçeri balonuna sarayın cevabı iğne tesiri yaptı. "Âsiler kudurdular, kuvvetlerini göstermek için cinayetler işlemeye başladılar."
Beşiktaş'tan Topkapı Sarayı'na gelen Pâdişâh, Sadrâzam ile diğer devlet erkânına bir konuşma yaptı:
"Tahta çıktığımdan beri vacip olan kanuna uygun hareket borcumu ödemeye çalıştığımı hepiniz biliyorsunuz. Allah'ın vediası -emâneti- olan tebaayı korumak için uğraştığım herkesin bildiği şeydir. Yeniçeriler yine isyan edip taşkınlığa başladı. Eşkiyaca davranışlarına dayanılmaz; ancak kan dökülmesin diye göz yumduktan başka, kendilerine bu kadar para dağıttım. Bu sefer de para bolluğu içinde kendi diledikleri yolda, kânûni emirden yüz çevirdiler. Bu baş kaldırmaları sultana karşı demek değil midir! Bu hainlerin cezalandırılmaları için tedbiriniz nedir? Öldürülüp yok edilmeleri hakkında kanun yolu nedir?"
Ulema cevap verdi:
"İki taifeden biri diğerine karşı ayaklanırsa, Allah'ın emri yerine gelinceye kadar ayaklanan taife ile doğuşunuz."
Bu Âyet-i Kerîme'yi fetva takip etti. Hazır bulunanlar:
"Kararımız Pâdişâhımız efendimizin uğrunda savaşmak ve ölmektir. Allah büyüktür ve doğruların yardımcısıdır."
Sadrâzam Pâdişâhtan Sancağı Şerifin çıkarılmasını rica etti. İkinci Mahmud biraz durakladı. Herkes heyecan içindeydi. Bu sırada ulemâdan Kürt Abdurrahman hiddetle söze başladı.
"Bu din ve devletin bekaası muradı ilahi ise, o habisleri mahv ederiz. Değil ise biz de din ve devlet yolunda batıp gideriz. Daha ne olmak ihtimali kaldı?" dedikten sonra elindeki teşbihi öfkeyle yere vurunca ip koptu, teşbih dağıldı. Bu sözler herkesi ağlattı. Sultan Mahmud, yaşlı gözlerle Sancağı Şerifi çıkarıp Sadrâzama verdi." (T. Cevdet)
Bundan sonrasını biraz da Üstad Necip Fazıl Bey'den dinleyelim. Pâdişâh o kadar coşmuştu ki:
— Et Meydanı'na kadar ben de a¬kerle beraber gideceğim! diye bağırdı.
— Hayır, dediler. Zat-ı Şahaneleri "Hırka-i Saadet" dairesi önünde durup dua ediniz! Askerle gelmek münasip olmaz!
İstanbul'u iki ses kaplamış bulunuyor.
— Yeniçeri olan kazanının yanına gelsin!
— Müslüman olanlar "Sancağı Şerif" altına gelsin!
"Şüphesiz ki, sancak altına koşanlar kazan'a koşanlardan çok fazla...
Medrese talebeleri silahlandılar ve bu defa, umumiyetle birlik oldukları Yeniçeriye karşı hareket ettiler. Bunlar, hocaları yanlarında 3500 kişi kadar heybetle ilerlerken, İstanbul imamları, kadılar, yeşil sarıklı seyyidler de gelip kendilerine katıldılar."
"Bu esnada isyancılar Sultan Ahmet ve Bâyezid meydanlarında birkaç kişiyi öldürdülerse de hiçbir tesir elde edemediler."
"Sultan Ahmet Camii devlet tarafından başlatılan hareketin idare yeri... İç cephane açıldı ve silahı olmayana ariyet olarak silah dağıtıldı. "Sancağı Şerif" altında tekbir alınarak doğruca Sultan Ahmet Camiine gidildi ve mukaddes Sancak minbere dikildi. O zamana kadar eski şeyhülislâmların yenisiyle görüşüp bir araya geldikleri olağan işlerden değilken, yeniçerilerin son defa din adamlarına karşı aldıkları hakaret tavrı yüzünden sarmaş dolaş oldular. Sadrâzam camide kaldı. Ağa Hüseyin Paşa ile İzzet Paşa meydanda yerlerini aldılar."
"Nihayet Sadrâzam tarafından ileri yürüyüş ve taarruz emri... Sekbanlar, topçular, humbaracılar, lağımcılar ve medrese talebeleriyle halk, hep birden harekete geçtiler."
Bundan sonra Cevdet Paşa'dan faydalanarak yazmaya çalışacağız. "Peygamber Efendimizin Sancağı Şerifini zeamet sahipleri nöbetleşe bekliyorlar, büyük vezirler, ilim adamları ve ayan, minber önünde saf bağlayıp ayakta duruyorlardı. Yeniçerilerin yağmacılıkları, evleri basmaları ve akla gelen ne kadar yaramazlıkları var ise anlatılıp, sonra da, "bunların öldürülmeleri kanuna uygun mudur" diye soruluyordu. Umumi kanaat, hemen öldürülmeleri yönünde olmakla beraber, nasihat yolunun denenmesi şüphelerin dağılması için daha münasip görüldü. Bu görev içinde Ahıskah Dersiam Ahmed Efendi seçildi."
"Ahmed Efendi, "hiçbir faydası olmaz; ben boşu boşuna ellerine geçerim, yapılacak savaş ta böylece gecikmiş olur" deyince, ondan vazgeçildi. Sadrâzam, Ağa Hüseyin Paşa ve Mehmed Paşaya hücum emri verdi. Onlar da kendi sekbanları, topçu, humbaracı, lağımcı ve kalyoncu askeri ile Sultanahmet meydanından hareket ettiler. Bunlara talebe ve halk da katılarak, hep beraber Aksaray meydanında toplanan Yeniçerilerin üzerine yürüdüler."
Üzerine yürünenler tepelenecektir. Osmanlı ordusu bir zamanlar Kosova'da "Allah Allah" nidalarıyla böyle yürümüş, şanlı Sancağı Balkanlarda dalgalandırmıştı. Bizans'ın surlarına tırmanıp, yeni bir çağ açmıştı. Yavuz Sultan Selim'le Çaldıran'da, Merci Dabık'ta, Kanuni Sultan Süleyman'la Zigetvar'da tarih yazmıştı. İran üzerine yürüyen, Rumelini Türkeli yapan orduda kimler vardı. Şimdi yeryüzünden kaldırılmaya çalışılan Yeniçeri: Dördüncü Murad'ı inim inim inleten, Genç Osman'ın etlerini mıncıklayan, Üçüncü Selim'i öldüren de Yeniçeri idi. Bu yok oluş sahnelerinin aktarılması pek zevkli bir vazife değil; değil amma, bizim tarihimizin bir gerçeği. Onlar devlet adına savaşırlarken kahramandılar, devletin aleyhine davranışları başlayınca, hain oldular. Önce devlet! O yüzden Fatih; İcab ederse, kardeş katline, evlat katline fetva çıkartmıştı. Kanuni sevgili Mustafa'sını devleti ebed müddet için feda etmişti. Nice şehzadeler feda edilmişti... Geçelim:
Savaş devletten yana olanlarla devlete âsi olanlar arasında. Âsiler Yeniçeriler. Saldırmayı değil, müdafaayı yeğlemiş Yeniçeriler, Aksaray meydanında bekleşiyorlar. Bütün devlet güçleri karşılarında, halk karşılarında... Dünyanın en kötü insanları onlarmış sanki beddualar onlar için; bilenen kılıçlar onlar için...
Sultanahmet Meydanı'ndan gelen müthiş kalabalık, Bâyezid'de bulunan Yeniçeri öncülerini hiç önemsemeden Aksaray'a aşağı uğuldayarak iniyor; öncüler önlerinde, esas kuvvetlerine doğru kaçışıyordu. Horhor tarafından gelen devlet kuvvetleri, karşılaşılan mukavemeti, topçu yüzbaşısı Karacehennem İbrahim Ağanın gayretiyle tepeliyordu. Aksaray (Etmeydanı'na) toplanan Ağa Hüseyin Paşa ile Darendeli İzzet Paşa kuvvetleri içlerine karışan sivillerle, haddinden fazla kalabalık görünüyordu.
Aksaray'da "Yeni Odalar" denilen Yeniçeri Kışlalarının etrafı çevrildi. Karacehennem top atışına hazır: Hemen yakıp, yıkmak niyetinde değil Yüzbaşı Karacehennem, Yeniçerilere, duyacakları sesle:
"Etrafınız çevrildi, üzerinize topların namluları çevrildi, birazdan gülleler, yağlı paçavralar yağacak ve kışlanızla beraber yıkılıp gideceksiniz! Fırsat varken aman dileyin. Akibetinizi Şevketli Pâdişâhımıza bırakın." diye bağırdı:
Yeniçeriler teslim olmak ve özür dilemek istemezler. Red cevapları üzerine top atışı başlar. Kocaman kapının bir kanadı devrilir. Üstad Necip Fazıl, roman üslubunda yazdığı "Yeniçeri" adlı kitabında, bakın nasıl anlatıyor o anları. Kapının bir kanadı kırıldıktan sonra, "Kapı arkasında toplananların birçoğu da ölüp gitti. İzzet Paşa'dan 2500 kuruş bahşiş alan bir topçu bahadırı öbür kapıyı da devirdi."
"Karacehennem ile Tophane İmamı, devrilen avlu kapısından içeriye dalmasınlar mı? Herkese büyük bir cesaret geldi ve bir anda avlu devlet kuvvetleriyle doldu."
"Karacehennem topuğundan vurulduğu halde aldırmadı ve avlu boyunca yürümeye devam etti."
"İsyancılar kışla binasına sığındılar. Tarihi an... Yeniçeriler topyekûn kışlalarında ve kapana kıstırılmış vaziyette."
"Bu vaziyette ne yapmak lazımdır? Kışlayı topa tutmak ve ateşe vererek Ocağı, haşere yatağı temizlercesine kül etmek mi, yoksa bir kere tam ele geçirdikten sonra eski ruh temeli üzerine yeni bir bina çekmek yani, Ocağı, içine girip inkılâp çapında bir ıslah ve tesviye işine tâbi kılmak mı?"
"Bu tarihimizin en nazik saatlerinden biridir ve cevabı biraz sonra verilecektir."
"Biz şimdi ne yapıldığına bakalım."
"Yeniçeriye Yeniçerilik yapıldı; yani o, tam esir düştüğü anda asla tasfiye ve ıslahı düşünülemez ebedî bir suikast müessesesi farz edilerek bir haşere yuvası gibi ateşe verildi."
Ocak "Tomruk" ismini verdikleri kasap dükkânı tarafından tutuşturuldu ve Kara Cehennemin dizdiği toplar, kışlayı gülle ve alevle paçavra yağmuruna tuttu.
"Kışla içinde binlerce Yeniçeri, bir taraftan yıkılıyor, bir taraftan da yanıyor. Pencere ve kapılarda birtakım Yeniçeri kafalan, çığlık çığlık bağırıyorlar:
— Bizi böyle diri diri yakmayınız! Allah zulmedenlerden razı olmaz! Gelip bizi teslim alınız. Cezamız neyse veriniz! Ama kafirlere bile edilmez bir muameleden koruyunuz bizi!.."
"Yeniçeri kışlasının içinde bir cehennem cümbüşü cereyan ediyormuş gibi, alev alev devrilen kalasların ışıkları duvarları aydınlatıyor, bu duvarlarda 5 asırlık ocağın devir devir düşmandan aldığı sancaklar, armalar, türlü silahlar göze çarpıyor ve bu tarihi hatıralar önünde, hiçbir fikir sahibi olmaksızın, aynı vahşetle, devletin başta kurucusu ve sonra kurutucu askeri çalı çırpı gibi ateşe veriliyor, ayyuka yükseltici feryatlara aldırılmıyordu."
Muhterem Üstadımız bu minval üzere devam ediyor anlatmaya...
"Kışla yerle bir. Bütün Yeniçeriler yerde ceset. Amma birkaç yüzlercesi nasıl olmuşsa ayakta, onları da Sultanahmed'e ******ürüyorlar, Sadrâzam onları boğdurup "malum" çınar ağacının altına cesetlerini yığdırıyor. 120 kadarını da Hüseyin Paşa öldürterek, bu savaştan nasibini alıyor.
Rakamlar muhtelif 8.000 den 40.000 e kadar çıkıyor Yeniçeri ölüsü. Beri taraf ise sadece 25 ölü veriyor. İnanılır gibi değil! İzzet Molla diye bir şair o günlerde meşhurdur. Ve de marifetlidir. Bir dörtlük yazar; Yeniçeriliğin kaldırılışına tarih düşürür:

Tecemmu eyledi Meydan-ı Lahm'e
Edip Küfran-ı nimet nice bağı
Koyup kaldırmadan, ikide bir de
"Kazan devrildi, söndürdü ocağı."


( Lahm = Etmeydanı, Aksaray Meydanı, Bâği = Haydut, eşkiya, demektir.)

Uzun uzun anlatılan bu imha hareketini biz burada noktalayıp, sonrasına bakalım. Bu olaya güzel bir ad bulunuyor ve o günden beri Vaka-i Hayriye deniyor bunun adına. Devletin tarihçileri bol bol övgüler diziyor o gün için.
Yeniçeri Ocağı bozulmuştu, bunu inkâr mümkün değil! Amma netice böyle mi olmalıydı? Onu bilemiyoruz.
Türkiye'de bu gün de pek çok insanın adını hürmetle andığı bir isim var. "Moltke" Prusyalı Moltke. Bakın o ne yazmış.
Yeniçeriliğin kaldırılışı ve onun yerine konan yeni düzeni eleştiren Motke diyor ki:

"Yapılanların en zavallısı da Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekleri, Türk serpuşu, Macar eğerleri, İngiliz kılınçları ve her milletten öğretmenleriyle Avrupa örneğine göre bir orduydu."
"Eski Osmanlı ordusunun zarif ve muhteşem kıyafetleri, kıymetli silahları ve bunların yılmaz cesaretleri artık görünmez olmuştu."
"Kavuğun insana çok yakıştığını, yağmurdan ve sıcaktan başı koruduğunu, şapkanın insanı güneşten bile muhafaza edemediğini." söyledikten sonra, eski Yeniçeri kıyafetini hayâl ederek:
"Böyle bol kollu libaslar içindeki kimsenin her hareketi ona haşmetli bir görünüş veriyor ve insan her zaman resmini çizmek arzusu duyduğu bir adamla karşılaşıyor. Türkler Frenk elbisesi giydirilmeden evvel, onların neden dünyanın en yakışıklı insam olduğunu anlamak kolay. Bizim askerlerimize de Türk libası giydirilse, muhteşem bir görünüşleri olurdu!"
Buna "gavur aklı" deyip geçebiliriz. Bir de diğer gavura bakalım. Bu da o günlerde sulh içinde bulunduğumuz bir devletin Başvekili Prens Metternich. Avusturya Başvekili olarak işbaşındadır. Türkiye'de yapılardan, bugünkü yabancı devlet adamlarının yaptığı gibi seyretmekte iken, dayanamayıp Bâb-ı Âli'ye bir mektup yazıp, duygu ve düşüncelerini anlatmaktadır.
Okuduğumuz zaman bizi etkilemiş olan bu mektup, o gün nasıl karşılandı, yazarının dostluğuna mı, düşmanlığına mı verildi bilemiyoruz. Mektup aşağıda:
"Sultanın icraatı hakkında bir devlet adamı sıfatıyla vicdanımı yoklayarak dâima dermeyân edebileceğim bir tenkîd de, Pâdişâhın millî şekillere uygun olarak yapıldığı takdirde faydalar tevlîd edebilecek bir hareket ve teşebbüsü, hiç tereddüt etmeyerek yabancı şekli ile nazara alması ve öylece tatbik ve icraya girişmesidir. Onun hemen her yenilik icraatını birlikte takip eden diğer bir hata da, aynı menşe ve esâsa dayanan bir müesseseyi murakabe etmek üzere başka başka kanaat ve görüşlere sahip kimselerin yardımına müracaat etmesidir. Bu mülâhaza bilhassa askerî teşkilat ve müesseselere taalluk eder. Bir ordu için lâzım en birinci şart, o ordunun muhtelif kısımlarının bir kül teşkil edebilmesi ve onların mütecanis olmasıdır. Birbirine zıt unsurların ve muhtelif maksatlar güden nizamların bir araya getirilmesi, ordunun bütünlüğünü temin edemez. Bunlarla sağlam ve kudretli bir askerî kuvvetin vücûda getirilebileceğini düşünmek asla doğru olamaz. Nitekim hâdisât bunu göstermemiş midir? Her ne kadar bugün Bâb-ı Âli'nin az çok Avrupalı gibi giyinmiş asker ve zâbitânı varsa da, ordusu yoktur. Bâb-ı Âlî eski Türk ordusunu inhilâle sevketmiş, fakat yenisini te'sis eylemek iktidarını gösterememiştir."
"Hükümetinizi, mevcudiyetinizin üssü'l-esâsı olan ve pâdişâh ile müslüman tebaası arasında başlıca bir rabıta teşkil eden dîni kanunlara hürmet ve riâyet esâsı üzerine bina ediniz. Zamanın doğurduğu zaruretleri nazar-ı itibâre alınız. İdâri işlerinizi nizâma alınız ve ıslah ediniz. Lâkin âdetlerinize ve içtimâi meziyetinize uygun olmayan bir idare usûlünü tesis etmek için, eski idareyi yıkmayınız. Aksi takdirde pâdişâhın ne tahrîb ettiğinin, ne de yıktığının yerine koyduklarının, kıymet ve değerini bilmediğine hükmolunur. Avrupa'dan sizin kaanunlarınıza ve nizâmlarınıza uymayan şeyleri iktibas etmeyiniz ve almayınız. Zira garb kaanunları, hükümetinizin temelini teşkil eden kaanunların usûl ve kaaidelerine asla benzemeyen esaslara istinâd eder. Garb ülkelerinde esas olan şey, Hıristiyan kaanunlarıdır. Siz Türk kalınız. Lâkin mademki Türk kalacaksınız, şeriata temessük ediniz. Sâir dinlere karşı müsamahakâr olmak için, şeriatın size gösterdiği kolaylıklardan istifâde ediniz. Bir kaanunun icra ve tatbik sebepl¬rini temin etmeden asla ilân etmeyiniz. Fakat bunu yaparken garbın efkâr-ı umûmiyesi addettiğiniz şeye ehemmiyet atfetmeyiniz; siz bu efkâr-ı umûmiyeyi, Avrupa'nın umumî sadasını anlamıyorsunuz. Eğer terakki yolunda adalet, vukuf ve malûmat ile ileriye doğru hareket ederseniz, Avrupa efkâr-ı umûmiyesinin şâyân-ı ehemmiyet olan kısmı size mütemayil ve müteveccih olacaktır...
"Hulâsa, Bâb-ı Âlî'ye, ahvâl ve şeraiti, Türkiye İmparatorluğu'nun ahvâl ve şeraitine uymayan garb hükümetlerini, her şeyden evvel taklide şâyân bir nümûne şeklinde telâkki ederek ona göre ıslahatta bulunmamasını, esas kaanunları şarkın âdetlerine ve âdabına uygunluk göstermeyen hükümetleri taklid ve hâl-i hâzırda her türlü yaratıcı ve nizâmlayıcı hassadan mahrum olup İslâm memleketlerine za¬rar vermekten başka bir netice hâsıl etmeyeceği aşikâr olan ıslahatı kabul ve tatbik etmemesini tavsiye ederiz... Acaba beni siyâsî hayâllere bağlanmakla mı itham edeceklerdir?.. Varsın öyle olsun..."


Yabancı dostlar ne derlerse desinler, 15 Haziranda yerle bir edilen Yeniçeriliğin ilgasına dair ferman, iki gün sonra her tarafa duyurulur. "Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye" kurulur. Yeniçeri Ağalığı da kalkmış olduğu için, Yeni orduya da benzeri bir Ağa lazım olduğu düşünülünce ilk akla gelen isim, son olaylarda çok yararlı görülen Ağa Hüseyin Paşa olur. "Yeniçeri Ağası" tarihe karışırken, "Asakir-i Mansûre-i Muhammediyye Seraskeri" tarihlere geçer.
"Yeniçeriler Hacı Bektaş'ı yanlış olarak ocaklarının piri saydıkları, kışlalarında daimi surette bir Bektaşi babası bulundurdukları ve bilhassa vaka günü babalar ocak propagandası yaptıkları için 8 Temmuz Cumartesi günü Bektaşi tarikatı de ilga edilip mensupları muhtelif yerlere sürülmüşler."

Hocapaşa Yangını

Yeniçeri Ocağının kapanmasının İmparatorlukta sevinç meydana getirdiği anlatılırken, az da olsa memnun olmayanı var imiş; bunlardan biri bir gün Sultan Mahmud'u görür ve yaptığı işin büyük bir hata olduğunu yüzüne haykırır. Adam yakalanıp hapise atılır, adına da "deli" denir.
İki Ağustos Çarşamba günü Hocapaşa mahallesinde bir yangın çıkar, 36 saatte zor söndürülen yangın neredeyse İstanbul'un üçte birini kül eder. Pâdişâhın, yeni kurulan ordu için talim sahası aradığı halk arasında dolaşmakta; bunu Pâdişah'a hakaretten hapse giren kişi de bilmektedir. Yangında içeridedir ve etrafındakilere şunu söyler:
"Sultan Mahmud bir talimlik yer istiyordu, biz ona İstanbul'un üçte birini açtık; istediği gibi kullansın" Bu adam ölünce mezarı ziyaretgah olmuş." (Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi)
Ordu'da yeni düzene geçilmesi, umulmadık sıkıntılar meydana getirdi. Sanki eskiye ait hiçbir şey kalmasın diye, tepeden tırnağa bütün kıyafetler değiştirildi. Altyapı hazırlığı olmadığı için dışarıdan getirilen giyim kuşam, yeni masraf kapıları açtı. Yeni askerlerin eğitiminde doğan güçlüklerin giderilmesi, yeni subayların ithalini gerektirdi. Mısır'daki Mehmed Ali Paşa'dan halis Türk veyahut Arap subaylar istendi. Onun da bu vasıftaki subaylarının Fransız olduğu anlaşılınca! İş iyice sarpa sardı. "Avrupa memleketlerine harp sanatını öğrenmek için talebeler gönderildi." Türkiye'de yüksek bir harp okulu ile bir tıp okulu kuruldu.
Âdeta, devlet yeniden kuruluyordu. Ordudaki rütbeler değiştirildi, ûlâ, saniye, sâlise, râbia gibi yeni isimlerle dünyaya ayak uydurulacağı sanıldı. "Dâr-ı Şuray-ı Askerî", "Meclis-i Vâlây-ı Adlîye", "Dar-ı Şûray-ı Babıâli" meclisleri hayata geçirildi.
Bunlarla, bugün de pekçok insanımızın durmadan türküsünü söylediği Batılılaşma tüneline girilmiş oluyordu. Ne o günlerde biliniyordu bu tünelde neler görüleceği ve nasıl çıkılacağı, ne de bugün biliniyor.
İkinci Mahmud'un getirdiği yeniliklerden biri de, modern manada nüfus sayımıdır. Bu sayımla Anadolu’da 2 milyon Müslüman 400 bin Hıristiyan, Rumeli’de 500 bin Müslüman; Kıpti; Yahudi dahil 1 milyon diğerleri tespit edildi. Bunlar erkek nüfus idi.
Posta teşkilâtı, pasaport kullanma da İkinci Mahmud'un getirdiği yeniliklerdendir.

Sosyete Alanında Düzen

Enver Ziya Karal, yukarıdaki başlık altında padişahın ve etrafındaki ricalin beşerî münasebetlerde uyacakları yeni kuralları anlatıyor. "Pâdişâh, kendisini büyük memurlardan ayıran ve herkese yukarıdan bakması esasına göre ayarlanmış olan âdetlerle törenleri bıraktı. Bakanlar ile ulemânın huzurunda oturmalarına müsaade etti. Mısırlı kıyafetini benimsedi ve sokağa Mısırlı kıyafetinde çıkmaya başladı. Sakalını kısa kesti. Devlet adamlanı da kendisi gibi hareket etmeye teşvik etti. Eski usûlde kıyafetlere bağlı kalanları azarladı."
Pâdişâh her şeyi ile Avrupa'ya benzemeye hem kendini, hem de çobanı olduğu sürüsünü mecbur tutmaya başlamış; törenlerle doğum günü kutlamayı da adet edinmişti.
Eskiden devlet adamları meslek ve makamlarına göre şekli değişen kavuk giyinirken, herkese tek tip fes giyme mecburiyeti getiriyor, halkı serbest bırakıyor. Halk başına istediğini giyebildiği için, halk anlatılırken söylenen "Başı bozuk" tabiri de o günlerden kalıyor.
İkinci Mahmud eğitim alanında ilerlemek için büyük gayretler sarf ediyor. İlk okulu okuma mecburiyetini -İstanbul için- getiriyor, diğer okulların kurulmasına, modern eğitimle talebeler yetiştirilmesine çalışılıyor ama medreselere dokunmuyor. Gerçi oralarda eğitim bir hayli seviye kaybetmiş, modern hayata uyacak bilgilere sırt çevrilmiş amma, dinî eğitimin yine de medresede tahsil ediliyor olması, açık kalmaları için yetmiş. Kimbilir, belki de şimdilik, kaydıyla dokunulmamıştır.

Yeni Ordu Neler Yaptı? Navarin Baskını (20 Ekim 1827)

Sultan Mahmud'un hamlelerini çok çok özetleyerek aktarmaya çalıştık. Fakat dünya bundan ibaret değildi. Daha önceleri olduğu gibi, yine etrafımızda fırsat kollayan düşmanlarımız vardı ve bunlar "Şu Pâdişâhı rahatsız etmeyelim de iç işlerini bir yoluna koysun, ondan sonra görüşürüz" demeyeceklerdi!
Avrupa efkârı umûmiyesi (kamuoyu) Yunan âsilerini destekliyor, Akkerman Anlaşması (7 Ekim 1826) ile cüretlenen Rusya, Osmanlı İmparatorluğu'nu yutma sevdasında. Fransa, İngiltere, Avusturya farklı hesapların peşinde ise de müşterek hedef Osmanlı'nın tekmelenmesi. Londra'da İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan protokol Yunan meselesinin Yunanlılar lehine hallini içeriyordu. Pâdişâha takdim edilen prtokol bir süre sonra reddedildi. Sultan Mehmet kendisinin bağımsız bir hükümdar olduğunu ve Rumların meşru hükümdarlarına isyan ettiğini, İngiltere'nin İrlanda meselesine başka devletlerin müdahalesini istemediği gibi Devlet-i Âliye'nin de içişlerine karışılmasına müsaade etmeyeceğini söyledi.
Görüşmeler; elçiler ve Reisülküttab arasında uzun süre devam etti. Reis Efendi (Reisülküttab) "biz her şeyi yapmaya hazırız, hatta toplar Sarayburnu'nda görünseler bile pâdişâhın kararı değişmeyecektir" dedi
İstanbul'a isteklerini kabul ettiremeyen devletlerin Akdeniz'deki donanmaları müştereken hareket edip, Navarin önlerine geldiler. Osmanlı-Mısır donanması limanda demirliydi. Henüz, savaş ilan edilmiş değil iken, dostane görünüşüyle liman ağzına kadar gelen düşman! gemileri ateşe başladı. Hazırlıksız -kalleşçe- bir tuzağa düşmüş olan "Osmanlı-Mısır donanması 3,5 saat içinde büyük kısmıyla imha oldu." Osmanlı ve Mısır gemilerinden batan 10, yanan 36, işe yaramaz duruma gelen sayı 6 idi. Böylece altmıştan az fazla olan geminin tamama yakını devreden çıkmıştı. Düşman, düşmanlığım bildirmeden saldırmıştı, onların ateş gücü yüksek 27 gemisi ve buna ilaveten kalleşlikleri Navarin Fâciası'na sebeptir. 8000 kadar askerimizin şehid düştüğü söyleniyor. Yorga Tarihi Türk şehidi 6000 idi diyor ve Hıristiyanların usûle aykırı hareketini hiç ka'le almadan "zaferin mükemmel" olduğu görüşüne yer veriyor.
Bu adi baskın sonrası ilgili devletler olaydan haberdar olmadıklarını belirtip, vicdanî mesuliyetten sıyrılmaya, dünya kamuoyu önünde temize çıkmaya çalışmışlardır."

Türk-Rus Harbi

Navarin Baskını'yla, alnında lekesiz kalan noktaları bile kirleten Rusya, Türkiye'nin zaafını kendisine nimet bilerek, tiynetini işlemiye çalışıyor. Sözünü Fransa ve İngiltere'ye dinletebilse idi, üçü birden saldıracaktı ama, olmuyor. Yalnız başına savaş ilan ediyor. 26 Nisan 1828 ve 8 Mayısta Prut Nehri'nden geçip Osmanlı arazisine giriyor. Vuruyorlar, kırıyorlar, alıyorlar... Ordumuz ne yapıyor? Savaşamıyor! Rusların Türkiye'yi ne kadar küçülttüğüne bakalım. Sükut eden yerlerimiz. 6 Haziran İsakçı, 11 Haziran, Anapa, 19 Haziran, İbrail, 6 Temmuz, Pazarcık, 7 Temmuz Kars şehri, 13 Temmuz Harsova, 14 Temmuz Pravadi, 15 Temmuz Kars Kalesi, 28 Ağustos Ahıska ve sonra Varna. (Varna'nın, kale muhafızı Serezli Yusuf Paşa tarafından Ruslara satıldığı iddiası İ. H. Danişmend'de var). Paşa maiyetindeki Rumeli askerleriyle beraber Rusya'ya iltica etmiş. Yazıklar olsun!
Rusların 1828 seferi böyle devam ederken, 1829 geliyor. 28 Şubatta Süzebolu yakılıp, yıkılır ve işgal edilir. 10 Haziranda Vidin civarındaki Rahava, sonra Silistre... Bir yangındır devam ediyor sanki rüzgarı arkasına almış Ruslar. Erzurum ellerine geçer. Balkanları aşan Kazak atlıları Edirne'de görünürler. Şu hale hiçbir zaman için şahit olmamıştı bu aziz topraklar. Edirne'den sonra Kırklareli, Tekirdağ, Enez bir adım daha atabilseler İstanbul... Erzurum'daki Ruslar da Trabzon'a doğru -babalarının memleketi gibi-ilerliyorlar...
Türkiye ne yapsın, dizde derman yok. Ruslar düz yolda yürüyor sanki durmadan puan topluyorlar. Bastırsalar tuş ederler. Bâb-ı Âli sulh istiyor. Rusları sulha razı edebilmek bile başarıdır. İngiltere'ye ve Fransa'ya aracı olmaları rica edilir, onlar da kırmaz Bâb-ı Âli'yi; Rusya'ya derler ki "nasıl olsa İstanbul'u almana dünya müsaade etmez, sen şu zaferini altına çevir, zengin ol" Yunan bağımsızlığının tanınması için, prenslik yılda 37.000 altın vergi taahhüdünde bulunmuştu. Rusya Türkiye'den 11.500.000 altın istiyor. Türkiye'de bu imkân var mı? Ne gezer! "Borçlan" diyor Rusya; sen ödedikçe ben topraklarıdan çekilirim. Dedikleri gibi olur. İkinci Mahmud yenilenme yolundaki harcamaları durdurup, Ruslara ödeme yapmaya başlar altınlar ve bu para 5.5 senede ancak ödenir. Ruslar da en son Romanya'dan ve Silistre Kalesi'nden çekilirler. (8 Nisan 1836) Sulh anlaşması (14 Eylül 1829)
İkinci Mahmud'un oğlu Mecid'den sonra Abdül Aziz de dünyaya gözlerini açar (7/8 Şubat 1830) Onun da göreceği günler, çekeceği çileler ve yapacağı hizmetler vardı.
Pertevniyâl Valide Sultan, onu en iyi şekilde yetiştirip sırtı yere gelmeyen bir pehlivan yapacak amma, zamanı geldiğinde bazı kalleşlerin kanını akıtmasının önüne geçemiyecekti.
Cezayir 5 Temmuz 1830'de Fransızların olur. Onları durdurmaya gücümüz yetmez. Vali Hüseyin Paşa üç sene önce tokatladığı konsolosun hışmına uğrar. Memleketi sahip çıkar Deval'e ve Cezayir'i işgal, İzmirli Hüseyin Paşa'yı esir eder. Cezayirliler Fransızlardan kurtulmak için su gibi kan akıtacaklar, isteklerini kazanmak uzun seneler isteyecek, Osmanlı idaresini hasretle anacaklar, evlatlarına, torunlarına anlatacaklar...

Mısır İsyanı Veya Besle Kargayı Oysun Gözünü

Mısır bir büyük Osmanlı eyaletidir ve Osmanlı Devleti adına Kavalalı Mehmed Ali Paşa hükmediyor. 1770 senesinde Konya'dan Kavala'ya göçen İbrahim Ağa'nın oğlu Mehmed, bekçibaşı olan babasının ölümüyle, küçük yaşta yetim kalınca Amcası Tosun Ağa sahiplenmişti. Bu sahiplenme fazla sürmez, Tosun Ağa idam edilir. Küçük Mehmed kimsesizliğin açılarıyla olgunlaşır... Kavala'da tütün ticareti yapan Fransız tacirinin önce postacısı, sonra simsarı olarak çalışırken 18 yaşında asker olur. Mehmed Ali büyüklerin dikkatini çeker, büyükler de onu zengin ve dul bir kadınla evlendirirler.
Mehmed Ali Paşa'ya yavaş yavaş aralanan şans kapısı, Napolyon'un Mısır'ı işgaliyle epeyce açıldı. "Osmanlının, İngiliz yardımıyla gönderdiği ordu birlikleri arasında Kavala hakiminin hazırladığı bir kıta vardı, Mehmed Ali de bu kıtanın kumandan muavini olarak Mısır'a geldi." Ve Kavalalı sonunda Mısır'a Vali oldu. Daha sonraları Bâb-ı Âli'nin isteğiyle, oğlu İbrahim'i Mora isyanını bastırmaya gönderdi. Paşa vali olarak Mora'da kaldı. Aradan zaman geçip de Mora Yunanistan'ın olunca, İbrahim Paşa'ya Girit Valiliği teklif edildi, paşa kabul etmedi. Babası Mehmed Ali Paşa da Rusların Balkanlara tecavüzünde Pâdişâhın emrine uyup asker göndermemişti; böylece Mısır idarecileriyle Bâb-ı Âli'nin arası açılmış oldu.
Mısır Firavunlar zamanı alışkanlıklarını Mehmed Ali Paşa'ya da bulaştırmıştı. Ehram yaptırmıyor, fakat, bayındırlık işlerine çok önem veriyor, bunun için de fellahları gece gündüz çalıştırıyordu. 600 fellah isyan edip Filistin'e kaçınca, Paşa iade edilmelerini istedi, Vali Abdullah Paşa Mehmet Ali Paşaya "hayır!" dedi. Ve kavga başladı. Mehmed Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşayı 40 bin askerle Filistin'i cezalandırmaya gönderdi. (10 Ekim 1831)
İşler nereden nereye geliyor! Vefa, o günlerde, hatta ondan önceki günlerde de yokmuş. Koskoca Osmanlı devleti kah düşmanları, kah böyle valiler eliyle hırpalanıyor durmadan.
Gazze, Yafa, Kudüs ve Hayfa olgun meyveler gibi düşer İbrahim Paşanın sepetine. Şam'a girer Paşa. Devlet-i Âliye'nin orduları dayanamaz Mısır'ın ordusuna. Sultan Mahmud'un paşaları yenilir Mısır'ın paşasına. M. Ali Paşa fermanlu ilan edilir. O bir idam mahkumudur ama, kim yakalayacak!
3 Kasım 1832'de Sadrâzam Reşit Mehmed Paşa 60.000 askerle yürüdü. İbrahim Paşa 21 Kasımda Konya'ya girdi.
Konya yakınlarında, daha az askeri olan İbrahim Paşa ile Sadrâzam ve Serasker Reşit Mehmed Paşa karşılaştılar. Çok karlı bir havada cereyan eden savaşta Reşit Paşa yanlışlıkla Mısır süvarilerinin arasına girdi ve dolayısıyla esir düştü; ordu bozuldu.
Sultan Mahmud'un yenilik hareketlerini sevmeyen halk, tarafsız kalmış, hatta öbür tarafa sempatiyle bakanlar bile olmuştu. Esir düşen bir Osmanlı paşasıdır. Mısır Paşası da saygılı davranıp, Reşit Paşaya istediği tarafa gidebileceğini söyleyince Reşit Paşa tabii ki İstanbul'u istedi.
Mısır ordusu durdurulamıyordu. İbrahim Paşa 2 Şubat 1833'te Kütahya'yı işgal etti. İşi o kadar ilerletti ki, Mısır Paşası, Osmanlı devletiyle Kütahya'da bir masaya oturup, anlaşma imzaladılar. Suriye Şam, Halep, Mısır, Sudan, Habeş, Filistin, Lübnan, Adana ve Cidde Mehmed Ali Paşa'ya verildi. İsyancılar hakkındaki idam fermanı kaldırıldı.
Mısır ordusunun Anadolu'yu tahliyesi de antlaşmada kayda geçilmesine rağmen Bâb-ı Âli güvenmedi İbrahim Paşa'ya gerektiğinde yardımı görmek için Rusya ile Hünkar iskelesi adıyla meşhur antlaşmayı yapmaya mecbur oldu. (8 Temmuz 1833)
Yılmaz Öztuna Mısırlı Paşalarla yapılan andlaşma için: "7 eyaletin bir tek valiye verilmesi, İmparatorluğun adeta Osmanoğulları ile Kavalalılar arasında paylaşılması gibiydi" diyor.
1838'e kadar Mısır meselesi unutulur. Sultan Mahmud'un İngilizlerle yaptığı tekel anlaşması, Mehmed Ali Paşa'nın gelirinin % 60'ını elinden alıyordu. İngiltere lehine Türkiye'nin de zararına olan bu anlaşmanın Mehmed Ali Paşa korkusundan yapıldığı; ama Pâdişâhın çok tenkide uğradığı anlatılır. Çünkü bu anlaşma Türk sanayinin gelişmesine engel teşkil etmektedir.
Mehmed Ali Paşa Bâb-ı Âli'ye yıllık yüklü miktarda vergi ödüyordu. Tekel anlaşması gelirini azaltınca, o da vergiyi geciktirdi ve savaşın yeniden başlamasına sebep oldu. "İbrahim Paşa Suriye'de 80.000 asker hazırlamıştı. Mehmed Ali Paşa da Mısır'da 50.000 asker ve donanmayla bekliyordu.
Osmanlı Devleti adına Hafız Paşa 40.000 askerle savaşa hazırdı. İbrahim Paşa ile Hafız Paşa 24 Haziran 1839 da Nizip'te karşılaştı.
Sultan Mahmud son günlerini yaşıyordu. Nizip'te Hafız Paşa'nın Osmanlı ordusu İbrahim Paşa'nın Mısır ordusuna mağlup oldu.
Mağlubiyetin sebebi: Mısır ordusu bozulmak üzere tam panik hali yaşarken Cuma günü oluyor. O gün kuvvetli bir hücum yapılsa karşı tarafın işi bitirilecek ama Hafız Paşanın softalığı tutmuş ve ulemaya sormuş. Bugün hücum etmek caiz midir? Aldığı cevap hayır olunca, hayırsız bir neticenin önü açılmış. O gün hücum edilmesini isteyen harpçı subaylardan biri de meşhur Maltke'dir. Henüz yüzbaşı rütbesiyle Osmanlı ordusuna hizmet ediyordu. Hafız Paşa iş bilenlerin sözlerini dinlemeyince, bilahare bütün savaş levazımatını savaş meydanında bırakıp, kaçan askerle beraber kaçtı.

İkinci Mahmud'un Ölümü

Sultan Mahmud önceki pâdişâhlardan devam ederek gelen bir büyük işi neticelendirmeye çalıştı. Bu yüzden tenkit edeni de takdir edeni de boldur. Yaptığı yenilik hareketlerinde uyguladığı yanlışlıkları eleştiren Hıristiyan devlet adamları da olmuştu, "bilhassa cahil ve müteassıp tabakaların kendisini tekfir derecesine varan husûmetlerine rağmen teceddüt yolunda gösterdiği azim" diye yazan Danişmend, belli ki seviyordu. Yılmaz Öztuna ise "İkinci Mahmud Türk tahtının 2,5 asırdan, Kanuni'nin ölümünden beri görmediği çapta bir hükümdardı. Dağılabilecek imparatorluğu, şahsiyeti ve inkılâpları ile nispeten az kayıplarla kurtarmıştır" diyor.
Bilhassa Mehmet Ali Paşa ve oğlunun isyanı ile çok sarsılan, uykuları dağılan Sultan Mahmud veremden öldüğünde 53 yaşını bitiriyordu. Padişahlığı 30 sene, 11 ay, 4 gündür. Hayatında, devletin yaşadığı son felaket Nizip Bozgunu'dur, fakat Pâdişâh bu felaketi duymamıştır.
Yapmak isteyip de yapamadıkları çok fazlaydı. Oğlu Abdülmecid ile Reşit Paşa bıraktığı yerden devam edecekler, onlar da dua ve nefret kazanacaklar. Sultan Mahmud:
"Posta, karantina, nüfus sayımı, Rüştüye, Tıbbiye, Harbiye mekteplerinin tesisi, buharlı gemi v.s. gibi teknik terakkiyatın memlekete girmesinde ön ayak olması, Unkapanı Köprüsü'yle daha pek çok hayırlı teşebbüsleriyle eserleri inkıraza doğru giden devleti muhakkak bir vartadan kurtarmıştır"
Sultan İkinci Mahmud yaşadığı muhataralı senelerde, gönlünü dinlendirecek zaman buldukça baş koyacağı dizlere fayzasıyla sahipti.

Bir Başka Açıdan Sultan II. Mahmud

Askerî Tıbbiye ve Harbiye onun zamanında kuruldu. Avrupa'ya, askerî sahada yetişmeleri için talebeler gönderildi. Medreselerde ilaveten Rüştiyeler açıldı. Devlet memurları yetiştirmek amacıyla Mekteb-i Mârif-i Adlî açıldı. Öğrenim parasız ve ilk tahsil mecburî idi. İlk defa bir gazete neşre başladı. "Takvim-i Vekâyi" (Ekim 1831). Bu gazeteden Avrupa ülkelerine de gönderilerek, propagandaya çalışıldı.
Devlet teşkilatında isimlerin yenilenmesi de İkinci Mahmud zamanına aittir. (Sadrâzam'a Başvekil, Reis-ül Kut-tab'a Hariciye Nazın gibi.) Postacılık, nüfus sayımı vs. yani birçok yenilik, doğuşunu II. Mahmud'a borçludur.
Hayır sahibiydi: Bâyezid Yangın Kulesi, Unkapanı Köprüsü, Beylerbeyi ve Çırağan Sarayları, Hidâyet, Nusretiye ve Tevfikiye Camileri onun eserleridir. Tamirini yaptırdığı Eyüb Sultan Türbesi, sanduka üzerindeki elyazısı ile güzelleşti; bu yazı da padişahındır.
Anlatılan, seyredilen hayatına aklanıp da başka hiçbir şey yapmadığı, sadece günü kurtarmaya çabaladığı sanılmamalıymış. İlim ve kültür sahası, hayır sahası da ondan alacağını almıştı. Bütün samimi Müslümanların ortak duygusu onda da vardı. Peygamber âşığıydı.
Osmanlı pâdişahlanna hacc yasağı olduğu için kutsal topraklara -o da- gidemedi, orayla ilgili hizmeti imkân ölçüsünde oldu. Ama: Peygamber Efendimize karşı, sanki mahcubiyet içinde, vazifesini yapamamış insanların halet-i ruhiyesi içindeydi. Buna delilimiz aşağıda. Bir şamdanla beraber Hücre-i Saadet'e hediye ettiği, kendi hattı ile kendi gönlünden kopan mısralar...


Şamdan ihdâya eyledim cür'et yâ Resülallah!
Muradım der-i ulyâya hizmet, yâ Resülallah!
Değildir ravdaya şâyeste, destâviz-i nâçizim,
Kabulünle kıl ihsan-u inayet, yâ Resülallah
Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyem ilam,

Cenâbındandır ihsân-u mürüvvet, yâ Resülallah!
Dahîlek, el-amân, sad el-amân, dergâhına düştüm,
Terahhüm kıl, bana eyle şefaat yâ Resülallah
Dü âlemde kıl istishâb bu Han Mahmûd-i Adliyi,
Senindir evvelü âhırda devlet yâ Resülallah!


#51 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 09 June 2007 - 21:34

SULTAN I. ABDULMECİD

(1 Temmuz 1839–25 Haziran 1861)


Resmi ekleyen




Sultan Abdülmecit babası İkinci Mahmud'u verem edip, ölümüne sebep olan kargaşa yaşanırken, artık "Cihan Devleti" diyemediğimiz Osmanlı'nın tahtına oturdu. 17 yaşındaydı. Daha önceki padişahların başlatıp, babasının devam ettirdiği batılılaşma veya modernleşme modasının rüzgârlarıyla büyümüş, yetişmişti. Doğudan çok batıyı tanıyordu. Fransızca biliyor, batı musikisi dinliyordu. Debdebeden hoşlanmıyordu.
Nizip’te Osmanlı ordusunun bozulduğunu, ilk acı haber olarak aldı. Bu, bir büyük devletin, valisine yenilgisi idi. Genç padişahı ne kadar sarsmıştır, Allah bilir.
İkinci önemli acı haberde, müjdelere ihtiyacı olduğu o günlerde geldi. Sultan Mecid Mehmed Emin Rauf Paşa'yı azledip, Koca Husrev Mehmed Paşa'yı sadrâzam tayin etmişti. Kapdan-ı derya Girit'li Ahmed Paşa kendisini bu görev için hazırlamış, gün sayıyordu. Donanma Çanakkale’de hareketsiz beklerken, Sultan Mahmud'un ölümü, Mecid'in tahta çıkışı ve Rauf Paşa'nın sadrâzam oluşu, yaşanıyor. Yeni pâdişâh, Mısırlı Mehmed Ali Paşa ile savaşmak yerine, sulh ile neticeye varmayı, yeğliyor, hakkındaki idam kararını kaldırıp, af ediyor, Kapdan-ı Derya Ahmed Paşa'ya da sefere çıkması emrini gönderiyor.
İsmail Hami Danişmend'in Rum dönmesi dediği, Ahmed Fevzi Paşa, rakibinin sadrâzam olmasını hazmedemiyor, gemileri harekete geçiriyor fakat dümeni İskenderiye'ye çeviriyor. Yani Mehmed Ali Paşa'ya iltica ediyor. "O tarihten itibaren "Hain" ve "Firari" lâkaplarıyla anılan Rum dönmesi Ahmed Fevzi'nin bu şeni ihaneti Mehmed Ali'nin vaziyetini son derece takviye etmiş olduğu için, Mısır'ın elden çıkmasında mühim bir âmil sayılır."
"12 yıl önce Navarinde yakılan donanmanın yerine, Sultan Mahmud'un binbir fedâkârlıkla meydana getirdiği yeni donanma da elden gitmiş, Türk sahilleri açık kalmıştı. Mısır donanması da İngiltereden sonra, dünyanın en kuvvetli deniz gücü olmuştu."
Baba'nın zamanında başlayıp, evladın ilk saltanat günlerinde neticelenen bu kayıpların, kısa zamanda telâfisi mümkün değildi. Devletin önünde uzun yıllar, yapılmayı bekleyen büyük işler sıradaydı. Yine Baba'dan evlada intikâl eden, tamamlanmayı bekleyen yenileşme hareketlerinin önemli merhaleleri vardı. Sultan Mecid'in ileriye bakmak, yarınları kurtarmak için ilk adımı atması yakındı.

Bab-ı Âli'ye Bir Nota

Mısır meselesi birkaç devleti de ilgilendiriyordu. Dünya hiç kimsenin yalnız yaşamasına müsait değil. Bir devletin mutlaka başka bir devletle münasebeti, kâr ya da zarar ilişkileri vardı. Mısır'da türeyen Mehmet Ali Paşa yeni bir problemin adı oldu. Öncelikle Osmanlı Devleti için kara bela sayılan Mehmed Ali tavizlerle durdurulmak istendi. "Mısır senin" dendiği zaman ne kadar sevineceği düşünülen Mehmed Ali Paşa'ya Akif Paşa gönderildi. Nizip'te Osmanlı ordusu bozguna uğratılmış, Mehmed Ali Paşa'nın hisseleri değer kazanmaya başlamıştı. Mısır'ın zaten kendisine ait olduğu fikrinden hareket eden vâliye göre bu teklif abes idi. Kara askeri iflas etmiş, donanması kendisini terk etmiş, başta, 17 yaşının içinde ve de devlet idare etme kabiliyetinden yoksun olduğu iddia edilen bir çocuk varken, çok şeyler alabilmeliydi Kavalalı.
Sultan Mecid'in saltanatının yirmiyedinci günü Avusturya Başvekili Metternich'in teklifiyle bir araya gelen İstanbul'daki büyük devlet elçileri bir nota vermişti. Mehmet Ali Paşa Suriye'yi ve yeni zaptettiği Maraş Paşalığını, bir de hiç sevmediği Hüsrev Paşa'nın sadâretten uzaklaştırılmasını istedi.
Verdikleri notada aracılık teklif eden devletlere Bab-ı Âli "sizin vereceğiniz karara uyacağız" dedi.
Kısmen Yorga Tarihi'nden nakledilen yukarıdaki manzara, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durumu bir nebze de olsa özetliyor. Kara ordusu yok denecek seviyede, donanma Hain Ahmed Paşa tarafından kaçırılıp Mısır'a iltica etmişti, dolayısıyla devlet bu hususta fakir. Askerî yönden böyle iken, baştaki pâdişâh toy bir delikanlı. Muhatap olunanlar ise dünyanın en büyük devletleri.
Yenilenme hareketleri imkânlar nispetinde devam ediyor. Sultan Mecid'in Batı tarzı yeniliklere hayranlığı olduğu belirtilmişti. Şehzadeliği döneminde aldığı kültürle Doğu asilzadesinden daha fazla Garb prenslerine benzediği dikkat çekiyordu. Pâdişâh olarak Doğulu sayılsa da, atacağı adımlar Batı'yı gösteriyor.
Sultan Mecid'in yanında, istediği istikamete yol almasına çalışacak bir isim var; Mustafa Reşid Paşa: El ele Tanzimata doğru gidiyorlar. Pâdişâh için hem şanstır hem şanssızlık; Tanzimat günahıyla ve sevabıyla ikinci isme mal edilecektir. Bu dönem mevzu edilince Sultan Mecid'den daha çok Reşid Paşa hatırlanacak, günahı da sevabı da ona yüklenecek. Daha sonra da, Reşid Paşa'nın talebeleri olduğu söylenen Ali ve Fuad Paşalar Tanzimat Paşaları diye bilineceklerdir. O günlerde, halkın nazarında kimin ne kadar Tanzimatçı sayıldığını bir tarafa bırakırsak, bugün Mustafa Reşid Paşa'nın baba hükmünde kabul edildiğini inkâr mümkün değil.

Tanzimat Fermanı (3 Kasım 1839 Pazar)

Devletin devamlı ileri gittiği seneler, asırlar olmuştu. Pâdişâhın vezirleri bazı devletlerin başkanlarından itibarlı, İmparatorluğun en basit tebaası "Osmanlıyım" demekle gururluydu. Hiç kimsenin hiçbir şeyden şikâyeti yoktu. (Yokluk kapıdan girince aşk bacadan çıkarmış.) Devlete yokluk çökünce; birer birer meydana çıktı, aksayan, bozulan yanlar...
Üçüncü Selim'le Nevşehirli İbrahim Paşa, Birinci Mahmud, Üçüncü Mustafa, Birinci Abdülhâmid bazı adımlar attılar ama bunlar diğer medeniyet bahçesine girebilecek uzunlukta değildi. Belki biraz daha gerilirdi adımlar, fakat arkadan çekenler olmasa!
İkinci Mahmut, memleketin sıkıntılarının kaynağım keşfetmişti. Aslında buna "keşif" demek biraz abartma olur; her şey göz önündeydi ve görmediği taraflar var idiyse onları da Üçüncü Selim söylemişti. Kökü, beş asır gerilere giden bir ulu çınar devrilecekti; çünkü kökü bozulmuş dalları çürümüş etrafa yaydığı hava, devleti de çürütüyordu. Böyle düşünmeyenlerde vardı; ama onların kıymeti harbiyesi yoktu. İkinci Mahmud yapacağını yapıp, oğlunun önüne dikilecek bir "Yapdurmazuk", "İstemezük" diyecek eli silahlı kimse bırakmamıştı.
Burada büyük bir parantez açmak lâzım. (Pâdişâha karşı gelen eli silahlı kimse kalmadı da, düşmana karşı gelen eli silahlı kimse var mı? Olsaydı, Mısır valisinin oğlunun ordusu İmparatorluk ordusunu yenebilir miydi? Şimdi burada, muhterem Ziya Nur'un Osmanlı Tarihi'nden konuyla (Yeniçeriyle) ilgili kısa bir görüş almaya çalışacağız. Parça parça cümlelerde, Ziya Nur'un Yeniçeri Ocağı'nın ilgasına duyduğu öfkenin resmini seyredeceğiz:
Moltke 'nin söylediklerinden "Türk Sultanı, bizzat Türk ordusunu mahvettiği için kendisini bahtiyar addediyordu." Cevdet Paşa'nın: "Erkân-ı saltanat-ı seniye ise vukufsuzlukları cihetiyle, yeniçerilere galebe ettikten sonra, artık her devlete galebe edebilmek zu'muna düşmüşler idi." Bu da müellifin kendi görüşü: "Es'ad Efendi Sultan Mahmud'u "Her yüz senede bir geleceği bazı hadislerle haber verilen bir müceddid" olarak görmüş; bunu ispat için bir hayli gayret sarfetmişti. Maalesef bu "müceddid"in yanlış icraatıyla, din-ü devlet uçurumun tâ kenarına gelmiştir") konuya kaldığımız yerden devam ediyoruz: Ziya Nur'un dediği gibi devlet perişan, asker gittiği yerde boyun büküyor. Padişaha karşı gelen yok! Pâdişâh da babasının bıraktığı yerden başladı.
Sultan Mahmud'un baş adamlarından birisi hariciye nâzırıdır. Pâdişâh öldüğü zaman yanında bulunamaz Nazır hazretleri, amma, ölüm haberini alır almaz, Londra'dan döner Dersaadete, Birinci Abdülmecid'in sağ kolu olur, Vezir Mustafa Reşit Paşa. Üçüncü Ahmed'in Nevşehirli İbrahim'i gibi önemlidir. Reşit Paşa hatta onu da geçer; "Büyük Reşit Paşa" diye anılır bir zaman sonra.
Pâdişâh, hazırlanan Tanzimat Fermanı'na son şeklini Reşit Paşa'yla beraber çalışarak verir. O gün, bugündür bir tarafın "iyi", bir tarafın "kötü" dediği tanzimata, acaba Reşit Paşa'nın katkısı ne olmuştu?
Mustafa Reşit Paşa Osmanlı Devleti'nin elçisi olarak bulunduğu Paris ve Londra'da Avrupa kültürünün içinde yaşamış, Fransa'nın da İngiltere'nin de tekniğini, medeniyetini yakından müşahede etmişti. Şimdi esas mesele, görgüsünü, bilgisini Türkiye'ye nasıl yansıtacağıdır.
Büyük dedesi Kastamonu'lu olan Reşit Paşa 1800'de İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta devlet hizmetine giren, kabiliyeti sayesinde kendisini farkettiren Mustafa Reşit yavaş yavaş önemli görevlerin adamı oldu. 28 yaşına geldiğinde orduda kâtiplik yapan Reşit Efendi 32 yaşında iken, Âsi Mehmed Ali Paşa'ya Pâdişâhın fermanını ******üren Halil Rıfat Paşa ile beraberdir ve 34 yaşında orta elçi olarak Paris'e gitti. 36 yaşına geldiğinde Londra Büyükelçisi olarak devletini temsil etti.
"Elçiliklerdeki çalışmaları takdir olunarak, 13 Temmuz 1837 de müşir rütbesi ile ve paşa unvanını kullanmamak şartı ile hariciye nazırlığına tayin edildi." Bir yıl sonra paşa unvanını kullanmaya başladı; İkinci Mahmud'un ölümü üzerine İstanbul'a dönüp, kendisini çok seven merhum pâdişâhın oğlu yeni pâdişâh ile devleti badirelerden kurtarma çalışmasına başladı.
Avrupa medeniyetinin hayranı olan Abdülmecid Han, Avrupa’yı iyi bilen bu paşaya, mutlaka büyük ümitler bağlamıştır. Küçük evde oturanın büyük evde oturana imrenerek bakması durumu malumdur. Reşit Paşa dünya siyâsetini iyi biliyor, günden güne eriyen imparatorluğun âkibetini de hiç hoş görmüyordu. Dünya yeni düzenlerle tanışırken, her devlet neye, kime, nasıl dayanacağım hesap etmek ihtiyacındaydı. Bütün bunları düşünen "Reşit Paşa'nın, Fransa'ya ve İngiltere'ye yanaşması akla yatkındı. Bu ise; Osmanlı devletinin kuvvetlenmesini sağlayacak, devlet kurumlarında onların güvenliğini çekecek bir düzenin kurulmasıyla mümkündü. Mustafa Reşit Paşa, böyle bir düzenin "Tanzimat-ı Hayriye" ile sağlanacağına inanmakta idi." Bu ifadelere bakınca Tanzimatın babası Reşit Paşa gibi geliyor. Zaten daha sonraki münakaşalarda, Tanzimatı övenler Reşit Paşa'yı övdüler, yerenler de Reşit Paşa'yı yerdiler.
Pazar günü Gülhane'de okunan Hattı Hümâyunla Tanzimat Devri başladı. Okunan metne "Gülhane Hattı Hümâyunu" dendi. Yüksekçe bir kürsüye çıkıp okuyan M. Reşit Paşa'dır, dinleyenler pâdişâh, bütün bakanlar, ulema, devletin askerî, sivil büyük memurları, Rum ve Ermeni patrikleri, Yahudi hahamı, esnaf teşkilatı temsilcileri ve elçiler" Büyük halk kalabalığının da dinlediği Hattı Hümâyun bir hayli uzuncadır ve dili ağdalıdır. Enver Ziya Karal'ın sadeleştirerek verdiği belli başlı kısım şöyle:
"Birinci bölümde, Osmanlı devletinin kuruluşundan itibaren Kur-an'ın kümlerine ve şerîatin kanunlarına saygı gösterildiğinden, devletin kuvvetli halkın refahlı bir hale geldiği belirtilmektedir."
"İkinci bölümde, yüzelli yıldan beri türlü gaileler ve türlü sebeplerle ne şeriate, ne de faydalı kanunlara saygı gösterildiği, bu yüzden de devletin eski kuvve ve refahı yerine zayıflığın ve fakirliğin geçmiş olduğu anlatılmaktadır."
"Üçüncü bölümde, bu itibarla Allah'ın inayeti ve Peygamber'in yardımıyla devletin iyi idaresini sağlamak için bazı yeni kanunların konulması gerektiğine işaret edilmektedir."
"Dördüncü bölümde de, yeni kanunların dayandırılacağı genel prensipler gösterilmektedir."
"a) Müslüman ve Hıristiyan bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliğinin sağlanması,
B) Verginin düzenli usûle göre ayarlanması ve toplanması,
c) Askerlik ödevinin düzenli bir usûle bağlanması."
Tanzimat'ın ilânıyla her şey kökünden değişiyordu. Pâdişâh selahiyetlerinin bir kısmından vazgeçiyor, vükelâ ve ulemâ ile beraber "Hırka-i şerif" dairesinde yemin ediyordu. "Sultan Mecid'in "Kasembillah" şekli şöyledir."
"Hatt-ı Hümâyunumda mündemiç olan kavanin-i şer'iyyenin harf be harf icrasına ve mevâdd-ı esâsiyyenin fürûâtına dair ekseriyeti ârâ ile karar verilen şeylere müsâade eyliyeceğime ve hâfî ve celi haricen ve dahilen taraf-ı hümâyunuma ilkaa olunan şeyleri kavaanin-i müesseseye tevfik-u tatbik etmedikçe kimesnenin lehine ve aleyhine bir hukm-i ferman etmiyeceğime ve vaazolunmuş ve olunacak kavâninin tağyirimi tecviz buyurma-yacağıma vallahi"
Tanzimat Fermanı ile gelen her şey çok tartışılmıştır, tartışılıyor ve tartışılacaktır. İ.H.Danişmend ve benzerleri, "Osman Gâzî'nin itibari istikbâl tarihi sayılan 1299'dan tanzimata kadar geçen 540 senede Türklerin hâkim millet olarak görünmediğini, ümmet esasının geçerli olduğu için Türk ırkının millilik vasfını yitirdiğini yalanarak anlatırken; şimdide Müslim-Gayri müslim herkesin eşitliği kozmopolit bir Osmanlılık devri başlatmıştır," derler.
Tanzimat Fermanı'nın gayr-i müslimleri sevindirip, Müslümanları üzdüğü, muhtelif tarihçiler tarafından vurgulanır. Yine bu mevzuda, dünyanın ve Türkiye'nin gidişatı hesap edilerek bu işin lüzumlu olduğu, devletin ömrünün uzatılmasına yaradığı bazı tarihçi ve fikir adamı tarafından savunula gelmiştir.
Yeni moda bir elbiseye alışmanın kolay olmadığı düşünülürse, asırlarca Kuran hükümlerine göre yönetilen bir devletin, insan elinden çıkan kânunlara hemen sarılması, başına tac yapması elbette mümkün değildir.
Haklar alanında Tanzimat başlığı altında, E.Z. Koral diyor ki:
"... Osmanlı Devleti Tanrı hakları sistemine göre kurulmuştu. Bu sistemde din ve devlet birdi. Devletin haklar kaynağı şeriattır. Devletin haklar kaynağı piramidinde en yüksek yargıç Tanrı'dır. Bu sistem kutsal karakteri itibariyle hiçbir değişikliğe uğramadan 1839'a kadar sürdü. Gülhane Hatt-ı Hümâyunu Tanrı hakları sistemine son vermedi. Fakat batı devletlerince kabul edilmiş olan bazı hak prensiplerini aldı. Bu suretle Osmanlı devletinde Tanrı haklan sistemi yanında, Batının Lâik sistemi değer kazanmaya başladı."
Bazı, inanmış ilim adamlarının söylediğine göre, yanlış adamların yanlış hareketlerinin sorumlusu iyi tespit edilemedi. Batılı milletleri ileri hamlelere taşıyan sistemin, inandıkları dinden kaynaklandığı; yani, Hıristiyan olduklarını unutmadan kanunlar yaptıkları, onu uyguladıklan, böylece başarıya ulaştıkları savunuluyor. Türkiye, kendi üzerine uyacak elbise yerine, Avrupalı elbisesi giyinince beden farkı meydana çıktığından bir türlü rahat edememiştir. Temeli Tanzimatta atılan laikliğin bugün bile, memleketimizde huzuru temin edemediği ortadadır. Fransız kanunları, sonra İsviçre kanunları alınırken keşke daha dikkatli olunsaydı. Benzinli arabaya, daha ekonomiktir diye mazot doldurmanın vereceği netice, keşke bilinseydi!
Tanzimat, Abdülmecid Han'ın en önemli icraatıdır. Sadece devrini değil, sonraki devirleri de alâkadar ettiği için üzerinde fazla duruyoruz. A. Cevat Eren'in İslam Ans. yazdığı Tanzimat maddesi 55 sayfa, ki; orta boy, 250 sayfalık kitap olur.
Yeni düzenin ceza kanunu kısa zamanda tatbike geçirildi. Bugün de sık sık, yetkili ve etkili ağızlarca telaffuz edilen "temiz toplum" özlemi o günler içinde geçerli idi. Bugün toplum bünyesini kemiren rüşvet hastalığı, o günde devlet kademelerini sarmıştı. "Bir aralık sadrazamlıkta bulunmuş olan Hüsrev Paşa, rüşvet suçundan Meclis-i vâlây-ı ahkâm-ı adliye önünde yargılanarak kürek cezası hükmü giydi. Valiliklerde bulunmuş olan Tahir, Akif, Nazif, Hasip Paşa'lar gibi kodamanlar da, Tanzimat kanunlarına aykırı hareketlerinden dolayı yargılanarak cezalara çarptırıldılar."
"İleri" sayılan memleketlerin yaptıkları takliden uygulanınca, elbette kâh iyi, kâh kötü neticeler alınıyordu. Bir hastalığın tedavi şekli bile hastaya göre değişince, devlet idaresinde herkesin kendi insanlarının yapısını iyi hesap etmesi, ona göre uygulamalara gitmesi icâbederdi. Tanzimat'ta galiba bu hesaplar iyi yapılamamış, zira daha ziyâde müslüman tebâ yas'a, hıristiyan teba sevinc'e garkolmuş; bünyede ağrıyan yer değişmiş fakat, daha ağır ağrılarla hastalık devam etmiş.
Bazılarının cahil halk, bazılarının gericiler, dediği kesim, yani dindar kesim bilhassa tanzimattan memnun kalmamış. Onlar inandıkları dinin yüceliği ile kendileri arasında bir bağ kurduğundan hıristiyanlarla eşit duruma gelmeyi hazmedemiyorlardı. Biraz aşağılayıcı bir biçimde, kendilerinden olmayanlara "gâvur" diyorlardı. "Galata'da Voyvoda karakolunda kudemadan bir takım ağası var imiş. Hıristiyan ahali ara sıra bir müslümanı yakalayıp karakola ******ürür ve bana gâvur dedi diye mücazaatini istermiş. Tabur ağası "Ay oğul anlatamadık mı? Şimdi gâvura gâvur denmiyecek. Söyliye söyliye dilimizde tüy bitti" diye kabahatliyi tekdir ve tembih eylemiş."
"İsnâd-ı taassup olunur merd-i gayyur'a; Dinsizlere tevcih-i reviyyet yeni çıktı. İslâm imiş devlete pâbend-i terakki; Evvel yağidi işbu rivayet yeni çıktı. Milliyyeti nisyân ederek her işimizde; Efkâr-ı Frenge teba-iyyet yeni çıkdı." Ziya Paşa'mn o günlere, böyle bir şiirle tarif getirmesi, tanım getirmesi ne kadar muvafık görünüyor!!
Alt tabakada ve bazı yüksek dereceli devlet adamlarında Tanzimat aleyhinde davranışlar almış yürümüştü. Valilerin çoğu yeni kurallara uymakta zorluk çekiyorlardı. Aralarında en bilgini hareketlerinin kanunlarla sınırlandırılmış olduğuna kızarak odasında kılıcını çekip "ah Tanzimat, ah Tanzimat! diye mindere vurmakla hırsını ve hiddetini gidermeye çalıştı." Damat Sait Paşa, Rüştiye okullarında coğrafya derslerinde öğrencilere gösterilen haritaların, kafir âdeti olduğunu, şeriatin buna cevaz vermediğini pâdişâhın önünde şikayet etmekten çekinmedi."
Bu verilen misâller, en hafifleridir. Pâdişâhın dinsizliğini iddia edenler, müslümanlığın elden gittiğine inanarak aleni isyan edenler bile vardı. Bunun yanısıra, bir taraf da göklere çıkarmaktan geri kalmıyordu. Yeni düzenle Avrupalı refah devletleri gibi olunacağı inancı ile hem pâdişâh, hem de Reşit Paşa methü sena ediliyordu.

Mısır Meselesi (15 Temmuz 1840)

Sultan Abdülmecid Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa ve ona sığınan Ahmed Fevzi Paşa'ya diş biliyor, çareler düşünüyordu. Hele ikinci şahıs için duyduğu hınç daha fazlaydı. Devlete ait donanmayı alıp İskenderiye'ye kaçması atfedilecek suçlardan değildi. Her devlet, hayatını devam ettirmek ve ileride sıkıntıya düşmemek için politika üretiyordu. Bazı Avrupa devletleri de, Türkiye'yi Rusya'nın himayesine bırakmanın kendileri için sakıncalarını görüp, Mısır meselesine yardımcı olarak iki devletin biribirine fazla yaklaşmasını önlemeye teşebbüs ettiler. "İngiltere'nin tesiriyle, 15 Temmuz 1840'ta, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında Londra Andlaşması imza edildi." (Y.Ö.) Bu andlaşmaya göre imza sahibi devletler Mısır meselesinde Türkiye'ye yardımcı olacaklardı. Ve Mehmed Ali Paşa'ya ültimatom verildi. Hain Ahmed Paşa'nın kaçırdığı donanmanın iadesi, Girit, Adana, Suriye, Hicaz ve Lübnan'ın derhal boşaltılması istendi. Eğer kabul ederse Mısır irsi olarak; Güney Suriye ve Akka, ölene kadar Mehmed Ali Paşa'ya bırakılacaktı. Kararını bildirmesi için on gün süre tanınmıştı. Mehmet Ali Paşa kendisine ültimatomu getiren Dış İşleri Bakam Katib-i Sadık Rifat'a niyetini şöyle anlatır. "Vallah billahi tallahi malik olduğum araziden bir karış yer terketmem. Eğer bana ilan-ı harp ederlerse, padişahın memleketlerini alt üst ederek İmparatorluğunun harabeleri altında kendini gömdürürüm."
Mehmed Ali Paşa'nın sözleri ulaştığında İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya elçileri vaziyeti devletlerine bildirdiler. On gün geçtikten sonra tekrar Mehmed Ali Paşa'ya gidildi;
Paşa bu sefer: "Mülkü Allah verir ve tekrar Allah alır; ben Allah'a mütevekkilim" demekle inadını sürdürdü. Ali Paşa ayrıca, harb başlarsa İstanbul'a yürüyeceğini bildirip, elçilere, çekip gitmelerini söyledi.
Yabancıların yanında böyle konuşan ihtiyar kurt, iki gün sonra Sadık Rifat Bey'i yanma çağırıp, meselenin ehl-i İslama âit olduğunu, dostça görüşülmesini ve buna ecnebilerin karıştırılmaması gerektiğini söylemiş, Mısır'ın bil verâse, Berrü-ş Şam'ın ise kayd-ı hayatla uhdesinde kalmasına razı olduğunu belirtmiş
Mehmed Ali Paşa nereden ve nasıl geldiğini unutmuş, bütün gücünün kendisini bulunduğu yere getirenlerdeki zayıflıktan kaynaklandığını hiç aklına getirmiyor, adetâ Kanunî Sultan Süleyman rolü oynuyor. Pâdişâh yahut Bab-ı Âli müşterek hareket edeceği dostlar bulduğu için, Paşa'ya eğilme ihtiyacı ortadan kalktı.
Mehmed Ali Paşa Fransa'ya güvenerek böyle davranıyordu. Oğlu İbrahim Paşa'yı Türk, İngiliz ve Avusturya harp gemilerinden kurulu filoya karşı savaşa sürdü. Mısır gemileri Beyrut önlerinde yakıldı. Fransa'dan, imdada gelen olmadı. Neticede, babadan evlada geçecek şekilde Mısır'ın kendisine bırakılmasına razı olan Mehmed Ali Paşa kendisine hain Ahmed Paşa'nın ******ürdüğü Osmanlı Donanması'nı iadeye de mecbur oldu ve 9 yıllık anlaşma yapıldı. (4 Kasım 1840)
Yapılan anlaşma ile diğer valilerden M. Ali Paşa'nın veya Mısır'ın farkı, vazifenin babadan evlada devridir. Diğer her şey de diğerleri neyse bunlarda odur. Senede 80 bin kese altın devlet hazinesine verilecek ve "Mısır'da tarafı devletten bir defterdar olup varidatı Devlet namına istifa ve asâkir ve sair memurinin maaşlarını namı şahaneye alarak vermek şartları münderic olup, bu defterdar maddesinden Mehmed Ali Paşa pek ziyâde dilgir olmağla fermanın tadili için Reşit Paşa'ya 60 bin kese akçe ikramiye arz etmişken!" anlaşıldığı üzere Mehmed Ali Paşa her şeyden çok, İstanbul'dan gelecek bir hesap uzmanının para işlerini kontrolü ağırına gitmiş, bunu önlemek için rüşvet teklifinden bile çekinmemiş. Cevdet Paşa burada Reşit Paşa'yı gökleri çıkarır, Mehmed Ali'nin de acziyetine sevinir.

Boğazlar Meselesi

Hünkar İskelesi Antlaşması 1833 Temmuz'unda Türkiye ile Rusya arasında yapılmış, sekiz senelik süreyi kapsıyordu. Bu antlaşmaya göre kısmen, Rusya himayesine giren Türkiye, diğer devletleri rahatsız ediyordu.
Sebep: Rusya ile savaşı olan bir devlete boğazlar Türk Devleti tarafından Rusya'nın menfaatine kapatılacak, Rusya ise rahatça giriş-çıkış yapabilecekti.
Mısır meselesinde Türklere yardımcı olan devletlerin amacı, Türk-Rus dostluğunu ortadan kaldırmaya yönelikti. Boğazların önemini idrak hiçbir devlet için zor değil. Avrupa devletleri, sadece kendi menfaatleri açısından Türk-Rus dostluğunu birçok bakımdan tehlikeli görürken, bunun en yakın ve en dikkate değeri elbette Boğazlar idi.
Hünkâr İskelesi Andlaşması'nın sekiz senelik müddeti dolmuştu. Bunun için Boğazlar meselesi yeniden görüşmeye açıldı; Londra'da müzâkerelere başlandı.
Rusya, İngiltere, Avusturya, Prusya ve Fransa ile Osmanlı temsilcilerinin de bulunduğu oturumlarda Boğazlarla ilgili tartışmalar yapıldı. Akdedilen dört maddelik "Boğazlar Mukavelesi'yle meseleye yeni bir boyut kazandırıldı. Sadece Rusya'a ait olan haklar taksim edildi. Bu arada Sultan'ın hükümranlık haklarının ihlâl edilmeyeceği de vurgulandı.
Hükümranlık kuvvetsiz ne ifade eder ki? Bir sene sonra, aynı anlaşmaya imza atmış olan Toskana, Belçika, İsveç, Norveç ve Danimarka Boğazlarda haklar elde ettiler. (1842) Bu durum, Boğazların beynelmilel olmasına doğru atılan adımlardan biriydi.
Tanzimat Fermanı'nın okunmasından sonra Hüsrev Paşa'nın yerine Mehmed Emin Rauf Paşa sadrazamlığa getirildi. Beşinci Murad doğdu. Rauf Paşa gitti. Topal İzzet Paşa sadârete geldi. Mehmed Emin Rauf Paşa 20 Ağustos 1842'de dördüncü defa geldi. 21 Eylül'de İkinci Abdülhâmid doğdu. Sultan Mecid 25 Haziran 1844 Salı günü bir vapurla bazı kaleleri ziyarete çıktı. İzmit, Mudanya, Bursa, Gelibolu, Çanakkale, Midilli ve başka kaleleri kontrol edip halkın şikâyetlerini dinledikten sonra İstanbul'a döndü.

"Mes'elei Cebeliyye" (1845)

Mısır meselesinin halli Sultan Mecid'e imkân ve zaman kazandırdı, diğer işlerle ilgisi görünmeye başladı. Tanzimat Fermanı'yla ilan edilen yeniliklerin uygulanmasına hız verildi. Dört sene zarfında ortaya önemli bir aksilik çıkmadı. 1848'de, Lübnan'da Dürzi ve Mârûni Araplar arasında anlaşmazlık başgösterdi. Bu, Fransa'nın ve İngiltere'nin işe karışmasıyla büyüyen eski bir kavgadır. Esas amaç Osmanlı Devleti'nin itibarını sarsmaktan başka bir şey değildir. Bab-ı Âli'nin Dışişleri Bakanı'yla çizmeye çalıştığı meselenin hikâyesi uzun:
Lübnan'da birçok din ve kavimden insanlar çeşitli mezheplere tabî olarak huzur içinde yaşıyorlardı. Osmanlı'nın getirdiği hoşgörü havası herkesi memnun etmekteydi. Kimse kimsenin dinine, diline, ırkına karışmaz, herkes kendi şartlarında düşünür, konuşur ve yaşardı. "Fransa'nın, bu kavimler, dinler ve mezhepler mozayiğini Katolik cemaati haline getirmeye çabasıyla ortalık karıştı. İngilizler ve Ruslar'ın da kendilerine nüfuz elde etme iştahları kabarıp, buralara el atmaları, içinden çıkılmaz bir kargaşa meydana getirdi." Bu anlatılan doğru ama biraz öncesi var. Anılan devletlerin Lübnan Dağı (Ceb'eli Lübnan) sakinlerine el atmadan, onların el atılacak, kışkırtılacak hâle gelme safhası görülmeden mesele anlaşılmaz:
Dürziler -mezheb olarak Sünniliğe hiç uymasalar da- Müslüman Maruniler Hıristiyan'dır. Osmanlı Devleti'nin bir küçük parçası olmayı kabul etmişlerse de, yerli Şahap ailesi tarafından idare olunuyorlardı. Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa ordusu Lübnan'a girince, nasıl hareket edeceklerini bilemeyip, kâh M. Ali Paşa'dan kâh Osmanlı'dan yana oldular.
Lübnanlıların başı Emir Beşir, Mehmed Ali Paşa gibi kuvvetli bir şahsiyet idi ve bir gün Mısır'da Mehmed Ali'nin yaptığını o da Lübnan'da yapabilirdi. Beşir Bab-ı Âli'yle geçinme derdi de taşımıyordu. İngilizler'e sığındı. Osmanlı Devleti'nin Lübnan'a yeni bir emir atamada tercihi, Beşir'in en iktidarsız oğlu Kasım oldu. Kasım'ın itaatkâr oluşundan istifadeyle Tanzimat kuralları Lübnan'da da uygulanmaya başlandı. Halk bu işten memnun kalmadı. Emir Kasım'dan da memnun değildiler. Bab-ı Âli Kasım'a azledip "Macarlı Ömer Paşa'yı Lübnan'a emir tayin etti. İşte, bu tayinle Lübnanlıların muhtariyeti sona ermiş oluyordu."
İsyanlar bundan sonra başladı ve İngiltere, Fransa, Rusya bundan sonra ağırlık koyma yarışına girdi. Osmanlı Devleti mesele istemiyordu. Fakat, Tanzimat esaslarını arada tatbike kalkışmasının tenkidi nereye konacak? Acaba Tanzimat'la Lübnan'ın hiç alâkası olmasaydı dirlik-düzenlik devam edecek miydi? Tanzimat'a karşı gayet menzi tavrı alan Ziya Nur'un kitabından alıyoruz: "İşte tam bu sırada Bab-ı Âli, Engelhard'ın tabiriyle "Cebel-i Lübnan'da asırlardan beri câri alan usûl yerine, ora halkının âdab ve âdetleriyle asla kaabil-i görünen korsanlık da yapmış ve bundan faydalar sağlamıştır." Osmanlı ülkelerinde vahşi köle ticareti hiçbir zaman için mevzubahs değildi. Bazı köle isimlerine rastlanıyor ki, bunlarda önemli mevkilere gelmiş insanlardı. 1815'de sadrâzam olan Hurşid Ahmet Paşa, 1829'da sadrâzam olan Reşid Mehmed Paşa, 1839'da sadrâzam olan Koca Hüsrev Mehmed Paşa anlatılan zamana yakın üç kişidir ve bunlar köle idiler.
Osmanlı Sarayı'na bakıldığında esirlerin nasıl yaşadığı da görülür. Pâdişâh eşleri, pâdişâh anaları Haremin itibarlı kadınları kimlerdi? Bunlar göz önüne alındığında Osmanlı'ya böyle bir yasağın teklif edilmesi abesle iştigal değil mi? Üstelik bunun köle satmışından para kazanan insanlar -devletler- tarafından. Yine de bu ticaret 1847'de resmen kaldırılmıştır.

Macar Mültecileri

1789 Fransa İhtilâlı bütün dünyada sarsıntılara sebep olmuş, milliyetçilik hareketlerini gündeme getirmiş, 1830 da yine bir ihtilâlle Fransa'da mutlak krallık yıkılıp, meşruti krallık ilan edilmişti. 1848'de Macarlar Avusturya hâkimiyetine karşı ayaklanıp kendilerine Layoş'u Reisicumhur seçtiler. Ruslar'ın sıkıştırmalarına karşı Lehlilerle birleşen Macarlar 200.000 kişilik Rus ordusuyla savaşıp yenildiler. Macar ve Lehli birçok insan Türkiye'ye sığındı. Türkiye artık güçsüz bir devlettir ama onurludur; Rusya'nın ısrarına rağmen sığınmacılar iade edilmedi. Pâdişâh, gösterdiği cesaretle, insaniyetle takdir topladı. Âli Paşa da Hariciye Nazırı olarak, yazışmalarda otoritesini gösterince, "Mülteciler meselesi" Türkiye'nin istediği şekilde neticelendi. Bazıları ihtida edip müslüman olarak yüksek rütbelerle devlet hizmetine başlayan Macarlar, Türkiye'de rahat ettiler. Pâdişâhın onlara, harbi göze olacak kadar sahip çıkması Macarların da aslen Türk olmalarıyla izah edilir. Her ne olursa olsun, yiğitlik gösteren insanlar seviliyor, sayılıyor; bu dünde böyleydi, bugün de böyledir!

Mehmet Ali Paşa'nın Ölümü (1 Ağustos 1849) ve Sadaret Değişiklikleri

Mehmed Ali Paşa Devletin başına belâ olmuş, bir yabancı devlet gibi Türkiye ile savaşmış, maddi manevi büyük zararlara soktuğu devlet tarafından affa uğramıştı. Aklını ömrünün sonuna kadar muhafaza edemeyen Paşa, yarı bunak halde 1 Ağustos 1849'da öldü. Mısır valiliğine bakan oğlu daha önce ölmüş, Tosun Paşa'nın oğlu Abbas Paşa onun yerine getirilmişti. Böylece Mısır'da sıkça vali değişikliği yaşanmış oluyor, Türkiye'de oradan geri kalmıyordu. Mustafa Reşit Paşa'da ikinci sadaretini 3 sene, 5 ay, 15 gün de tamamlayıp, makamı Mehmed Emin Rauf Paşa'ya devretti. Fakat paşa çok ihtiyardır. Bu, beşinci defa sadrazamlığa gelişidir, ancak 3 gün sonra yine devraldığına devrederek emekliğe ayrıldı. Mustafa Reşit Paşa 3. defa sadrâzam oldu. 5 ay sonra tekrar vazifeden uzaklaştırıldı. Yerine gelecek olan zat, çekinir. Pâdişâhın Reşit Paşa'yı sadâretten uzaklaştırmak için haklı sebebi vardı, yerine getireceği Âli Paşa, Reşit Paşa'nın yetiştirmesi idi. Kolay mesele değil hamisinin yerine geçmesi, Âli Paşa istemez, pâdişâh emreder ve Âli Paşa 37,5 yaşında sadrâzam olur. Ne yapacağına, nasıl yapacağına bile karar veremeden 1 ay 28 gün sonra, Dâmad Mehmed Ali Paşa'ya makamım bırakır gider. Varsın olsun, o bundan sonra dört defa daha sadrâzam olacak ve hevesini alacaktır.

Mübarek Makamlar Meselesi (28 Şubat 1853)

1853 senesi 28 Şubat Pazartesi günü Rusya Bahriye nâzırı İstanbul'da. Geliş sebebi "Makaamatı Mubâreke" meselesi.
Kudüs'te bulunan mübarek mahallerin kullanımı katolik ve protestan hıristiyanlar arasında kavgalara sebep oluyordu. Rusya, Ortodoksların haksızlığa uğradığı iddiasıyla Mençikof'u İstanbul'a gönderir ki, bu durumu düzelttire. Mençikof küstahlığıyla meşhurdur; bizim Hariciye nazırımız ise Keçeci zade Fuad Efendi. Fuad Efendi Mençikof'u nezarette, üniformalı olarak ziyaretine beklediği halde, o nezaket kurallarım hiçe sayıp semtine bile uğramayınca, bunu protesto amacıyla Fuad Efendi istifa etmiştir. Bu hadise üzerine Mençikof hiçbir şey yapamadan İstanbul'dan ayrılmak zorunda kalıp, hatasının ceremesini çekmişti. Bu sene çok dolu geçiyor (1853) Paşa azilleri, yeni tayinler ve Rusya ile başlamak üzere olan savaş...
Rusya dini meseleleri ön plana çıkararak, güya onlar içinmiş gibi ama aslında, göz koyduğu boğazlar için Osmanlı devletiyle savaşa hazırlanmıştı. Bâb-ı Âli de fevkalade meclis kararıyla Rusya'ya harp ilan etti. (4 Ekim 1853)

Kırım Harbi (4 Ekim 1853)

Çar'ın niyetinin, Karadeniz'i hâkimiyeti altına almak olduğu İngiltere ve Fransa tarafından da biliniyordu; buna mani olmak ise kendi menfaatlerine de geliyordu. Onlar da Türkiye ile müttefik olarak bu savaşa girdiler. Hiçbir şeyde devamlılık aranmazken menfaatler devamlı önde gidiyordu. Bundan olacak, bizim paşalardan kimi İngilizci, kimi Fransızcı, kimi Rusçu'dur. Herkes menfaat umduğu tarafı tutuyor. Mesela; "Reşit Paşa ile Fuad Paşa aşırı, Ali Paşa hafif Rus düşmanıdır. Reşit Paşa İngiliz, Ali Paşa Fransız dostu. Fuat Paşa ise her iki Devleti de kullanmak gayretindedir."
Tanzimat Fermanı ile kendisine yeni bir yol çizen Osmanlı Devleti yerleşmeye çalıştığı yörüngede, devamlı olarak yabancı dostlar edinme gayreti güdüyor.
Paşaların sucu bucu görünmesi veya olması umulan menfaatle ilgilidir, bir de o memleketlerin yönetimiyle. İngiliz dostu görünen İngiliz sistemini vatanına getirmeye, dolayısıyla ondan yardım görmeye heves ediyor; diğerini seven de aynı amacı güdüyor. Bütün bu düşünce ve davranışlar da yanlışlık da doğruluk da yok sayılmaz.
Yalnız, bu arada ihmal edilen bir şey dikkat çekiyor. Bu, Tanzimat'la beraber başlayan, dine bigâneliktir. Yerli Müslüman halkın uzun uzadıya mevzu etmediğimiz "din elden gidiyor" çığlıklarım yine anmayacağız. Burada yeni geldiği için Tarihçi N. Yorga'ya biraz kulak verelim istedik. O diyor ki:
"... Tanzimat Türkiyesi, her şeye rağmen yalnız Müslüman bir devlet olabilirdi. Din bakımından büsbütün kayıtsız kalmak, ondan çok uzaktı. Böyle bir şey açıktan açığa ifade olunsa, herhangi bir Osmanlı hükümeti için bir tehlike teşkil ederdi. Fakat son zamanlarda devletin başına geçmiş olan şahsiyetler, Batıda kaldıkları uzun zamanın ve Hıristiyan dünyasıyla olan bağlarının etkisi ile tam bir tasâmuh (müsamaha) göstermeyi gerekli buluyorlardı. Bunun esaslı sebepleri vardı: Evvela bu devletin Rusya'ya karşı hami olarak İngiltere ile Fransa'yı kazanması gerekiyordu; sonra da İmparatorluk içinde yalnız iki milyonu Avrupa'da olmak üzere 19-20 milyon Müslümana karşılık iki milyon Rum, bir buçuk milyon Arnavud, iki milyon dörtyüz bin Ermeni, Sırplarla birlikte altı milyondan fazla İslav yaşıyordu..."
Bu tablo mühimdir. Dinle hiç ilgisi olmayan bir Fransız, İngiliz, Rus vs. Hıristiyanların menfaatini korumayı şeref ve haysiyet meselesi sayıyor, haklıdır da: Bizim Tanzimatçı paşaların bu hususta hassasiyeti yok. Yabancı bir tarihçinin bile hayıflanmasına varacak kadar yok.
Fakirliğin haysiyet düşmanı olduğu malûmdur. El açmak zorunda kaldığın milletin, milletlerin gözüne girmek için toz gibi küçüleceksin; başka türlüsü olmaz, olmuyor. Bizim Paşalar (acaba) iyi Müslüman görünmenin Hıristiyanları inciteceğini mi sanıyorlardı?
Bu, yoksul olduğumuz günlerde yapılan bazı işlere bakınca şaşıp kalıyoruz. "1846 senesinde Sultan Mecid, Karabet Balyan ve oğlu Mikoğas'a Beşiktaş'ta yeni bir saray yapılmasını emretti; bunun için de buradaki eski saray yıkıldı. Yeni saray, Boğaz'ın fetihten sonra doldurulan sığ kıyılarında yapıldığı için Dolmabahçe Sarayı adını aldı."
"1853'te Topkapı bırakılıp Dolmabahçe Sarayı'na geçildi. Saray 800 kadem uzunlukta 285 adalıydı ve dünyanın en ağır avizesine sahipti."
Başka saray ve köşkler, kasırlar da yapıldı. Bugün, elimizde kalanların tadını çıkarıyoruz ama o gün için hoş muydu? Kırım Harbi'ne girerken fakirdik ya, havamıza da diyecek yoktu. Adeta, köşk sahibinden daha gösterişli giyinen uşak gibiydik:

Savaş İlanı

Rusya alttan alta Türkiye'ye savaş tezgâhını kuruyordu. 3 Temmuzda (1853) Memleketeyn'e girdi. Eflâk ve Boğdan'a girmek, biraz önce Çar Nikola bir soruya cevaben "Pâdişâhın tokadının acısını hâlâ yüzümde duyuyorum" diyerek kuvvete başvurmak niyetinde olduğunu açıklamıştı." Hariciye Nâzırı Nesselrade, ne yapmış? Büyük devletlere yani o zamanki söylenişiyle Düveli Muazzama'ya "Memleketeyni işgal ediyoruz, fakat bu Devlet-i Âliye ile harb etmek maksadıyla değildir." Bu nasıl mantık ise, bir Türk eyaletinin işgali Türk'le savaş kastı taşımıyor?
Önce protesto edildi Rusya, aldırmadı. Osmanlı Devleti eyaletinin işgaline son verilmesini isterken Avusturya, Rusların Balkanlara yerleşmesinden endişeliydi. İngilizlerin, Fransızların, Prusyalının huzursuzluğu ziyadeydi.
Türk toprağına saldırının nasıl karşılık bulacağı hususu Türk'e danışılmadan Düveli Muazzama arasında görüşüldü. Aralarında tespit edilen esaslar Bab-ı Âli'ye bildirildi. İki devlet (Türkiye ve Rusya) arasında görüşme ve sulh yolu aransın istiyorlardı; yalnız, sunulan projede ürkütücü bir nokta vardı. Rusya'nın Ortodoks mezhebini himaye için yapacağı müdahalelerden bahsediyor ve buna Türkiye'nin göz yumması isteniyor. Düveli muazzamının notasının, resmen kabul edilmesini söyleyen İngiliz elçisi Stradfard, gizli olarak da katiyen kabul edilmemesi tavsiyesinde bulunuyordu.
Rusya'nın kabul ettiği nota Bab-ı Âli tarafından reddedildi. 4 Ekimde Ruslarla savaş için karar alındı. 14 Ekimde Rumeli Kumandanı Müşir Ömer Paşa, Rus Başkumandanı General Gorçakaf'a işgali 15 gün içinde bitirmeleri hakkında bir ültimatom verdi. Bunlar âdet yerini bulsun diye yapılan işlerdi, reddedildi.
Rumeli komutanı Ömer Paşa'nın elinde 40 bin asker var; aslında Tuna boylarında bulunan 178 bin askerden bahsediliyor, bunlar muhtelif yerlere dağıtılmış da Ömer Paşa'ya 40 bini kalmış, Memleketeyn'de bulunan Rus askeri 128 bin. Ayrıca, Rusların Anadolu cephesinde 160 bin askeri bulunduğu söyleniyor. İngiltere'nin bazı şehirlerinde düzenlenen "mitinglerde Polonya'yla Macaristan'da özgürlük mücadelesinin bastırıldığı dile getirilerek, Çar'ın barbarlığı kınanıyor ve padişaha hemen yardım yetiştirilmesi için çağrılar yapılıyordu.
İngiliz hükümetinin Türkiye'yi desteklemesini halkının bu derece istemesi, onların Türkleri sevmesinden ziyâde Ruslara duydukları öfkeye dayanıyordu. Fransa da Türkiye'nin yanında savaşacak, Ruslar, dindaşları tarafından dayak yiyecekti.
23 Ekimde Tuna filosu Isakçı önlerindeki adada bulunan Türk bataryasından ateşe tutuldu. İlk ateşle savaş başlamış oldu. Karaya oturan Rus vapurlarında 300 kişi öldü.
Ömer Paşa tecrübeli ve zeki bir komutan idi. Rusları tanıyor, nasıl bir yol takip edeceklerini az çok kestiriyordu. Yunanlılarla birleşmek, Sırpları ve Bulgarları Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklandırmak Rusların işine yarardı. Rusların böyle yapmak istediğini bilen Ömer Paşa, Tuna'yı geçerek Vidin'in karşısında Kalafat'ı aldı. Hem buranın hem de Vidin'in tahkimatını süratle yaptı. Tahkimatla uğraşırken, bir yandan da Oltaniça'ya asker geçirdi.
Rumeli yakasında Kalafat'ın Türk ordusunca işgali gecesi (27/28 Ekim 1853) Anadolu yakasında Abdülkerim Nadir Paşa Şeyh Şâmil'le irtibat kurmaya çalışıyordu. Şeyh Şâmil'le temasa geçemedi ama Batum'un yakınındaki Sen Nikola Kalesi'ni Ruslar'dan aldı.

Oltaniça Zaferi (5 Kasım 1853)

Bir hafta önce Kalafattan buraya geçirilen askerler General Donnenberg'in 22 tabur piyade ve 3 alay süvarisi ile beş saat savaştıktan sonra, düşmana müthiş bir bozgun yaşattı.

Ahıska Bozgunu (26 Kasım 1853)

Rumeli cephesi zafer yaşarken Anadolu cephesi bozgun gördü. Abdülkerim Paşa'nın askeri, çok üstün Rus kuvvetine mağlup düştü.

Sinop Baskını (30 Kasım 1853)

Patrona Osman Paşa komutasında 12 gemilik bir filo Batum'daki Türk kuvvetlerine erzak ile mühimmat ******ürecekti. Karadeniz Boğazı'ndan çıkışında fırtınaya yakalandı ve Osman Paşa Sinop'a sığınma emri verdi. Şiddetli fırtınadan dolayı bir hayli güçlükle limana sığınabildiler. Tayfaların takati kalmadığı gibi, gemilerde de hasarlar meydana gelmişti.
Beri yanda Rus filosu kumandanı Amiral Makhimafun kuvveti, takviye alarak limanın ağzına geldi, ani bir baskın hareketine geçti. Ruslar Türklere göre çok üstündü; bu üstünlüğü kendileri için zafer getirdi.
Birkaç saat süren savaşta Türk filosunun kahramanca çarpışması neticeye tesir edemedi. Kuvvet cesareti yendi. Dört bin kişilik mürettebatın yandan fazlası şehit düştü, filo tamamen mahvoldu.
Bu vakayı İstanbul'a duyuran, kaçarak kurtulan, Batum'dan gelip Sinop'a uğrayan Taif vapuru oldu. İstanbul'u acılara boğan olay İngiliz Elçisi Stradfor'a başka duygular yaşattı, o faciayı duyduğu zaman "Tanrı'ya şükürler olsun harp başlıyor" demiştir. Çünkü İngiliz elçisi çoktan beri İngiltere ile Fransa'nın bu savaşa girmesini istiyordu.

İngiltere ve Fransa Osmanlı'nın Yanında

Rusya'nın Sinop Bozgunu işi hızlandırdı. Boğazlar tehdit altında idi, buna İngiltere'nin ve Fransa'nın bigâne kalması düşünülemezdi. Zaten, Çar'ın anlaşmaya yanaşmaması durumunda Osmanlı'nın yanında yer alacağını açıklamış bulunan iki devlet zamanını bekliyordu. O zaman geldi ve pâdişâha karşı bir isyan başlıyormuş da onu önlemek içinmiş gibi iki devletin donanmaları Çanakkale Boğazı'nı geçerek İstanbul'a geldi. 3 Ocak 1854'te İngiliz ve Fransız donanmaları Karadeniz'e açıldı.
5 Ocak 1854'te Çotana Zaferi kazanıldı. Çotana bir köy. Daha önce takdim edilen Kalafat'ın üst tarafında bir tepede. Ruslar Kalafat'a hücum etmek için buraya asker yığdılar. Rumeli ordusu Erkânı harbiye reisi Ferik Nazır Ahmed Paşa 10 bin askerini üç kola ayırıp düşman üzerine şevketti. Şiddetli bir savaş başladı. İsmail Paşa ile Mustafa Paşa'nın yaralanması ve düşman tarafının bozulması kısa zamana sığdı.
Bu yenilgi Ruslara ağır geldi. 32 bin piyade, 4 alay süvari ve 52 topla güçlenip, beş gün daha uğraştılarsa da devamlı püskürtüldüler.

Silistre Kuşatması (15 Mayıs-25 Haziran 1854)

Namık Kemâl'e "Vatan yahut Silistre" piyesini yazdıran kuşatma. 10.000 Türk askerinin savunduğu kaleye 80.000 Rus askeri saldırdı. 40 gün sonra Rusların 15.000 ölü 20.000 yaralısına mukabil Türk tarafı 2.000 şehitle 3.000 yaralı vermiştir. Rusların 9 generali ölüp 3 generali ağır yaralanırken, Türk tarafı 1 paşa şehid vermiştir. O paşa ki Silistre müdafii müşir Musa Hulusi Paşa'dır. Kendisine müşir rütbesi tevcih edildiği zaman Rütbe-i şehâdeti tercih ederim! demiş. Üç gün sonra namaz kılmak için abdest alırken bir gülle isabetiyle şehid olmuştur.

Yerköyü Zaferi (8 Temmuz 1854)

Fazla önemi olmasa da zafer zaferdir. Ruslar Silistre muhasarasını kaldırmak mecburiyeti karşısında Yerköyü'nde birşeyler kazanmayı ümid etmişlerdi; buradan da altı bin asker kaybıyla çekilmişler... Tabiî zarar vermeden değil, köprüleri yıkarak, depolar yakarak kaçmışlar.

Kırım Seferi'ne Karar Verilmesi (21 Temmuz 1854)

Rusya'ya harb ilan edileli 9 ay, 19 gün oldu. Rumeli ve Anadolu cephelerinde çoğu Türk galibiyetiyle geçen saldırılar, müdafaalarla bugüne gelindi. Hedefi İstanbul olan Ruslar şimdiye kadar umduklarını bulamadılar. Varna'da toplanan harp meclisi Kırım harbi için karar aldı. 6 Ağustos'ta Türk ordusu Bükreş'e girdi. 13 Eylülde Türk, İngiliz ve Fransız kıtaları Kırım'ın güney sahiline vardılar.
14 Eylülde Fransızlar ve İngilizler müttefikimiz olarak Ruslara karşı Kırım'a asker çıkarmaya başladılar ve 20 Eylül'de Alma zaferi, "25 Ekim Balaklava muvaffakiyeti." Bu söz İ.H. Danişmend'in, olay zafer sayılacak gibi değil. Gerçi Rus General Mençikof'a bir mağlubiyet tattırılmıştır amma, müttefiklerimiz İngilizler ve Fransızlar bu başarının sahipleridir. Mençikof, sayıca çok az olan Türk askerinin koruduğu bir kaç siperi aldıktan sonra yeterli sayıdaki Fransız ve İngilizlerle karşılaşmış ve İngilizlere b¬raz zayiat verdirmiş, fakat kendi askerî kaybı daha fazla olmuş.

Eflâk ve Boğdan'ın Ruslar'dan Temizlenmesi (20 Eylül 1854)

Ruslar'ın Eflâk ve Boğdan'a yerleşmesi Avusturya'yı da rahatsız etmiş, bir an evvel eski haline getirilmesi teşebbüsünde bulunulmuştu. Avusturya'yı en fazla kızdıran, Ruslar'ın buralarda Panislavizm propagandası yapmalarıydı. İngiltere, Fransa ve Avusturya'da Osmanlı Devleti politikasını savunarak Eflâk ve Boğdan'ın bir an evvel tahliyesini istediler.
Ruslar mecburen direktiflere uydu. Onların gitmesiyle, savaş sonuna kadar muhafaza etmek kaydıyla Avusturya buralara yerleşti. Osmanlı ordusunun yükü biraz hafifledi.

Rusların Kutsal! Tuzağı

Büyük devletleri karşısına alan Rusya, Yunanistan'ı kazanmak niyetindeydi. Ajanları vasıtasıyla gafil Rumları iğfale başladılar. Güya İstanbul'u, hakkı olan Rumlara kazandırmak için silaha sarılmışlar. Bu propaganda bir senede meyvesini verdi. Rumlar Ayasofya'da yapacakları ayinin hayâline daldılar; bu hayalle Epir, Etalya ve Teselya'da çeteler oluştu. Osmanlı toprağı işgalleri başladı. Neyse ki, Yunanistan'ın eli zayıftı. Yapılan baskılara boyun eğip, uslu durmayı mecburen kabul etti.
Savaş devamınca iç meselelerde eksik olmuyordu. Sadrazam Mustafa Naili Paşa azledildi, iki gün sonra tekrar vazifeye döndü (8 Temmuz azil 10 Temmuz dönüş 1854). 29 Mayıs 1854'te Naili Paşa tam olarak gönderilip, mühür Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa'ya verildi. Kırım seferi kararı Mehmed Emin Paşa'mn sadaretinde alındı.

İnkerman Zaferi (5 Kasım Pazar)

Ruslar devamlı yardım alarak savaşa devam etmekte iken, İngilizler'in kuvvetli mukavemetine yetişerek destek olan Türk ve Fransız askerleri kötü giden savaşı lehlerine çevirmişlerdi. 10–11 bin ölü 850 esir veren Ruslar müttefiklere 4680 zayiat verdirmişler, bu kendileri için fena bir yenilgi sayıldığından Prens Mençikof mağlubiyetin acısına dayanamayıp kısa bir zaman sonra ölmüş, yerine generel Gorçakof tayin edilmişti.
Devam eden savaşta Ruslar daha çok kaybediyorlar ve üzüntüye dayanamayan Prens Mençikof'un ölmesinin ardından bu seferde Çar Birinci Nikolas intihar ediyor. (2 Mart 1855)

Tuhaf Bir Alışveriş (Yahut Borçlanma)

İngiltere savaş bölgesine uzak. Savaş kanlı geçiyor ve birçok İngiliz askeri de ölüyordu. Sayıları azalan askeri takviye, kendi memleketinden zor olacağı ve uzun zaman alacağı için Osmanlı Devleti'nden ödünç asker isteyen İngiltere'yle bir mukavele yapılarak borç verildi. Türkiye 15 bini muvazzaf, 5 bini redif olmak üzere 20 bin asker vermeyi taahhüd etti. Türk askerleri İngiliz komutanların emrinde savaşacak, emri ve masraflarını İngilizler verecek, yalnız dinî meselelerde hür olunacak. Savaş bitiminde hayatta kalan Türkler, esas birliklerine iade olunacaklardı.
Pek tuhaf görünen bu İngiliz borçlanması herhalde, bundan sonra akıtılacak kanın tamamen İngilizlere ait olmaması içindi. Başka mantıki izahı zor. (3 Şubat 1855)

Savaşın Son Safhalarına Doğru

5 Mart'ta Osmanlı-Sardunya İttifak anlaşması yapıldı.
24 Mayıs'ta Kerç Boğazı'na asker çıkarıldı. 25 Mayıs'ta Karasu hattı işgal edildi.
7 Haziran'da Yeşiltümsek'le Aktabyalar zaptedildi. Bu zapt işi biraz kanlı geçti. 50-60 müttefiklerin zayiatına karşı Rusların 20 bin asker kaybından bahsediliyor.
18 Haziranda Malakof istihkamlarına yapılan taarruz başarısız sonuçlandı ve 4 bin kadar asker kaybedildi.

İlk Borçlanma

Devlet, daha önce mâlî sıkıntılar yaşamış, bunun aşılmasını, değeri düşük para basımıyla, sarayda bulunan altın-gümüş eşyaların paraya dönüştürülmesiyle sağlamaya çalışmıştı. Çoğu zaman da, kanlı ayaklanmalar olmuştu bu yüzden. Şimdi Kırım harbinin getirdiği ağır masraflar hazineyi yine iflas ettirmiş, çareler aranıyordu.
Savaşta müttefikimiz olan İngiltere ve Fransa bize borç verebilecek durumda idiler. Londra'da yapılan anlaşmayla, bu iki devletten 5 milyon İngiliz altını borç alındı. Borç verenler karşılığında yüzde dört faiz alacakları gibi, ne olur ne olmaz diye bazı garantiler sağladılar. Biz de, yabancı devletlere borçlanmanın ilk adımı böyle -bugün- atıldı. Tütün alışkanlığından betermiş ki, birçok tiryaki sigaradan vazgeçti ama devletimiz 150 senedir borçlanmadan vazgeçemedi.

Traktir Zaferi (16 Ağustos 1855)

Savaşın uzaması bıkkınlık getiriyor. Büyük hücumlar yaşanacağı günler müttefik ordunun heyecanını artırıyor. Sivastopol'ün düşeceği korkusu Rus Başkumandanı Prens Gorçakof'un uykusunu kaçırıyordu. Düşmanım denize dökerek kabustan sıyrılmayı planlayan Gorçakof hazırlığını yaptı. Müttefik orduların bir tarafı Sivastapol tahkinat hattı, bir tarafı 60 bin kişilik Rus ordusu.
Ruslar sabaha karşı, imha kastıyla saldırıya geçti. Müttefik ordular hazırlıklıydı. Başarılı savunma hatta hücum denemesi ve Rusları Traktir Köprüsü'nde perişan etmek zor olmadı. 2 bin ölü, 5 bin yaralı ve 400 esir veren Rusların bir de generalleri öldü. Müttefiklerde kayda değer zayiat görülmüyor.

Sivastapol'un İşgali

4 Eylül 1855'te toplanan Başkumandanlar meclisi Sivastapol'a umumi hücum kararı aldı. Bir gün sonra bütün bataryalar şehri top atışına tuttu. Donanma gemileri de bu atışa iştirak edip ve atışlar fasılasız devam edince, birçok yerde yangın çıktı. Cephaneler patladı. Limanda gemiler battı ve tahkimatta hasarlar meydana geldi. Tam üç gün böyle devam eden bombardıman Gorçakof'a, "bu cehennem ateşi" dedirtti.
Malokof adı verilen Rus istihkâmı zaptedildi. Gorçakof'un "cehennem ateşi"ne mukavemeti fazla sürmedi. Malakof 'un elden gitmesiyle son ümidi de solan Gorçokof, Sivastapol'u müdafaa edemeyeceğini anlayıp tahliyeye karar verdi.
Yapılan cehennem hücumlarda elde edilen başarı birçok can kaybını da beraberinde getirmişti. Rakamlar net olmamakla beraber müttefik ordular 7 bin, Ruslar 14 bine yakın asker kaybettiler.
Müttefikler, amacına ulaşmış olmanın sevinciyle Rusların boşalttığı şehri işgale başladılar. Yangınlar ve arada bir meydana gelen patlamalar, işgalin seri şekilde yapılmasını engelliyordu, ağır ağır ama güvenle yerleştiler.
Prensip edindiğimiz, savaş safahatı vermemeyi Kırım harbiyle biraz bozduk. Amaç, biraz daha hali pür melalim görmekti. En yakın komşumuz Rusya: iyi komşuluk münasebeti kurmanın zorluğu belliydi, bir de şu iyice belli oldu ki yanımıza birçok yabancı kuvveti alan bile, Ruslarla başa çıkabilmiş sayılmayız Hemen soruyoruz "Ne olacak bu memleketin hali?"

Kars!

Rusları muhtelif cephelerde yenen; Türk ve müttefik kuvvetleri Çar'ın intiharına bile sebep olurken, Kars fena hal de kuşatılmıştı. Haziranın ortasında başlayan ufak tefek çarpışmalardan sonra 15 Temmuzda Kars'ı tamamen saran Ruslar, savaşın bütün acısını çıkarmaya yükleniyorlardı. Doğu Bâyezidi almışlardı, Kars kalesini savunan Müşir Mehmet Vasıf Paşa'nın 15.000 askerine karşı General Muravyef'in 40.000 Rus askeri vardı. Türk askerinin yorgunluğu, Ruslar'm, devamlı takviye almalarından dolayı dinçliği vardı. Ve Ruslar'ın silahı iaşesi bol iken, Türkler için bunlarında sıkıntısı çekiliyordu. Her şeye rağmen kahramanca savaşan Türkler yedi saat süren taarruzu püskürtüp, Ruslara 7.000 ölü verdirmeyi başarmıştı. (29 Eylül 1855)
Fakat her zaman olduğu gibi, zor oyunu bozmuştur! Açlıktan ölmemek için ot kökü yiyerek ne kadar ve nasıl savaşabilinirse öyle savaşan Türk askerinin tâkâtı bitmiştir. Vire ile teslim olmaktan başka çare yoktur. Çünkü yiyecek ot kökü bile kalmamış, "4,5 ayda otları dahi bitirmişler. Ruslar büyük zayiatlarına rağmen, savaşı küçük bir başarıyla kapatmak için direniyorlardı. Vasıf Paşa kaleyi teslim etmek üzere müzâkereye girişti
Türk subaylarının kılıçlan alınmayacak.
Sivil halka hiçbir şekilde dokunulmayacak.
Camilere ve evlere kesinlikle tecavüz olmayacak.
Şehir yağma edilmeyecek; Kars, bu şartlarla Ruslara teslim edildi. Kırım harbi denen savaş, Kars'ın teslimiyle fiilen sona erdi. (28 Kasım 1855)
Bundan sonra Rusya'nın barış içinde yaşamasını mecbur kılan sebepler arasında Avusturya ile Prusya'nın dayatmaları da sıralanıyor. Avusturya Rusya'ya, "eğer kısa zamanda barış yapmazsanız biz de, bir kez daha savaşa girmeyi düşünebiliriz" derken, Prusya Kralı II. Aleksandr da şunu demişti: "Bir Avusturya-Rusya savaşı halinde Çar'ın sarayıyla dostça ilişkileri sürdürmek şöyle dursun, tarafsızlığımızı korumak bile zor olur."

Paris Sulhu (30 Mart 1856)

İki buçuk sene süren Kırım harbi, Kars'ın düşmesiyle bitiyordu. Yarısını Türk-Rus Savaşı olarak kabul edersek ki öyledir yeniçerilerden sonra kurulan yeni ordu başarılı imtihan vermiştir. Diğer yarısı İngiltere, Fransa ve Sardunya'nın desteğiyle geçen savaşta herkes üzerine düşeni yapmıştı. 28 Kasım 1855'te biten savaş, fiilen bitmiş görünse de, resmen, 30 Mart 1856 da Paris'te toplanan heyetlerin yaptığı antlaşma ile bitirilmiştir.
İsmail Hami Danişmend'e göre, savaşdan sonra müttefiklerimiz "Kırım muharebesinin bütün şerefini kendilerine hasreden bir propaganda yapmışlar ve en ciddi tarih menbalarında bile Türkiye'yi pek ehemmiyetsiz bir unsur gibi göstermişlerdir. Hâlbuki kendilerinin Kırım'a gidebilmeleri Türkler'in Tuna boylarında Rusya'yı tamamıyla mağlup etmiş olması sayesindedir ve Kırım'da elde edilen büyükçe parlak neticede de Türk ordusu en mühim âmillerdendir."
Paris'te 1 ay 4 gün süren barış konferansına Türkiye adına katılan iki kişiden biri Reşit Paşa'nın oğlu, diğeri sadrazam Âli Paşa'dır. Yapılan antlaşma Türkiye'nin hayli lehine olmasına rağmen daha geniş haklar elde edemeyen Âli Paşa Reşit Paşa tarafından tenkit edilmiştir.
Cevdet Paşa uzun uzun Reşit Paşa'dan ve Âli Paşa'dan bahseder. Bir yerde şöyle diyor.
"Reşit Paşa devlete pek çok âdemlar yetiştirdi. Âli Paşa ise, "âdem yetiştirmek şöyle dursun, yetişecek âdemlerin yollarını uruyor" deyû beyn en nâs mal'ûn idi." Yani, Âli Paşa yetişecek insanlara engel oluyor diye halk arasında ayıplanırmış. Reşit Paşa'nın tenkidi, belki de oğlunun Âli Paşa tarafından ön plâna çıkarılmayışındandır!
Her ne ise; Kırım harbinin bitişiyle Türkiye'ye huzur avdet etmiş oluyordu. İkinci Mahmud'un Yeniçeri Ocağı'nı kaldırışı, arkasından Tanzimat Fermanı, henüz insanlar her ikisine de tam alışamadan çıkan savaş; çöküntüde görünen devleti ve tebaasını çok huzursuz etmişti. Şimdi fırtına kesilmiş, sular durulmaya başlamıştı. Bakalım bundan sonrası nasıl olacak?
Kırım harbinden sonra, Tanzimat Fermanı'nı tamamlayacak olan bir ferman daha yayımlandı. İkisi arasında geçen zaman, değişen dünya şartları, hele de Rusya'ya karşı müttefiklerle beraber yapılan savaş, bazı yeni meseleler çıkarmıştı. Türkiye, eskisi gibi taklit edilen bir memleket değil, aksine taklit etmek zorunda kalan bir memleket idi. Dünya dengeleri, bir kaç Avrupa devleti ile aynı paralelde görünmemizi gerektiriyordu. En azından, Sadrazam Âli Paşa öyle düşünüyordu.

#52 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 09 June 2007 - 21:38

Islahat Fermanı

Âli Paşa'nın Islahat Fermanı, 18 Şubat 1856'da yayımlandı. Getirdiği belli başlı yenilikler; Rusya, İngiltere ve Fransa'nın da görüş bildirdiği Islahat Fermanı Tanzimat Fermanı'ndan biraz farklıdır. Birincisi eksisiyle, artışıyla daha millîdir. İkincisine başka devletler de karıştığı için o kadar milli sayılmaz.
Bazı maddeleri Türkleri, bazı maddeleri de diğer unsurları hoşnut edemeyen Islahat Fermanını Reşit Paşa dahi beğenmemiştir. 20 Maddeden meydana gelen fermanın bazı bölümleri şöyle.
Fatihden beri Hıristiyan tebaya bahşedilen imtiyazlar kaldırılmıyor biraz değiştiriliyor. Patrikler ve daha aşağı payedeki ruhaniler aidat toplayamayacaklar; bunlar devletten maaş alacaklar. Hıristiyan teba Müslüman teba ile hukukî yönden eşit olacaklar. Hıristiyan ve Yahudiler çocuklarını Türk mekteplerinde okutabilecekler (dini mektepler hariç) ve bunlarda devlet memuru olabilecekler. Hıristiyanlar istedikleri derecede mektepler açabilecekler. Bu zamana kadar askerlik yapmayan Hıristiyan teba bu¬dan böyle askere alınacak, ancak isteyen bunu paraya çevirebilecek. Böylece Hıristiyanlardan 'Cizye' adiyle alınan vergi kalkacak.
Hastalık hafif iken bir kaç çeşit ilaçla devam edilen tedaviye, ağırlaşan hastalık sebebiyle daha çok ilaç kullanmak gerekmesi gibi, devlet çatırdadıkça taviz çoğalıyordu. Bütün mesele devlete "Ha¬ta Adam" diyen Rusya'yı yalancı çıkarmak.
9 Ocak 1853 Sen Petersburg'da bir saray. Ruslar'ın keyfi yerinde, İngiltere'nin de! Balo da eğlenirlerken, Çar Nikola'nın kanında tilkiler dolaşıyor, beyninde ecinniler cirit atıyor ve kendini tutamayan Çar İngiliz elçisine yaklaşıp birşeyler söylüyor. Elçinin merakı kamçılanıyor ama fazla belli etmiyor. Söz Türkiye'ye gelince kulaklarını iyice Çar'a yaklaştırıp dinliyor. "Türkiye'ye gelince, diyor Çar, bu bambaşka bir problemdir. Bu memleket buhranlı bir durumdadır. Başımıza çok işler çıkarabilir." İngiliz elçisi, Çar'dan Türkiye hakkındaki düşüncelerini açıklamasını rica edince, I.Nikola şöyle devam ediyor:
"Kollarımız arasında hasta bir adam var. Çok hasta. Size açıkça söylemeliyim ki gereken bütün tedbirleri almadan önce onu günün birinde kaybetmemiz büyük felâket olacaktır."
"Türkiye aniden ölebilir. Bu takdirde üzerimizde kalacaktır. Ölüleri diriltemeyiz. Türkiye ölünce, bir daha dirilmemek üzere ölecektir. İşte bunun içindir ki, size soruyorum. Böyle bir olay karşısında kargaşalık, anarşi ve hatta bir Avrupa harbi karşısında kalmaktansa, önceden tedbirler almak daha akıllıca bir hareket olmaz mı?"
Sürer gider Çar'la elçinin hülyalı sohbeti; ama anlaşamazlar. Biraz sonra kopan savaşta da İngiliz askerleri Türklerin yanında, Ruslara karşı savaşırlar. Devletlerarası münasebetler kış günü göğüne benziyor, bir açık bir kapalı, hangi bulutun nereye boşalacağı pek belli olmuyor. Bu sohbetten sonra Ruslar Türkler'le savaşıp, bir hasta adam tokatı yemekten kurtulamamışlar. Gerçi Çar Nikola'nın tespiti pekte yalan değildi amma, biraz fazlaca vicdansızlık var idi. Fatih'i, Yavuz'u, Kanuni'yi, bilenlerin 1853'deki durumu görünce Çar'da uyanan kanaati paylaşması akıl ve mantık dışı sayılmazdı. Perşembenin gelişi belli olmaya başlamıştı.
Osmanlı Devleti hasta da olsa, sağlam da olsa bizimdi. Ölünün başını bekleyenler bile kâh ağlar, kâh güler, aynı acılı hali devamlı yaşayamazlar. Kırım harbi sonrası İstanbulunu, Cevdet Paşa'nın anlattıklarıyla tanımaya çalışırsak, birinci elden olayların şahidini dinlemiş oluruz.
Önce o günlerin ilmiye sınıfıyla ilgili bir fıkrayla Cevded Paşa'ya kulak verelim: Tersanei amirede bir gemi yapıldı; adı da fethiyye kalyonudur. En üst kısmı denizde ikmâl edilmesi lâzımken, ustalar onu da dışarıda tamamladılar. Ağırlığı taşıyamayan direklerden birinin kırılması ile diğer direklerde kırıldı, menzil müsait olduğu için, gemi kayarak denize indi.
"Fakat birkaç kişi mecruh ve birkaç kişi telef olarak gemiye kurban verildiler."
Geminin teknik eksikliklerden denize girdiği malûm; üstelik kaç kişinin de yaralanmasına ve ölmesine sebebiyet verdiği meydanda iken, hadiseyi duyan İstanbul kadısı yanındakilere, gemiyi denize meleklerin indirdiğini söyler. "Zürefadan biri de: "Evet bu kalyonu melekler indirmiş olmak muhtemeldir. Lâkin işin içine şeytan da karışmış olmalı ki birkaç kişinin helakine bâdî oldu dedi."
"İşte tarik-i ilmiyye kibarının ekseri o zaman böyle gülünç olacak söz söyle¬yip çok yerlerde duçan istihza olurlardı."
"Hülâsa-i Ahvâl-i politikiyye" başlığıyla anlatılan, paşalarımızın bazı hususiyetlerine bakalım.
Kırım harbinden sonra İstanbul'da İngiliz ve Fransız elçileri nüfuz yansına girerler. Reşid Paşa İngiliz politikasında devam ve Âli ve Fuad Paşalar Fransız politikası güderler. Rıza Paşa da Fransız sefaretine hizmet ederdi. "Fuat Paşa âmedci (başkatip) iken Mahmut Nedim Bey mektubcu olup daima geceleri hem bezne-i sohbet olurlardı. Fuad Paşa dirayet-ü malûmatı hasebiyle ilerleyüp Âli Paşa ile atbaşı beraber gitmeğe başladı. Mahmud Nedim Bey de ise o iktidar olmadığından başka, pek mütelevvin bir zat olup hatta Reşit Paşa bir gün amn tavr-u mişvarundan canı sıkılarak, "bizim mektubcu bey, cıvık sabuna benzer, anınla ne el yıkanır, ne de çamaşıra gelür" demiş idi." Ahmed Cevded Paşa Mahmud Nedim Paşa'nın kaabiliyetsizliğini anlatırken gayretini de göz ardı etmez. Yaslanacağı yerleri iyi hesap ederek Sayda valiliğini kazandığını söyler; hem de vezaret alarak bundan sonra, o da Âli ve Fuat Paşalar gibi Paşa olarak anılır. Paşalarımızla, paşalarımızın diğer devletlerin elçileriyle ilgili, daha çok şeyler yazar Ahmed Cevded Paşa, amma Ahvâli Maliyye başlığı ile anlatılanlara geçiyoruz. "Öteden berü Devleti Âliyye iradına göre masraf ederdi. Memurin dahi vaktiyle maaşlarını alup idarelerini ana uydururlardı. O zaman alafıranga hane ve sahilhane tecemmülâtı (süslenmek için kullanılan eşya) yok idi. Saray-ı Hümayun'un idaresi ise pek mazbut bir hâlde idi. Şehzadeler kafes-nişîn-i mahcûriyet oldukları gibi kadınlar dahi bir tarafa çıkmazlardı."
Cevded Paşa saray halkının yaşadığı mazbut hayatı anlatıp, sonra bu mazbutluktan nasıl çıkıldığına sözü getiriyor ve kusuru Mısırlılara yükleyiveriyor.
"Şöyle ki; diyor, Paşa. Bâlâda (yukarıda) îş'âr olunduğu üzere Abbas Paşa valiliğinde Mısır'dan Dersaadet'e pek çok paşalar ve beyler ve hanımlar hicret eylediler. Galî bahâlar ile konaklar ve yalılar aldılar. Alafıranga tecemmülât ile tefriş u tezyin ettiler. Bol bol paralar sarf u israf eylediler. Ebvâb-ı sefahati açtılar. Vükela ve kibarı İstanbul, bu Mısır döküntüleriyle aşık atmağa ve vükelâ haremleri de Mehmed Ali kerimesi Zeynep Hanım'ı taklid ile ısrâf u sefahata kalkışdılar. Bu cihette Âli Paşa'nın dâiresi mesârifi, şehriyye üç dört bin altuna vardı ve Ali nâm car-ebru delikanlısının mesârifi, efendiden bir âdemin hanesini kibârane suretde idare edebilirdü. Bu suretle sadâret ma'âşı vefa etmez oldu."
Herhalde kıskançlıkla olacak, Mısır valisinin himayesindeki insanlar israf içinde yüzerken, pâdişâhın kadınları ve kızları onlardan geri kalmak istemezler. Süslü arabaların içinde modern giyimlerle dolaşan Mısırlı hanımlar sarayın duvarları arasında ömür tüketen kadınları dışarıdaki hürriyete heveslendirirler. İşte kültür değişmesi, böyle bir tazyikle başlar. "Kadın efendiler de hükm-i zemâne icâbınca arabalar ile gezmeğe başladılar ve bi't-tabi' şehrîlere tefevvuk etmek üzere (şehirlilerden üstün görünmek için) israf u sefahata daldılar ve onlarda borçlu oldular ve ahz u i'tâlarma vâsıta olan kahveci ve baltacılar pek acib sui is-timâlâta koyuldular. Meselâ bir tacirden yüzbin guruşluk mal alırlar ise elli bin guruş da nakid alup ikiyüzellibine sened verirlerdi. Bu cihetlerle Saray-ı Hümâyûn'un üç sene zarfında üç milyon kese akçe deyr i zuhur etdi. Bu da kafi olmayıp sultanların ve kadın efendilerin murassa'âtı (kıymetli mücevherleri) Beyoğlu sarrafları ellerinde merhun kaldı. El-hâsıl, Mısır döküntüleri İstanbul ahâlisinin ahlâkını bozmağla devlet-ü millete azim zararları dokundu."
Kırım harbinin açtığı mânevi yaraların esas sebebi, Cevded Paşa'dan anlaşıldığına göre; devletin, milletin fakirliğinden başka bir şey değildi. Devlet-i Âliyye toprak kaybıyla beraber iktisâdi kayıplara da uğraya uğraya küçülmüştü. Bir savaşı zaferle neticelendiren ordu ganimetle zengin oluyor, o zenginliği değişik yollarla diğer insanlara dağıtıyordu. Nicedir ki, böyle bir şey yaşanmıyor, devletle beraber herkes fakir düşmüştü. Devletin eyaleti olan Mısır bile Türkiye'den zengindi. Yine Cevdet Paşa'ya göre "Kırım muharebesinde Fransız ve İngiliz askerleri İstanbul'a geldiklerinde, su gibi altın akıttılar. Bu yüzden İstanbul esnafı, bilhassa kuyumcular fevkalâde istifâde ederek zengin oldular; onlarda Boğaz içinde yalılar tutarak kibarâne yaşamağa başladılar." "O zaman Kadıköy'ü ve Adalar henüz mamur olmamış idi. Kızıl toprağın adı yok idi. Şitaiyye (kışlık) İstanbul ile Beyoğlu'na ve sayfiye Boğaziçine münhasır idi. Büyükdere'de dört odalı bir kira evi bulmak büyük saadet'e nail olmak gibi bir muzafferiyet sayılıyor idi."
Şimdi anlatılacak olayı, o zamanlar "enflasyon" diye bir şeyin olmadığı düşünülerek okuyalım ve aniden kavuşulan bolluğun neler yaptığını daha iyi anlayalım:
"Şeyhülislâm Saadeddin Efendi altı aylığını kırkbin guruşa olmak üzere, Balta limanında bir yalı kiralamış idi ki o yalı, Mısır'lı Halim Paşa uhdesindedir. Tebrik-i nakl içün Sadeddin Efendi'ye bir ihtiyar âdem geldi; "Ben bu yalının falan tarihde kırkbin guruşa satıldığım bilürüm" demekle orada bulunanlara hayret geldi."
O sıralarda para kazanmanın çok kolaylaştığını, bir hayli fazla olan hırsızlığın bittiğini anlatan Cevded Paşa;
"Anlaşıldı ki memleketimizde hırsızlığın çoğalması parasızlıktan imiş" diyor. "Lâle devri" diye anılan zamanı yaşıyanlar, tabiî ki, belirli bir kesimdi. Bebek koyu ile Büyükdere koyunda mehtabı seyretmek bahtiyarlığı herkese nasib olmuyordu. Servilerin aksi, suda gümüş rengi aldığından mı acaba, anılan yerlerde akşamlrın "Gümüş servi" temaşa edilirmiş.
Cevded Paşa, Devlet erkânından bazıla-nnm ahlhakî bozulmalanmda anlatıyor; bunlar Âli Paşa, kâmil Paşa, Fethi Paşa...Ve, bugün lüks arabalarla, kaldınm-lardaki işveli bakışlara işaret eden malûm adamlar gibi "Bâyezid Meyda-nı'nda arabalara (At arabası) işaretlerle ma'âşaka usûlü hayli meydan aldı." diyor C. Paşa.
Avrupa bugünkü durumunu bazı sahalarda o günlerde yaşamaya başlamış olmalı ki, "Melek haslet" olan Abdülmecid Han için Fransa'dan macunlar getirtenler olurmuş. Pâdişâhın kadınlarının çokluğu malumdur. Servetseza Kadın, Tirimujgan Kadın, Şevkefzâ Kadın, Düz-didil Kadın, Perestû Kadın ve daha birçokları... Ve ayrıca ikbâlleri... pâdişâhla ilgili bu konuyu şöyle anlatıyor.
"Sultan Abdülmecid Han hazretleri hakikaten melek-haslet bir pâdişah-ı âli-câh olduğu halde, o da nev'-i beşerden değil mi? Bu rüzgar anı da çarpdı. Âlemin bu inkılâbâtı arasında, o dahî kadınlardan bazılarına muhabbetü rağbet buyurdu. Nas'ın haram olan mu'âmelatına o dahi helâlinden olarak müşareket buyurdu. Buna hiç kimse bir şey demiyordu. Fakat nisvân ile kesret-i musâhabetinden nâşi vücûd-u hümâyunlanna günden güne za'f gelmesi bâdî-i endişe idi.
Zira halk kendisini pek ziyâde sevdiklerinden anın bu hâline müte'essir idiler."
Rüşdi Paşa'nın cinsel ahlâksızlığını gizleyişine de yer verilen maruzatta Fethi Paşa'nın Avrupa’dan kuvvet şurubu getirtip, pâdişâha takdim etmesi kınanarak anlatılır.
Nihayet; maddi manevi buhran kısa zamanda zararını su yüzüne çıkarır. Ahlâki düşüklük içinde olanlar dillere düşer, maddi israfın sahipleri hazineyi müşkül duruma sokarlar. Paşaların konaklan pâdişâhın sarayı ile israfta yarış etmektedir.
Pâdişâh israfın farkındadır ve rahatsızdır. Bir gün Darüssaâde Ağası ile kızı Münire Sultan'a haber gönderir: "Akıllarını başlarına toplasunlar. Artık aşırup taşırdılar. Anları tekdir şöyle dursun, adetâ döğdiririm."
Bir günde; Mehmed Ali Paşa'nın gelini olan Resia Sultanın altmış bin kese borçlanmasından dolayı, paşayı tekdir eden pâdişâh, haberdar olmadığını söyleyen paşaya daha çok kızarak, "Senin yeminlerine de inanılmaz. Mukaddema suhteleri ayaklandıran da sen değil misin? Hain herif, sen din-ü devletine ve pâdişâhına hainsin. Mukaddema seni nefy eden yalnız Reşid Paşa değil idi; ben bu bâbda müttefik idim" dedi. Bâ'dehû Âli Paşa'ya hitaben: "Sen nasıl sadr-ı âzam olacaksın. Böyle şeylere bakmıyorsun. Mührü alırlar da adamı koğuverirler. Mesuliyet altındasın" deyû buyurdu. (C.Paşa)
Ahmed Cevdet Paşa kulakları ile duyduklarını naklediyor. "Bizler kapunun haricinde bu ateşli sözleri istimâ ile lerzân olmakda idik. Bu sırada sair Dâmad Paşalar gelmekle Zat-ı Şâhâne: "Sultanlar gece mehtâblarda gezermiş. Benim gece mehtâbda gezer kızım yokdur. Anları redd edeceğim. Bu heriflerin harekâtı artık namusuma dokunur oldu" diyerek Dâmad paşaları ve bilhassa Ali Galib Paşa'yı tekdir-ü ta'zir buyurdu."
Pâdişâh bağırarak öfkesini alamaz; ertesi gün Dâmad Paşaları memuriyetlerinden azleder. Devletin en büyük sıkıntısı hadsiz hesapsız harcamalardır. Pâdişâhın sarayı ile yarışa çıkan Damatlar ve diğer paşa konakları Abdülmecid Han'ın azarları ile kendilerine çeki düzen vermeye başlarlar. Beyoğlu sarraflarına ödenen faizler devletin itibarını da sarsmaktadır. Hazine borç batağındadır. Fuad Paşa Avrupa'dan 5 milyon lira borç bularak devleti rahatlatmaya çalışır. Bunlar Kanuni zamanını bilen millet için ne kadar acı bir durumdur.
Parasızlığın ne derece kötü olduğuna bir delil olarak Kıbns'lı Mehmed Paşa'nın söylediği söz kâfidir. Pâdişâhın Rusya'ya göndereceyi nişan ve hediyeleri görüşmek üzere huzuruna çağırdığı Kıbns'lı ile Fuad Paşa hediyeleri seyrettikten sonra; Kıbns'lı, gümrüğe dair bahs açılınca: "Merhume Valide Sultan, bundan dahî irtikâb etmiş (rüşvet yemiş) demekle, hünkâr münfa'il ve mütessir olup, Harem-i Hümâyuna girüp: "Bu herif benim ölmüş validemden ne istiyor. Anı irtikab ile itham ediyor" deyû buyurmuş" ertesi gün makamda değişiklik vukuu bulmuş.
Burada, bakışımızı Anadolu'ya çevrip bugünlerdeki durumu görmek istiyoruz. "Ağlamayan çocuğa meme verilmez" gibi bir söz var ya ne kadar doğru. Fakat ağlayan çocuk herhangi bir şeyle tehdit unsuru olamazsa kolayca meme alamayacağı da belli! Az aşağıda, Rumeli'de ağlayıp istediğini alanlar görülecektir. Ya Anadolu'da ağlayanlar? Onları pek bilmiyoruz. Bildiğimiz figanın her taraftan geldiğidir. Bir açlık, bir de devletin zayıf düşmesinden kaynaklanan isteme oburluğu var. Çukurova'da yaşayan Avşarların sıkıntılarını, isyana dönüşen hak isteme teşebbüslerini devletin önlemeye çalıştığı günlerdir. Onlar hakkında çıkan ferman Âşık Dadaloğlu'nun sazında terennüm edilmektedir, hem de kafa tutarak.
Düşmanla baş edemeyen, hane halkına söz geçiremeyen pâdişâh, fermanlarla bazı sesleri kısmaya çabalarken, susmayı bilmeyen, hiçbir şey yapamasa da kafa tutmayı bilen Dadaloğlu şiire vuruyor işi. Şiir güzeldir ama devlete kafa tutanı değil.
Dadaloğlu'nun söylediği isyan şiirleri bazıları tarafından kahramanlık sayılabilir, bazıları da devletine olan bağlılığının zayıflığına yorar.

Belimizde kılıcımız kirmâni
Taşı deler mızrağımız temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman pâdişâhın dağlar bizimdir

Dadaloğlum yarın kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice koçyiğitler yere serilir
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir


Dadaloğlu'nun kime meydan okuduğu belli. Bunu sadece, Anadolu ahvaline dair bir misal olmak üzere naklettiğimizi unutmayalım.

Sultan Mecid'in Zor Günleri

Her iktidarın bir düşmanı, tahtın ayaklarını kemiren kurdu bulunuyor. Abdülmecid Han'ın tahtı da borçlar yüzünden kemirilmektedir. Saray-ı Hümâyundan alacaklı olan Hıristiyan tüccarlar Fransız, İngiliz ve Rus sefaretlerine Devleti Aliye'yi şikayete giderler. Alacaklarını alamadıkları için, onlardan yardım isterler. Daha önce, Osmanlı devleti için söylenen Rus sözünün benzerini Rusya hariciye nazırı söyler. "Delvet-i Osmaniyye bir hastadır. Elimizde ölecek."
Cevded Paşa'nın maruzatı, o günlerin kasvetini olduğu gibi yansıtır ve bir yerde paşa dahi der ki: "Devlet-i Aliye'ye nazar mı isabet eyledi bilmem, müsalaha vukuunda hudûd üzerinde ikiyüzellibin asâkiri nizamiyye ve beş yüz kırk pare top mevcûd olup asâkirin elbisesi ceyyid-ü cedid ve hayvanları tüvâna olduğu hâlde avdet eylediler. Redifler dâhi salimen ve müreffehen memlemetlerine gittiler. Paraca dahi devletin iradı masarifine galib olarak sene başında rûn-ümâ olan fazla ile perakende düyunun tasfiyesine karar verilmişdi. Sonra saray-ı hümâyun'un üç sene zarfında üç milyon kese akçe düyunu zuhur ile Maliyye hazinesine tahmil olundu. Bu cihetle hazine müzayakaya ve devlet muhâtraya düşdü."
Devlet bu durumları yaşarken Rumeli'den şikâyetler gelmekte "güya ki tebea-i gayr-ı mislimeye şöyle zulmediliyormuş, böyle insaniyyete mugayir muameleler icra olunuyormuş." Hıristiyan devlet elçileri dindaşlarının korunması için Devleti Âliyeye baskı kurarlar. Teftiş için bir heyet gidecektir. (Düveli Fahîme böyle istiyor) Düveli Fahîme, itibarlı, kuvvetli, büyük devletler, yani Fransa, İngiltere ve Rusya. Dünyanın efendileri bunlar ve bunlar istiyorlar diye Devleti Âliye Rumeli'ye bir teftiş heyeti gönderiyor. Heyette kimler var, bir bakalım. "Beycikli Arif Bey, Besim Bey, Fatyadı Bey (Ma'hud Fatyadı Paşa) Bulgar milletinden Gavriyet, Ermeni Artin Efendi (sonradan Artin Paşa) Eskidende Ermeni Paşa olabiliyordu amma? Art'ın adıyla, Hı¬-ristiyan diniyle değil, Müslüman olup ismini bile değiştiriyordu! O günler hayâl oldu...
Teftiş heyetinin içinde bulunan, Maruzat yazarı C. Paşa, pâdişâhın son günlerinden bir veda konuşmasını şöyle veriyor. "Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa Hersek'e gitmek üzere uhdesine Rum (eli) ordusu müşirliği tevcih buyurulduğunda veda için Mabeyn-i Hümâyun'a giderek huzûr-ı Hümâyuna dâhil oldukda Sultan Abdulmecid Han hazretleri "Allah selâmet versin. İnşâallah muvaffak olur gelirsin. Lâkin beni bulamıyacaksın. Yakın vakitde gelsende bulamazsın. Beni karılarım ile kızlarım bitürdü deyû buyurmuş Filvaki günden güne zâfı ziyadeleşmekte bulunmuş idi."
Abdülmecid Han devletin yaşadığı sefalet ile kendi yaşadığı sefahattan, mecalsiz kalmıştı. Cevded Paşa, onu Reşid Paşa'nın, politikasıyla rahat ettirdiğini savunur. Bir de Reşit Paşa'nın yetiştirmesi olan Âli ve Fuad Paşa'lann iyi devlet adamı olmaları; amma, öyle bir devir ki, herşey hızla değişiyor, ahlâki değerler yozlaşıyor, pâdişâh hane halkına israfta mâni olamıyor. Zâten nazik yaradılış da olan bünyesi çok erken yıpranıyor Abdülmecid Han'ın. Çöken devletin hazinesi ve pâdişâhın bünyesine rağmen, değişmeyen şeylerde var.
Bir gün, "Abdülaziz Efendi, Beylerbeyi Karakolhânesi önünden geçerken karakola atiyye olmak üzere bir çıkın göndermiş. Karakol zabiti dahi anı serasker bulunan Rüşdi Paşa'ya getürmüş. O dahi Zat-ı Şahâne'ye takdim etmiş. Bundan Zat-ı şâhane'nin canı sıkılıp Abdülaziz Efendi'ye "Askere öyle cüz-i atiyye vermek yakışmaz. Gönderecek olduğu hâlde böyle ziyâdece atiyye göndermeli" deyu büyük bir kese altun gönderüp anı mahcup ettikden sonra Reşid Paşa'yı celb ile: "Ne dersin. Bizim birader askerin celbine kıyam etmiş!" diyerek vuku-ı hâli hikâye etmiş ve Abdülaziz Efendi'yi Trablus garb valisi etmek hususunda reyini sormuş.
Reşid paşa birkaç gün sonra verdiği cevapla pâdişâhı bu fikrinden vazgeçirmiş. Gerekçesi ise; "Abdülaziz Efendi'nin yanına her ne kadar müsteşar kılıklı bir emin zât memur edilmek tabiî ise de, uzak yer; orada herkes veliahd olduğu cihetle Efendi'ye arz-ı halü edicek, kim bilir neler olur. Ahvâli alem acâib, bir şeye tamâmiyle emniyyet olunamaz. Efendim burada sadık kullarınız var. Efendiyi nezâreti Hümâyununuz tahtında tutmak evlâ görünüyor." Reşit Paşa'nın cevabına Pâdişâh "Evet ben de böyle düşündüm" der. Bir günde Sadrazam Mehmed Ali Paşa'ya: "Paşa, ben Efendiden sıkılır oldum" deyince Paşa der ki:
"Efendim, Başmabeynci çabuk ü çevik bir bendenizdir. Benim de bir mutemed âdemim vardır. Anlara tebdil-i câme ettiririz. Efendi, gece çiftlikden gelirken kurşun ile ururlar."
Pâdişâh böylece Mehmed Ali Paşa'nın karakterini anlamış, bundan sonra ona karşı daha dikkatli olmuşdur.

Sultan Abdülmecid'in Ölümü

Abdülmecid Han'ın sağlık durumu iyici bozulunca, devlet erkânı yerine geçecek şehzade arayışına başlar. Rıza Paşa'nın Murad Efendi'yi, Mehmed Ali Paşa'nın Abdülaziz Efendi'yi desteklediği şayiaları ortalarda dolaşır. Pâdişâh can derdindedir.
Dolmabahçe Sarayı'nda bir saat kadar Abdülazif Efendi ile başbaşa kalan pâdişâh: "Birader benden artık hayır yok. Ben muayedeye dahi vükelâ ve sairleri ile veda içün gittim. İşte her şey sana kalacak. İnşâallah muvaffak olursun. Evladlarımı sana emânet eyledim. Anlara zaruret çekdürme" deyû buyurması üzerine, Efendi hazretleri ağlamaya başlamış, kendisi de beraber ağlamış. Ba'dehû bazı vesâyâyı lâzime dahi buyurmuş ise de, tefâsilini öğrenemedik" Cevded Paşa iki kişinin bir saatlik görüşmesinde, pâdişâhın vasiyyetlerinin tafsilâtını öğrenemediğini söyleyip, şunu ilave ediyor: "Şu kadar ki: "bu babda vükelâm bana hıyanet eylediler. Seninle kardeşliğimi bildirmediler" Cevded Paşa'nın öğrendiği son cümle budur. Padişah ahiret yolculuğuna çıkarken, kardeş sevgisini doyasıya yaşayamadığından muzdarip!
Veremin erittiği vücudundan canı çekilirken gözünün önünden evlatları, kardeşleri, kadınları, kızları, devleti mi geçiyordu, acaba? 39 yaşının içinde idi. 21 buçuk senesi padişahlıkla geçen ömür belki bir kaç misli cevr'i yaşamıştı. Devletinin iyi günlerini görmekle mesut, kötü günlerini görmekle mahzun olmuş. Merhameti, dindarlığı, âlicenaplığı ile anılmış, hem sağlığında, hem daha sonra. Hatırlayanlar Sultanselim'deki türbesine gidip Fatiha okurlar. (25 Haziran ölüm 1861)
Abdülmecid bahsi girişinde, Batı kültürüyle yetiştiği söylenmişti. Yaşayışı da bir Batılı gibi oldu. Ölümüne gösterilen sebepte, fazla içmekten düştüğü hastalıktı. Bunlara rağmen o bir Osmanlı Hakanı idi. Devletin binbir türlü sıkıntısına rağmen kimliğinin hakkını verdi. Saraylar, kasırlar bir yana, Küçük Mecidiye Camii, Büyük Mecidiye Camii Teşvikiye, Camii ve birçok çeşme, tekke gibi hayır eserlerinin yapılması onun zamanının ve onun dini yönünün aynasıdır.

Püsküllü Belâ

Abdülmecid Tanzimat pâdişâhıdır. Tanzimat, adeta bir devletin kökden uca değişme teşebbüsüdür. Kılık kıyafet de nasiplenir bu değişimden. Eski başlıklar uçar gider başlardan ve fes gelir oturur, müslim, gayrı müslim, herkesin başına. Bir de püskülü var bu feslerin ve bu "feslerin püskülleri ipekten olduğu için rüzgârdan, yağmurdan ve daha başka şeylerden telleri bozulurdu. Bu sebeple her gün püsküllerin taraktan geçirilmesine ihtiyaç hâsıl olurdu. Hatta püskül taramak için şimdiki kundura boyacıları gibi sokaklarda ve çarşılarda "püsküller tarıyalım" diye ekser yahudi çocukları olarak bir kısım halk bununla geçinirdi. Püskülün bu hâli yüzünden fese püsküllü belâ denmiye başlanmıştı."
Sevipte, kaprislerine katlandığımız insanlara 'başımın püsküllü belâsı' deyişmiş boşa değilmiş.

#53 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 16 June 2007 - 22:50

SULTAN ABDÜLAZİZ

(25 Haziran 1861–4 Haziran 1876)


Resmi ekleyen


Sultan İkinci Mahmud'un Pertevniyal Sultandan 8 Şubat 1830'da dünyaya gelen oğlu Sultan Abdülaziz, günlük elbisesini giyer gibi tahta oturmuştu. Hiçbir zorluk görmeden, 15 senesini harcayacağı bu şatafatlı, güngörmüş tahta geçtiğinde 31 yaşında idi. Hayatının sonuna kadar bazı sahneleri yansıtmaya çalışacağımız padişahın geride bıraktığı hiçbir şey ölümü kadar konuşulmamıştır. Aradan bu kadar sene geçtiği halde bugün bile kati cevabını bulamayan, öldürüldü mü? Öldü mü? İntihar mı etti? Yaptığı veya yapmadığı hizmetler gündeme gelmez; ölümüyle ilgili soruların cevabı aranır... daha da aranacağa benziyor...
Bazı ruhiyatçılar ve bazı çok bilenler, onun bir dörtlüğünü inceleyerek intiharına yol bulabilirler, amma, hangi şair böyle sözlerle mısralar yapmamış ki? Bestesi de kendisine ait olan, Abdülaziz Han'ın şu güzel güftesine bir göz atalım.

Bî huzurum nâle-i mürg-i dil-i divâneden
Fark olunmaz cism-i bîmârım bozulmuş ianeden
Bunca derd ü mihnete katlandığım âyâ neden
Terk-i can etsem de kurtulsam şu mihnethâneden


Âyâ, 'acaba' demektir. Âyâ Abdülaziz Han ağabeyinin ölümüyle kederlendi mi, tahta kavuşmakla sevindi mi? Ahmed Cevdet Paşa, o günleri teferruatıyla bilmekte, birbirinden değerli kitapları -Tarihi Cevdet, Maruzat ve Tezakir- ile bizleri aydınlatmaktadır.
Abdülmecid vefat eder etmez, "sadrâzam ve serasker ve kapudan paşalar cenaze odasının kapısında Hasip Paşa'yı bırakıp üçü beraber Abdülaziz Efendi hazretlerinin dairesine gittiklerinde kapı kapalı olmağla kapıyı çalmışlar. Mehmed Ali Paşa ise kemâli telaşla "kapıyı kırmız" diyerek bir gösteriş etmiş ve sanki "aman fırsat fevt olmasın" yollu bir tavrı hareket göstermiş ve Efendi hazretlerinin cülusundan sonra ana "sadrâzam ile serasker, Murad Efendi tarafına gidecekler idi. Ben çevirdim" dediği sonradan tahkik olunmuştur. Hâlbuki kapı açıldıkta Efendi hazretleri merdiven başında ve sako (ceket) sırtında hazır bulunmağla sadrazam, "Efendim başınız sağ olsun. Biraderiniz vefat etti. Tahtı saltanat teşrifinize muntazırdır, buyurun" deyicek. "Vah birader vefat etti mi? Ne vakit etti?" deyu ağlamağa başlayıp nutku mecali kalmamış." (Tezakir) İlk heyecan anları geçen Yeni Pâdişâh, yüreğinin bir yanma acısını bir yanına sevincini gömerek, kubbealtında hazırlanan tahta çıkar ve biat merasimi yapılır. Yukarıda isimleri geçen sadrâzam Kıbrıslı Mehmed Paşa, Kapdanı Derya Mehmed Ali Paşa ve Serasker Rıza Paşa istikbâlleri için telâşe kapılırlarken, bir kadın başka bir şey yaşıyordu. "Aman oğlumu almayınız, bana bırakınız" yalvararak oğlunu isteyen kadın Abdülmecid Han'ın hanımı, Şevkefza Kadındır. Oğlu Murad'ın hayatından endişe ettiği için, coşan yüreğine mani olamaz, "oğlum! oğlum!" diye inlemeye başlar. Ana böyle ağlar iken, oğul Topkapı sarayına getirilmiş, devlet erkânı tarafından bir odaya oturtulmuştur. "Valide hazretleri dayanamayıp geriden Topkapu Sarayı'na gelerek ve o odaya girip nûr-ı dîdesini kendi gözüyle görerek tahsîl-i itmi'nân eylemiştir." (Tezakir)
Şevkefza Hatun oğlunu sağ salim görmekle bahtiyar oldu. "Abdülaziz Efendi Hazretleri câlis-i taht-ı âli baht-ı osmânî" oldu. Sonra da "Hâkân-ı merhumun cenazesi saray avlusuna çıkarılıp serg-i musalla üzerine kondu. Huzzarın derûnu hüzn-ü elem ile doldu. "Er kişi niyyetine" sözü her cenazede örfü adet olup cümlenin me'lûf olduğu ibare ise de yirmi iki sene taht-ı saltanat ve hilâfette bulunmuş bir zât-ı azimü'ş-şan hakkında dahi sair efrad-ı nasdan hiç farkı olmaksızın..." "Abdülmecid Han'ın cenaze namazı ile ilgili sözler Cevded Paşa'nındır. Herhangi bir insan gibi onun için de, "Ey cemaat bu zâtı nasıl bilirdiniz? diyen İmâm Efendinin sualine halkın "pekâlâ biliriz" deyişini, sonra da, cenazenin adetlere uygun diğer işlerinin yapılışım anlatıyor. Tabii, artık o bir fânidir. Saltanat emanet idi, can emanet idi, fani olanlar geride kaldı. Yükler Abdülaziz Han'ın boynuna yüklendi.
İnsanları başkalarından tanımanın güçlüğü malûm. Göz önünde arzı endam eden birinin, bırakın görüntü haricini tasviri, "herkes gördüğünü anlatsın" dense bir görünüş hakkında mutlaka birden fazla tarif çıkar. Bu öyle farktır ki: Biri şişman, diğeri zayıf, biri esmer, diğeri akbeniz, diyebilir.
Sultan Abdülaziz "itinalı bir tahsil görmüştü; edebî ve millî kültürü çok kuvvetliydi. Kitabetinde bulunmuş olan Memduh Paşa onu "Sâhibül-cemâl, melihûl-mekaal, fenni meânîde serîül intikal, azametiyle beraber etvâr-ı güftân nazik bir şehriyân mekânım hisâl idi" diye tanıtır.
İyi yetişmiş, güzel yüzlü, şirin, fen ilimlerini çabuk kavrar, davranışı nazik ve iyi ahlaklı bir pâdişâh olduğuna şahitlik eden kâtipliğini yapan Memduh Paşa'dır. Arapça ve Farsça biliyordu. Arap edebiyatına dair bir risalesi olduğu söylenir. Millî mu******ize bağlı idi. Mûsiki aletlerininn hepsine aşinalığı olduğu halde, Mevlâna'ya olan sevgisi onu ney üflemeye sevketmiştir. İbnülemin Atıf Bey'in hatıratından Ziya Nur İbnülemin'den biz de Ziya Nur'dan aktarıyoruz: "Her söze âşinâ iseler de tarikat-ı mevlevîye muhabbetlerinden nâşi, ney üflemeye meraklan ziyade idi; yaz geceleri harem-i hümâyunda yatak odalarından pencereleri açık olmağla, bazen ney ile hazin hazin taksim eylediklerini dinleyenlerin ruhu avâlim-i ulvîyeye pervâz edecek hale gelir idi; bu hâli herkes bilir. Mükeyyefat (keyif verici içki vb.) ile asla âlûde olmadılar. Hatta müskirat (içki) aleyhine bir makale-i hakimâneleri vardır."
Sultan Aziz'in bir başka gözle görünüşünü de aşağıya alıyorum; çok kısa: "Çocukluğu sarayda kadınlar ve haram ağalan arasında geçmişti. Veliahtlığı sırasında kafes hayatı yaşamaya mecbur edilmemişti. Bununla beraber, sıkı bir nezaret altında bulundurulmuştu. Eğitimi ile ciddî bir şekilde meşgul olunmamıştı. O da kendisini tabii meyillerine terkederek yaşamıştı."
İki tarifin aynı kişi için yapıldığı, birbirine pek benzemediği ortada; bunun sebebi, (okuyucunun da bildiği gibi) kişiler, yaşayış ve duyuş olarak kendilerine yakın olanların her hususta iyi olduğunu görmeye ve göstermeye çalışıyorlar; böyle değilse, bunun yerine zıddı kâim oluyor. Avrupai fikir ve yaşayışa meraklı olanların Sultan Mecid'e gösterdikleri sevgi, biraz daha millî sayılan Sultan Aziz'den esirgenmektedir. Bunu yaşadığı zaman da kendisi gördü; sonunun nerelere vardığı da malûm: Biz de herkes gibi, tarafsız olduğumuzu söyleyip, Sultan Aziz devrini görmeye ve anlamaya çalışacağız.
Sultan Abdülaziz'in en büyük sıkıntısı hazinedir. Ağabeyini verem eden saraylıların ve konaklıların israfı hazineyi müflis esnafların kasasına çevirmiş idi. Bu israf meselesini, canlı şahit Cevdet Paşa kadar güzel anlatan olamaz. ".... Elhasıl bu isrâfâta vükelâ ve me'mûrîn mebde olup sonra saraylılar dahî bu yola sülük ile azıttılar ve pek ileri gittiler. Sonraları Hakanı merhumun vücûduna za'f geldiği gibi ahlâkına dahî za'f ve efkârına fütur gelerek artık saraylıların israfatına asla sedd-i mümana'at olamayıp seccadenin dört ucunu salıverdi. Hâzine tahammül olunamaz mertebe borcu girdi. Vükelâ dahi ne yapacağım şaşırdı. Bununla beraber yekdiğerine galebe için sikak-u nifaktan hâli değiller idi.
Abdülaziz mi, Murat mı pâdişâh olsun tartışmaları, Sultan Abdülaziz'in tahta oturmasıyla son buldu. Yeni pâdişâh devlet erkânı ve halktan kendisini istemeyenlerin olduğunu biliyordu. Herkesin sevgisini ve saygısını kazanmak için çalışacaktı. Bir Hatt-ı Hümâyun yayınlayarak nelerin yapılmasına çalışacağını anlattı.
"Devlet-i aliyyemizin bimennihi te'âlâ ikmâl-i sa'âdet-hâl ve bilâ istisna bilcümle teba'ai saltanat-ı seniyyemizin istihsal-i refah ve rahatlan âzami amalimiz olduğunu ve bu emniyye-i hayriyyenin hüsûli ve kâffei sekene-i Memaliki mahrûsamızın temin-i can ve ırz-u malları zımmında te'sis olunmuş olan kaffe-i kavanin-i esâsiyye-i adliye tarafımızdan tamamen te'kid ve te'yid kılındığını cümleye ilân ederim." (Lütfi Tarihi)
Harcamaların kısılacağı, yapılan anlaşmalara uyulacağı, ordu ve donanmaya önem verileceği, teba'nın refahından başka fikir ve emel güdülmediği anlatılıyordu.
Abdülmecid Han da en halis niyetlerle çalışmış ama, bazı meselelerle başa çıkamamıştı. Talihli pâdişâhlar devri kapanalı çok olmuştu. Her yanından sıhhat fışkıran bir delikanlıyı her doktor daha da gürbüzleştirebilir de, yatalak hasta durumundaki bir ihtiyarın tedavisi hangi doktorun harcıdır?
Abdülaziz Han nasıl bir hastaya doktorluk yapacağım biliyordu! Kendisinden öncekinin hatalarını da biliyordu. Serasker Rıza Paşa'ya "Ben birader gibi kan ve oğlanla eğlenemem. Beni işe alıştırın. Ben mühimmat ile ve gemi teçhîziyle ve asker tertibiyle meşgul olmak isterim" diye haber veriyor, ondan müspet cevap alamıyordu. "Abdülaziz güçlü kuvvetli, pehlivanlığa, ciride, ava ve ata meraklı, kahraman yapılı, gösterişli ve heybetli bir şahsiyet olduğu için." Yerinde duramıyordu. Taht ile harem arasında ömür geçirecek padişahlardan değildi. İş görmek istiyordu. Devlet erkânını da iş yaparken görmek istiyordu. Bu yüzden bazılarının rahatının kaçacağı muhakkaktı.
Padişahın donanmaya verdiği önem herkesçe malumdu. Devletin mâli durumu ise, galiba pâdişâhın pek malûmu değil. Saltanatının onbirinci gününde Vezir-i Âzam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa'yı sıkıştırdı. Donanmanın takviyesi için tahsisatın artırılmasını istedi. Eskiden olduğu gibi değil; düzen değişti, şartlar değişti. Bilhassa Fransız İhtilali'yle başlayan, sonra da durmak bilmeyen yenilikler devam edip gidiyor: Pâdişâh, "Kullarım!" diyemiyor. Pâdişâhın bu hitabını imtiyaz madalyası yapıp göğsüne takacak insan da kalmadı. Artık insanlar sadece Allah'a kul olduklarım anladılar ama yazık ki pâdişâhın tabir olarak kullanıldığı kulluktan çıkanlar Allah'a da eskisi kadar kulluk yapamıyorlardı. Bu konu ayrıca incelenebilir; biz şimdi vezir-i azama dönüyoruz: Pâdişâha dedi ki:
"Efendimiz, bugün devletimiz kabuksuz bir yumurta halindedir. Bir taraftan bir diken dokunacak olursa, maazallah akıp gidecektir. Evvela ahvali mâliyemizi ıslâh edelim, ba'dehu asker tanzimine ve donanma tehyiesine çalışalım" demiş. Vezir-i âzam'ın bu mülâhazası yerini Ali Paşa'ya kaptırmasına sebep oldu.
Tanzimatın en önemli simalarından Ali Paşa'nın bu dördüncü sadaretidir. Fakat; üç buçuk ay ancak durabilir, o da Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa ile takas olunur. Hariciye nazırlığı ve vezir-i âzamlık ikisi arasında değişilir. Tabii ki pâdişâh onayıyla.
Sultan Abdülaziz'in vezirlerle uyum sağlaması kolay olacağa benzemiyor. Ab-dülmecid zamanı vezirleri şimdi de iş başında olduğu için, alışkanlıklarını yaşamakta zorlanacaklar, çünkü iki pâdişâh arasında muazzam fark var. Önceki kendini içkiye ve kadına vermiş, devlet işleri daha çok vezirler aracılığıyla yürütülürken, şimdiki her şeye hâkim olmak istiyor. Cevded Paşa'nın kaydına göre, diyor Ziya Nur: Sultan Aziz İslâmî emirlere uygun davranışıyla, muhafazakâr halk kiltlelerince ilk Osmanlı padişahlarına benzetildi. "Sultan Abdülaziz Han Hazretleri'nin cülusu, âmmeyi mûcib-i memnuniyet oldu, validesi Sultan Efendi Hazretlerinin dahi kemâl-i salâh ve iffeti başkaca bâdi-i tesiyet oldu."
Yine Ziya Nur'a göre: Zevku safaya dalan grup Sultan Aziz'in gelişinden üzüntü duydu; anlamın istediği şehzade Murat idi. Rumlarla Ermenilerin de şöyle dediğini okuyoruz aynı yerde: "Bizim Pâdişâhımız Abdülmecid idi, bu, Müslümanların pâdişâhıdır."
Tanzimat'tan evvel gevşemeye, Tanzimat'la beraber Batılılık Batıcılık adına unutulmaya başlayan bazı özelliklerin yeni pâdişâhla diriltilme ihtimali, o hayata alışanları tedirgin ediyor. Kendi açılarından haklılar.
İlk bozulmanın fakirlikle başladığı, güçsüzlükle kuvvetlendiği aşikâr. İnsanların kendinden üstün olana benzeme temayülü inkâr edilebilir mi? İşte Abdülaziz, eğer doğruysa, büyük ataları gibi olmaya hevesli, gemiyi beraber yürüteceği insanlar arasında bu konuda birlik fikri yok. Daha önce görülmüştü, paşalarımız bizzat kendileri olmayı saydıkları -yahut saymak zorunda oldukları- için, Rusçu, İngilizci, Fransızcı olmuştular. Yarın bir başka devlet ön plana çıksa mutlaka o da, bizden yâren bulabilir. Gelelim Âli Paşa'nın azline:
Âli Paşa'nın sadâreti bu kadar kısa sürede terketmek zorunda kalışı için çeşitli sebepler ileri sürülür. Bunlardan birisi de Şair Ziya Paşa'nın bu değişiklikte parmağı olduğudur.
Pâdişâh Ziya Bey'e (paşalığı sonradan) ne derece önem verirdi bilinmez, amma Ali Paşa ile ilgili onun bir şeyler yaptığı söylenirmiş. Başmabeynci Hafız Mehmed Bey'den naklediyor, doğru olabilir. Aslında Ziya Paşa-Ati Paşa meselesi roman mevzuudur. Yazılsa heyecanla okunur. Kısaca söyleyelim, Ziya Paşa da, Ali ve Fuad Paşalarla dosttur. Bir süre sonra düşman olurlar. Ziya Paşa sarayda görevli iken Reşit Paşa ölüp Ali Paşa sadrazam olunca işler değişir. Ziya Paşa saraydan gönderilir. Değişik yerlerde değişik vazifelerde bulunur. Amma onda değişmeyen bir şey vardır. Ali Paşa'ya düşmanlık! "Zafername"yi yazar. Ziya Paşa: "Madem ki Ali Paşa devrin sadrâzamıdır, elbette onun da övülecek pek çok yönleri vardır. Ama bu kasidedeki övgüler öylesine ince, öylesine sanatlı olmalıdır ki, büyük düşmanı Ali Paşa göklere çıkacağına, yerin dibine batmalıdır." Ali Paşa için Ziya Paşa'nın beslediği duyguların bir damlası, aşağıda:

Bir hasmı bîmürüvvete dûş etti kim beni
Kalbi haşini bilmez idi rahm ü şefkati
İtfaya bezl-i himmet ederdi hased ile
Her kimde görse füruğ u liyâkati
Yalvardım itiraz ü tazarrular eyledim
Asla tagayyür etmedi kinü husûmeti


(Zafername'den)

Belgrat Vakası

Fuat Paşa'nın sadrazamlığı döneminde Belgrad vakası zuhur etti. Osmanlı Devleti'nin Rumeli ile temasından beri uyumsuzlukları ile gündemden düşmeyen Sırplar, 29 Ağustos 1830'da aldıkları muhtariyeti Rusların teşvikiyle Türkler aleyhine kullanmaya başladılar. Anlaşma gereği Belgrad'da bir Türk mahallesi bulunmaktadır. Fakat Sırplar bunu içlerine sindiremezler; devamlı olay çıkarırlar. "Bu vakaların en mühimi, bir çeşme başında çıkmıştır: Rivayete nazaran, bir Türk askeri kendisinden evvel su alnak isteyen bir Sırpı öldürmüş, bunun üzerine Suplar ayaklanıp şehirdeki Türk karakollarını basmaktan başka müslüman mahallesiyle kaleye bile hücuma kalkışmışlar... Muhafız Aşir Paşa derhâl şehri topa tutmuştur." (15 Haziran) 8 Eyülde İstanbul'da aktedilen konferans neticesi Türkiye mevcut haklarının birçoğundan vazgeçmek zorunda kalmıştır. Konferansın muhatapları Türkiye, İngitere, Fransa, İtalya, Prusya, Rusya. Artık her anlaşmanın mağlubu Türkler olmaktadır.
Sultan Aziz mâlî buhran içerisinde oturduğu tahtta ağabeyinin yaşadığı sıkıntıları devralmış, İkinci Mahmud devrinde, zaruretten dolayı çıkarılan kağıt paralar kullanımda idi. İhtiyaçların gereği Abdülmecid'in son aylarında basılan bir milyar ikiyüz milyon kuruşluk kaime onsekiz senede azar azar piyasadan çekilmesi şartıyla tedavüle çıkarılmış idi. Hiçbir karşılığı olmadığı için devamlı kıymetten düşüyordu. Cevdet Paşa'nın mâruzâtından; o günleri, paranın ve pâdişâhın durumunu öğrenmeye bakalım: "Ka'ime ile yüzlük altun bir günde üçyüz guruşa kadar çıktı. Ferdası üçyüzü geçdi. Müteâkıb dörtyüze varır varmaz kaime hiç geçmez oldu. Hâlbuki nâsın ellerinde hep kaime olduğundan pek çok âdemler aç kaldı."
Sadrâzam Fuad Paşa halkın çektiği sıkıntıları padişahtan daha iyi görmekte, çareler düşünmektedir. İnsanlar ekmek alamaz hale gelip, ellerinde, işe yaramaz bir yığın kağıtla ortada kalmışlar. Esnafın kâğıt paraları gerçek değerine almaları; aksine hareket edenlerin cezalandırılacağı camilerde herkese duyuruldu ise de faide etmedi.
Bu işin çözümü ancak altınla olabilirdi. Mehmet Ali Paşa, Âli Paşa ve Fuad Paşa çareler üretmeye çalışırken, pâdişâha acı reçeteyi sunmaya Fuad Paşa'dan başkası yanaşmıyordu.
"Fuad Paşa açıkdan açığa işi meydana koyup hakayıkı ahvâli pek serbest olarak arzu beyan eyledi ve hatıra gelen her dürlü esbaba teşebbüs etdi."
Hatta altın ve gümüş kullanımını yasaklamak ve herkesin elinde bulunanı toplayıp sikke kestirmek için fetvayı şerife dahi aldı. "Sultan Abdülaziz Han Hazretleri buna dair Fuad Paşa ile bahsederken: "Bu iş nasıl olur. Sultanların evanisi nasıl alınır. Meselâ onların seyir yerlerinde su içtikleri gümüş tasları var. Bunlar alınır mı?" dedikte, Fuad Paşa, "Hayhay Efendim, anları da alırız. Allah göstermesin, Devlet-i aliyye'ye bir fenalık gelüp de Efendimiz Konya'ya doğru giderken bizler dahi rikâbmıza düşüp gidecek olduğumuz vakit, Sultan efendiler bu taslarla ayrılık çeşmesinden su mu içecekler!" dedikten başka: "Efendimiz varis-i saltanatsınız. Lâkin bir medyun Türkiye'ye varis oldunuz."
Acı gerçeklerin itirafı pâdişâha tesir etmiş; Fuad Paşa'nın tekliflerini kabule mecbur olmuştu. "Bunun üzerine ittihâz olunan tasarruf ve idare mesleği enzâr-ı yâr u ağyarda makbul olarak itibâr-ı mâli, oldukça avdet eylemekle Avrupa'da teşebbüs olunmuş olan istikraz işi fi'le geldi ve devlet biraz nefes aldı ve hemen kavâ'imin ilgasına karar verildi."
Maddî sıkıntıların aşılmasında herkes fedakârlık yapmak mecburiyetinde idi. Bunun ilk örneğini Sultan Aziz'de görürüz: "Hazine-i Hassa'nın ayda beşbin, senede altmış bin keselik munzam tahsisatını devlet hazinesine terkettikten başka, hanedan tahsisatlarıyla diğer saray masraflarını da tenkîhat yapmıştır..."
Bugün bizim alışık olduğumuz (kemer sıkma) politikasını o günlerde başlatan Abdülaziz sayesinde hazine nefes almış; sıkıntılar aşılmıştır.
Pâdişâhın, o günlerde adet olmadığı halde; İngiltere veliahdı için verilen bir ziyafette, paşalarıyla beraber bir sofraya oturması da, artık işlerin değiştiğinin bir işareti sayılabilir.
En keskin tedbirlerle mâlî sıkıntıların aşılmasına çare aranırken Karadağ'da isyan patladı. Rusya küçük prens'likten çıkıp, büyük devlet sınıfına girmeye başladığından beri, aleyhimize gelişen her meselenin ya başlatıcısı, yahud devam ettirmeye çalışanı olmuştu. Yine, bu isyanda da Rusya görünüyor. Serdâr-ı ekrem Ömer Paşa Karadağ'ın payitahtına kadar ilerledi; araya giren Avrupa devletlerinin ısrarıyla İşkodra'da bir sulh anlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Karadağlıların bir mânâda eli ayağı bağlanmış ise de, pek çok defa olduğu gibi bunun hükmü de uzun süre geçerli olamamıştır.

Sırbistan'daki Türk Kaleleri

Kırım Harbi'ne beraber girdiğimiz Fransa, askeriyle askerimizin omuz omuza çarpıştığı Fransa, o dostluğun üstüne menfaat şalım örttü. Gerçi, Kırım Harbi de bir başka türlü menfaatin tezahürüydü ya! Belgrad vak'asında Rusya ile beraber Fransa da Sırbistan lehine Türkiye aleyhine kullanmak istedi. Bunun için, İstanbul'da bir sefirler konferansı toplanmasına -İtalya'nın yardımını da alarak- ön ayak oldu. Fransa'nın böyle bir toplantı yapmak isteyişinin sebebi 1856 Paris Anlaşması'nın 28'inci maddesinden dolayı Osmanlı hâkimiyetinde bulunan Sırp Prensliğinin Rus himâyesi yerine o anlaşmada imzalan bulunan devletlerin müşterek kefaletleri altına alınmış olmasıdır. Aslında o madde Türkiye aleyhine devamlı ihlâl edilmiştir. Paris anlaşması, Türkiye lehine olan hiçbir maddesinin işlerliği kalmadığı, aleyhine olanların yeri geldikçe kullanıldığı bir anlaşma haline gelmişti.
İstanbul'da toplanan konferansa Türkiye'nin dışında İngiltere, Fransa, İtalya, Prusya ve Rusya katıldı. Burada Fransa sefiri Belgrat Kalesi'nin Sırplara bırakılması için çok gayret sarfetti am, İngiltere ile Avusturya'nın muhalefeti buna mani oldu. 8 Eylül 1862'de toplanan konferansta alınan kararla protokole geçen maddeler şöyle:
1. Türk hâkimiyetinde bulunan Sırp kalelerinden Sakad, Ujitza: Eskice Sırbistana terkedilecekti.
2. Belgrad, Böğürdelen, Semendire ve Feth-ül İslâm Türkiye'ye kalacak.
3. Müslümanlar şehirlerde değil, sadece kalelerde oturabilecek.
4. Belgrad şehrindeki Türk karakolları kapatılacak.
5. Belgrad şehri gibi varoşları da Sırplara bırakılacak.
6. Karma bir komisyonun askerlik bakımından göreceği lüzum üzerine Belgrad Kalesi tamir edilebilecek ve Sırplılarla anlaşmak şartıyla arazi istimlâk edilebilecek.
Türkiye kaybettiğine, Sırplar az kazandığına üzüldüğü için bu protokol iki tarafı da memnun edemedi. Bu meseleye ileride tekrar dönülecek, bizim için acı olan sahneler seyredilecek.

Fuat Paşa'nın İstifası

Fuat Paşa getirdiği tedbirlerle hazineyi iflastan kurtarmış idi. Herhalde bundan dolayı olacak, pâdişâhın askerî masraflar için fazla ödenek ayırmasına bile karşı çıkar; pâdişâh dinlemeyince de sadrazamlıktan istifa eder. Yerine Yusuf Kâmil Paşa geçer. (5 Ocak 1863)

Sultan Abdülaziz'in Mısır Seyahati (3 Nisan 1863)

Fuat Paşa'nın istifasıyla sadrâzam olan Yusuf Kâmil Paşa meşhur Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın damadıdır. Kayınbabasının ahvadının hüküm sürdüğü Mısır'a gitmeye, pâdişâhı teşvik eder. Mısır seyahatine çıkan Sultan Abdülaziz Serasker Fuat Paşa'yı da yanına alarak, ona yaveri ekremlik ünvânı dahi verir. "Yavuz Sultan Selim'den beri Padişâhân-ı Âli Osman'dan hiç biri Mısır'a gitmeyip, bir vakitten beri Mehmed Ali Paşa hanedanının kazanmış olduğu imtiyâzât dahi Mısır ülkesini bir kıta-i müfreze hükmüne koymuş idi."
Sultan Aziz, Mehmed Ali Paşa isyanıyla ne olduğunu unutan Mısır'a gitmekle ne olmadığını hatırlattı. Ayrı bir devlet halini almaya başlamış fakat olamamıştı. Ne devlet gibiydi ne vilâyet (eyâlet) Mısır halkı bir pâdişâhları olduğunu görüp hatırlamakla sevince boğuldu. Amaç, Mısır'ın Türkiye ile olan bağını kuvvetlendirmekti, görüntü olarak amaca ulaşıldı. Vali İsmail Paşa'nın tertiplediği karşılama merasimi çok muhteşemdi. Pâdişâh pek memnun kaldı. Vali daha sonraki eğlencelerle de pâdişâhı hoşnud etti. Onun ilerisi için tasarısı vardı; pâdişâha doğru atılan her adım tasarısının yanına yaklaştırıyordu. İsmail Paşa işi profesyonelce yapmaya, yarın isteyeceği imtiyazın bir bacağından yakalamaya gayret etti. Baş taraflarda Abdülmecid'e benzerliği olmadığını, onun gibi sefahata meyletmediğini söylediğimiz pâdişâh, burada baştan çıkmış gibi görünüyor. İsmail Hami Danişmend'in uzunca bir cümlesiyle, bu hususu şöyle, ihtiyatla naklediyoruz: "Bu seyahat esnasında Mısır Valisi İsmail Paşa'nın pâdişâhı eğlendirip gözüne girmek için tertip ettiği fevkalâde muhteşem eğlence âlemlerinin Sultan Aziz'i sefahat meylettiren âmillerin en mühimlerinden olduğu hakkında bir rivayet vardır."
Pâdişâh Mısır'da karşılanışından, ayrılana kadar gördüğü sevgi, ilgi, hürmet karşısında duyduğu memnuniyeti gizleyemedi. Seyahat dönüşü İzmir'de muhtelif milletlerden kadınlar, kızlar diz çökerek "Vivele sultan" yani, yaşasın pâdişâh diye çağrıştılar.
"Zat-ı şahane bu alkışlardan memun olup hattâ "Mısır ve İzmir'de gördüğümüz eser-i meylü muhabbet-i İstanbul sekenesinden görmedik" deyu buyurmuşlar." Pâdişâhın İstanbul'da karşılanışı da çok muhteşem olup, dükkân sahipleri dükkânlarını gelin odası gibi donatmışlar, bütün esnaf, biraz da Mısır'la yapılacak alışverişlerin getireceği bolluğun sevinciyle bayram yapmış idi. Pâdişâhın Mısır'dan dönüşü İstanbul'da üç gün kutlanır, geçtiği çarşılarda atının ayaklarının altına pullar serpilir. Fener alaylarında yarış o kadar geniş kitlelere sirayet eder ki fener ve kandil sıkıntısı yaşanır. (3 Nisan 1863)
Bu seyahatte kendisini pâdişâha haddinden fazla sevdiren Fuad Paşa Yaver-i ekremlik unvanı almış iken, seraskerliği, sonra da sadrazamlığı dahi haketmiş. Yusuf Kâmil Paşa eski vazifesi olan meclisi vâlâ reisliğine tekrar tayin edilmiş. Böylece, pek çok kişi gibi Fuad Paşa da İkinci sadâret dönemine başlamıştır. (1 Haziran 1843)
Bâb-ı Âli'de sıkça görülen makam-mevki değişikliği herhalde dünya siyasetini takipte zorluklar getiriyordu. Balkanlarda yaşanan değişiklikler Bâb-ı Âli'yi Avrupa devletleriyle devamlı karşı karşıya getiriyor, hemen hemen her seferinde ayrı bir muhatapla karşılaşan Avrupalılar da şaşılıyorlardı.

Memleketeyn Birliği

Eflâk ve Boğdan olarak iki ayrı memleket sayılan Romanya Osmanlı devletinin kurduğu düzenden çıkmış, tek memleket olarak anılmaya başlamış, orada pâdişâhın fazla selâhiyeti kalmamıştı. Fransa'nın baskısı ile, anılan yerlerin tek prenslik yapılması, bunun bir protokola bağlanması ve kendi kaderini tayinde bağımsız hareket etmeye başlaması bazı paşalarımızı isyan ettiriyordu. Bu işin buralara kadar gelmesinin suçunu Hariciye nazırı bulunan Âli Paşa'ya yükleyen Ziya Paşa bir şiir yazarak:
"Etti bir yüzbaşıyı memleketeyn üzre kral" diyor, fakat bu da hiçbir şey ifâde etmiyordu.
Osmanlı Devleti'nin Avrupa'daki şehirleri, memleketleri birer birer bağımsızlığına kavuşup gidiyor. Gitmeyenler de gün sayıyor. Eflâk ve Boğdan İkinci Murat devrinde haraca bağlanmış (1423), Fatih 1476'da Boğdan'ı tamamen fethetmişti. Bir kere ele geçen yerin devamlı kalması çoğu kere mümkün olmadığı gibi Boğdan da elden çıkmış, ikinci Bâyezid'le fetih hareketlerine devam etmiş, Eflâk-Boğdan çokça Türk kanı içmişti. Asırların gücünü emdiği Türk milleti, şimdi oraların kaderini belirleme hakkını başkalarına vermek zorundaydı. Memleketeyn -Eflâk-Boğdan- birliği protokolü İstanbul'da imzalandı. Avusturya, Fransa, İngiltere, İtalya, Prusya ve Rusya'nın iştirakiyle yapılan anlaşma metninde yer alan maddelere göre yine:
1. Birleşik Eflâk ve Boğdan Beyliği bundan sonra da Osmanlı Devleti hâkimiyetinde kalacak.
2. Osmanlı Devleti'nin yaptığı anlaşmalar Memleketeyn'i de bağlayacak.
3. Eflâk ve Boğdan bir prens, bir millî meclis ve bir ayan meclisi tarafından idare edilecek.
Burası karışık bir yer. Yapılan anlaşmalar kâğıt üzerinde kalmaya mahkumdur. Bir kere, efendi zayıflamış, köle kuvvetlenmiştir, gerisi boş... Mısır gibi!

Mısır'ın Veraset Meselesi

Osmanlı Devleti'nin gücünün eridiğini herkes görür de, hiç Mısır valisi görmez mi? Balkanlarda yaşanan değişiklikler Mısır valisinin iştahını kabartmaz mı?
"... bir taraftan Memleketeyn = Romanya, Sırbistan ve hatta Karadağ beylikleri Avrupa devletlerinin mütemadi himayeleri sayesinde muhtariyetten istiklâle doğru giderken, bir taraftan da Mehmed Ali sülâlesinden gelen Mısır valilerinin beşincisi olan İsmail Paşa İstanbul'a yağdırdığı altın külçeleriyle muhteşem ve giranbahâ hediyeler sayesinde irsî valiliklerden hükümdarlığa doğru tedricen istihalesini temin edebilecek imtiyazlar koparmakla meşguldür."
Pâdişâhı bile altınlarla avladığı iddia edilen İsmail Paşa'nın yardımcısı Ali Paşa'dır, ama çok da düşman kazanmış Ali Paşa.
Mısır 1841'den beri irsî valilikle idare ediliyor, baştaki ölünce, yerine ailenin en yaşlı erkeği geçiyordu. Buna göre, İsmail Paşa'dan sonra sıra Mustafa Fazıl Paşa'daydı. Bu paşa Türkiye'de maliye nazırıdır. Pâdişâh bir fermanla kuralı değiştirir. Bundan böyle ölen veya herhangi bir sebeple valilikten ayrılanın yerine b¬yük evlat geçecek, aynen padişahlıkta olduğu gibi: Böyle olunca Mustafa Fazıl Paşa Mısır valisi olma şansını kaybeder amma, müthiş bir Ali Paşa düşmanlığı kazanır.

Padişahın Gönlü, Fuat Paşa'nın Azli (5 Haziran 1866)

Tanzimat devrinin üç yıldız isminden biri Fuad Paşa'dır. Sadarette üçüncü senesi dolmuştu ki, çok uzun bir zaman sayılır.
Mısır Hidiv'i İsmail Paşa'nın körpe ve güzel kızı Tevhide Hanım pâdişâha arzı tazimat için geldiğinde, pâdişâh, kızın güzelliğine vurulmuş ve bu kızla evlenmek istemiş. Fuad Paşa, böyle bir evliliğin, Hidiv'e çok imtiyazlar kazandıracağı, devlete zarar vereceği mütealasıyla, olmaması gerektiğini söylemiş, pâdişâhın gönül meselesine karşı çıkmış. Tanzimat'ın getirdiği özelliklerden sayılan kaideye uyan pâdişâh, sadrâzamına kabul ettiremediği işi yapmaktan vazgeçmiş. Amma, Fuad Paşa'yı da affetmemiş. Daha sonra bu güzel ve genç Hatun Prenses Tevhide Kavalalı sülalesinden Ahmed Paşazade Vezir Mansur Paşa ile evlenmiş. (Yılmaz Öztuna)
Fuad Paşa'nın azlini gerektiren sebep olarak yukarıda anlatılanlar Yılmaz Öztuna'nın görüşleriydi. İsmail Hami Danişmend ise başka türlü yazıyor.
Pâdişâh, evlenme arzusunu Başmabeynci Ali Bey vasıtasıyla Fuad Paşa'ya bildirmiş, Paşa küçük bir kâğıda, böyle bir evliliğe rızası olmadığını yazıp Ali Bey'e vermiş. Not Ali Bey'e olmasına rağmen, o küçücük kâğıt parçası padişaha takdim edilmiş. "Küçük kâğıda yazılması ihtirama ademi dikkat" yani görgü kurallarına saygısızlık olarak kabul edilip, Fuad Paşa ikinci defa sadâretten azl edilmiş.
Yerine Mütercim Rüşdi Paşa getirilmiş. Hâlbuki Ali Paşa ile Fuad Paşa'nın hariciye ile sadâreti aralarında değişmeerine alışılmış idi...

Girit İsyanı (2 Eylül 1866)

Rumların "megali-idea"sı adım adım yaklaşıyor. 1830'da istiklâlini kazanan Yunanistan büyük ideâlin peşinde. "Bütün Rumların Yunanistan'a bağlanması, İstanbul'un merkez yapılması yolunda bütün çabalarını harcamaktalar. "Bu küçük milletin en büyük hatası küçüklüğünü anlayamamasıdır." Bir türlü çelmelerinden kurtulamadığımız Rusya, bu Girit İsyanı'nın tertipçisi rolündedir. "Hatta Yunan kralı Yorgi'nin aldığı Rus Prensesine çehiz olarak Girit Adası'nın vadedilmiş olduğu hakkında bile tuhaf bir rivayet vardır! Mahmud Celâleddin Paşa'nın "Mirat-ı Hakikat'inde Hanya'daki Rus konsolosunun tam bir seneden beri Girit Hıristiyanlarını ayaklandırmaya çalıştığından bahsedilmektedir."
Avrupalı devletler Rum milletini her zaman şımartmaktadır. Rusya ise, Türk düşmanlığına bağlı olarak aynı oyunu zevkle oynuyor. Rumların milliyet ateşi kendi dışlarından körüklenmelerin de tesiriyle alevlenmiştir. Müslüman Türklere karşı Hıristiyan Rumların gördüğü destek, aslında yadırganacak cinsten değil! İşin diğer cephesine gelince: Âli Paşa'nın pâdişâha arz ettiği bir lâyihaya göre Girit'te muazzam miktarda borçlanma olmuş. O zaman, Girit için inanılmayacak bir rakam, 150 milyon kuruş borç yapılmış, Türk-Rum bir arada yaşanan Girit'te, borcun üçte ikisi Rumların. Bunun ödenmesi çok zordur. Bu, normal bir borç olmadığı için yetkili imza sahipleri suçludur. Bunlar eldeki belgeleri imha yoluna gidiyor. Biz bu işin aslını Âli Paşa'nın lâyihasından aynen okuyalım: "İhtilâlden evvel Girit'te efrad beyninde (arasında) duyûn ve müsta-razâdan (borç alınan paranın) 150 bin kuruşa baliğ ve bunun takriben sülüsânı (üçte ikisi) ahâlî-i müslimenin alacağı olup ve birtakım ödemeler dahî aşar iltizamından dolayı (mahsul vergisinden) Hazineyi Celile'ye medyun ve müesânın ekseri bu makûleden olup, o makûleler başka bir idareye geçmeyi, borçlarından kurtulmaya yol zannına ve bu tarîk (yol) ile dâyinlerini (alacaklılarını) ızrar ve kendilerini mazhâr-ı yesâr etmek tama's ümidine düşmüşlerdir." Rumların Grek diye anıldığı, Grek'in hırsız demek olduğu hatırlanırsa, bu yazılanlarda abes bir taraf yoktur.
Önce kendi başlarına bir hükümet kurmayı sonra da Yunanistan'a ilhakı düşünen Girit Rumları, oraya sağlam gelmek için dünya kamuoyunu yanlarına almaya çalıştılar. Dünya devletlerinin gücünü arkalarına almak istediler. Bunun yolu pâdişâhtan geçiyordu. Pâdişâha müracaatla vergilerin, gümrük resimlerinin yüksek oluşundan yatkındılar; mahkemelerin kendilerine adil davranmadığından ve vali İsmail Paşa'yı şikâyet ettiler. Bütün şikâyetlerini kaleme almış, Girit'teki yabancı konsoloslara da vermiştiler.
Söyledikleri asılsızdı. İstanbul'dan müşfik nasihatler geldi, aldırmadılar. Geçimde gözleri olmadığı için kavga çıkaracaklar, kavga da haksızlıkları belli olmasın diye çırpınıyorlar, bütün mesele bu: En fazla üzerinde durdukları, yabancıların sempatisiydi ki, o zaten doğuştan var olan bir şey değil mi?
Bu Girit, Türk'ün netamelisidir asırlar boyu. Neler harcadık neler! En namdar, Deli Hüseyin Paşa senelerce ter ve kan dökmüştü burada. Nice paşalar varını yoğunu ortaya koymuştu da bir türlü yaranamamıştı Giritli Rumlara. Acaba, elde kılıç varken hepsinin boynu vurul-saydı yaranılır mıydı?
Hilebaz Rumlar isyana, isyan da netice almaya niyetliydi. Her yolun mubah, kaybetmenin günah olduğuna inanıyorlardı. Hükümete sadık olan kimseleri tespit edip, önce onları katlettiler ve suçu üzerlerine almadılar, hatta bu mezâlimi yapanın Türk hükümeti olduğu yalanını etrafa yaydılar. Yunan gazeteleri Girit Rumlarının yalanını dünyaya duyurma görevini bihakkın yerine getirdi.
Girit'te Rumlar gerilla savaşlarıyla Müslümanları kınıyorlardı. Hem suçlu, hem güçlü pozuna bürünmeyi beceren Rumlar, kendilerine inanmaya teşne bir Avrupa buluyor. "Barbar Türkler-" propagandası ile bugün yaptıkları gibi o gün de dünyayı ayağa kaldırmayı beceriyorlardı. Arka plânda Yunan Albayı, görünürde Hacı Mihal adlı Rum olduğu halde hareketlerini hızlandırdılar.
Bâb-ı Âli 40 000 askerle müdahaleye kalkmasına rağmen, neticede önemli değişiklik sağlanamadı. Çete savaşındaki maharetleri biraz da insani duygulardan uzak davranışlarına uyduğu için, Rumlar başardı oluyorlardı. Nihayet, 2 Eylül Pazar günü Giritli Rumlar Yunanistan'a iltihak kararı aldılar. Osmanlı Devleti rejim değişikliği ile de mevcudu muhafaza edemiyor, tam rejim yapan hastalar gibi günden güne zayıflıyordu. Nereler gitmedi ki? Şimdi de sıra Girit'teydi ve Girit gidiyordu!!!
Girit, Bâb-ı Âli'ye bir sadrâzama mal olmuştu. Mütercim Rüşdi Paşa zor günlere tahammül edemeyip istifasını vermiş; Âli Paşa hariciye Nazırlığından sadrazamlığa (5. defa) Fuad Paşa Hariciye nazırlığına, Rüşdi Paşa da seraskerliğe tayin edilmiştir. (11 Şubat 1867)

"Yeni Osmanlılar"

Tanzimat'a muhalif fikirler yeşermeye başlamıştı bile. Eski düzenin 500 seneden fazla devam etmesine karşılık, yeni düzenin muhalifleri bir insan ömrü kadar bekleyemediler.
1826'da başlayan Tanzimat'a "istemezük" diyenler 41 sene sonra seslerini duyurmaya başladılar. Yeni Osmanlılar cemiyeti adıyla bir araya gelen sekiz on kişi, devletin gidişatından memnuniyet duymadıklarını, bazı değişikliklerin gerektiğini savunuyorlardı.
Yeni Osmanlılar cereyanı niçin başladı sorusu, farklı kişilerden farklı cevaplar bulur. Enver Ziya Karal'ın yorumunun özetine çalışılacak: Yeniçeri Ocağı 1826'ya kadar padişahlar üzerinde etkiliydi. Devlet idaresine tesir ediyordu. İcraatinden hoşlanmadıkları bir sadrâzamı pâdişâha azl ettirebiliyorlardı. (Hatta aralarına alıp parçalıyordular) Pâdişâhın fikir ve çalışmasını beğenmezlerse, tahttan indirebiliyor, daha ileri gidip öldürtüyorlardı.
1826 bu tür işlerin tarihe karıştığı senedir. Gücü sıfıra indirilen yeniçeri bukağısından kurtulan pâdişâh serbest harekete başladı. 1839'da ilân edilen Tanzimat, ulemâ sınıfının otoritesini kaldırdı, pâdişâh öyle bir baskıdan da kurtuldu. İstediği yöne kanat açacak bir pâdişâh, bazıları tarafından mahzurlu görüldü. Bir kısım mesuliyet fikri taşıyan gencin bir araya gelmesiyle "Genç Osmanlılar" adlı cemiyet vücut buldu. Amaçları, hükümetin icraatını kontrole tabî tutacak faaliyetlerde bulunmaktır.
Enver Ziya Karal Genç Osmanlıların gerçekten genç olduklarını söylüyor ve yabancı dil bildiklerini, bazılarının Avrupa'da tahsil gördüğü, Batı'yı iyi bilen gençlerin Türkiye'deki geriliği farkettiğini anlatıyor. Ve çok şeyin yanında, profesör şunu da söylüyor: "Olayları, dinî itikattan gelen his ve heyecan ile değil fakat akla ve mantığa dayanan tenkit ile değerlendiriyorlardı. Bu düşünüş tarzı ve bu çalışma usûlü onlara dinamik bir ruh hali de kazandırmıştı..."
Kim haklı kim haksız suâlinden önce, insanların bilerek yahut bilmeyerek, isteyerek yahut istemeyerek bulundukları yerleri terk ettiklerine dikkat gerekiyor. Düşünen ve bir şey olduğuna inanan insan bir şey yapmaya çalışıyor. Yeni olmak, yenilikçi olmak tatmin aracıdır. Osmanlı İmparatorluğu ağacını içindeki kurtlar kemirmekte; dalları kurumakta, insanları mahsunlaşmakta. Bu gidişatın felaket getireceği korkusu taşıyanlar, bu gidişatı değiştirmek istiyor. Bir araya toplanan gençlerin müşterek fikri değişimdir, başka bir şey değil. Hepsinin istediği aynı türde değişim değil, çeşitlidir.
İstanbul'da kurulup, varlıklı aile çocuktarı tarafından gazete çıkarmaya başladılar. Avrupa gazetelerinden iktibaslar ve kendi fikirleriyle süslenen sayfalar devlet için güzel görünümlü değildi. Eleştiri, eleştiri, o günlerin şartlarında yapılabileceğin fevkinde tenkitler. Tasvir-i Efkâr, Muhbir ve Tercüman-ı Ahvâl gençlerin ruhundaki fırtınayı kasırgaya çevirip İstanbul'da estiriyor. Gazete idarehaneleri siyasî parti binası gibi çalışıyor.
İçlerinde Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suâvi, Agah Efendi gibi şöhretli isimler bulunan cemiyetin kuruluşunda yahut bu kişilerin o cemiyette bulunuşunda farklı sebepler olduğu da söyleniyor. Yeni bir cemiyet kurmak için Ziya Paşa'ya yakıştırılan; devletin en üst basamağına çıkartılmayışıdır. Mesela, Âli Paşa önüne bir engel olarak çıkmasa idi, sadrâzam olması işten bile değildi. Nâmık Kemal ile Ali Suavi kabına sığmayan insanlardı. Dertleri, "devletin daha iyi durumlara gelmesini istemek" olarak söylense nasıl olur bilemiyorum.
Bir ara, icab ederse Ali Paşa'yı ortadan kaldırıp, yerine sadrâzam tayinini bile tartışan kafadarlar, Mahmud Nedim Paşa ile Ahmed Vefik Paşa arasında seçim yapamamışlar. Bunlar böyle karar vermekte gecikince, peşlerine düşen z¬bıtadan rahatsızlıktan başlamış ve Paris'e kaçmışlar. Paris her ne kadar gâvur şehri ise de, orada, heyecanlı ve zengin bir Müslüman emre âmâde beklemektedir. O bekleyenin de hem Âli Paşa'ya hem Fuat Paşa'ya ve hem de Sultan Abdülaziz'e karşı husumeti vardır. Eğer bu zatlar biraz farklı düşüncelere girmeseler, Mısır'ın yönetimindeki yönetim usulünü İsmail Paşa'nın istediği gibi değiştirmeseydiler, İsmail Paşa'nın oğlu değil, kardeşi Mustafa Fazıl Paşa vali olacaktı. Mısır valisi, yeni adıyla hidivi olma şansını elinden alanlara düşman olan herkes Fazıl Paşa'nın dostuydu. Paris'e gelip kendisine sığınanlara, babasından miras kalan "iki buçuk milyon altın tutarındaki serveti cömertçe dağıtmayı zevk edinmişti. Bizim Yeni Osmanlılar da, eski Osmanlılar Türkiye'de kemer sıkarken bolluk içinde Paris'in tadına varmışlardı. (Herhalde!)
"Yeni Osmanlılar'ın istedikleri nedir yahut nelerdir? Avrupa'da neşrettikleri "muhbir", "hürriyet" ve "ulûm gazetesindeki yazılarına göre "Nizâm-ı serbestâne=Demokrasi", "Nizâm-ı esâsiyye= Kanun-u esâsî" ve "Şuray-ı ümmet =Meclis-i Mebusana/Millet meclisi" gibi esaslarda umumiyetle ittifak ettikleri anlaşılmaktadır." Bazı konularda anlaşamamışlar. Bilhassa lâiklik konusunda."... meselâ Ziya Paşa ile Nâmık Kemâl dincidir. "Biz usûl-i meşveret istiyoruz. Meclis-i şûrayı ümmet talebindeyiz " derken, Ali Suavi "ibâdâtı muâmelat-ı dünyeviyyeden ayırup dünyâya müteallik umuru başkaca ve müstakillen tedvin etmeli" diyor. Yani lâiklik istiyor. Mustafa Fazıl Paşa da öyle...
Her biri ayrı şeyler isteyen bir yığın insan, galiba Mısır altınlarını Paris'te yemekten başka bir şey yapamamışlar. İ.H. Danişmend diyor ki:
Yeni Osmanlıların en büyük hatası; meşrutiyeti, dünyanın üç kıtasına yayılmış rengarenk Osmanlı anâsırını birbirine hemen perçinleyecek sihirli bir lehim farzetmiş olmalarında gösterebilir."
Bu konuyu, Ali Paşa'nın hasmı Ziya Paşa'nın birkaç beyiti ile süsleyelim, güzelleştirelim. Ziya Paşa'nın şiirde muhatabının Âli Paşa olduğu unutulmasın:

Pâdişâhın adı vardır yalnız dillerde
Zâtıdır taht-ı hükümette hakiki faal

Mısır'da eyledi tağyiri veraset hükmü
Etti bir yüzbaşıyı memleket üzre kral
Rumdan Ermeni'den yaptı müşir-i bâlâ
Eyledi resmi müsavatı hukuku ikmâl

Tuz, tütün resm'e girip oldu hazine
Lebriz Etti tahvil-i kavâimle nükût istihsâl

Tutalım cümle umurunda hıyanet etmiş
Şu Girit hizmetini var mı inkara mecal?

Böyle iş görmedi ibkâ ise maksad nâmı
Ne reva şöhret için zemzeme olmak bevvâl


Çok az kısmını seçerek aldığımız Ziya Paşa'nın Âli Paşa için söylediği son beyit:

Lütfü ihsanı gibi ömrü ala namâdud
Din-ü imânı kadar kesbede feyz-ü ikbâl.


(Zafername 29.-30. s.)

Belgrad ve Diğer "Kılâ'ı Hâkanıyye"nin Sırbistan'a Terki

Daha önce de demiştik. Devlet rejimde, günden güne zayıflamakta. Yeni Osmanlılar Paris'te hayâl kurarken, üç kuruşluk Sırplar Türk kalelerine kendi bayraklarını çekiyorlar. "Tahliye ve terkedilen kalelerde Sırp bayrağıyla beraber Türk bayrağının da bulundurulması, millî izzetinefsi tatmin içindir. Bunun mânâsı "kalalar kemâkân kıla-ı Hâkaniyyeden (Hakan kalelerinden) olarak" kalıyor ve yalnız muhafaza vazifesi Türk askerinden alınıp Türk hâkimiyyetindeki Sırp askerine veriliyor demektir." Kanuninin fethinden Sultanaziz'in fermanına kadar geçen zaman 345 sene, 7 ay, 3 günden tarhedildiği takdirde Belgrad kalesinin tam 319 sene, 7 ay, 19 gün Türk hâkimiyyetinde kalmış olduğu anlaşılır." (İ.H.D.)
Rumeli Türksüzleşirken kimse so¬rasının nasıl olacağını bilmiyordu. Aradan asırlar geçtikten sonra, o toprakların üzerinde yaşayan insanların pek çoğu Osmanlı idaresinde yaşanan huzuru, huzurlu günlerin hikâyeleriyle tanıyıp efkârlanmışlar ve hâlâ da vicdanlı nesiller o günleri buğulu gözlerle yadetmektedirler...

Sultan Aziz'in Avrupa Seyahati (21 Haziran 1867)

Avrupa Türk hakanlarına yabancı değildi. Fakat hiç de gönlü yoktu onları görmeye. Murad Hüdavendigar gelip Kosova'da dalgalandırmış Türk bayrağını. Kanunî Belgrad'ı fethetmiş... Her gelen padişah bir şeyler koparmış, Hıristiyan batıdan, bir şeyler bırakmış İslâm adına. Ve canlar gitmiş bu seferlerde mallarla beraber. Onun için Avrupa insanı "Türkler geliyor" denince korkar olmuşlar, ürker olmuşlar. Türklerin derdi ne idi ki, böyle yüzlerce, binlerce kilometrelik yolları binbir ezasına cefasına katlanarak, yollarda telafat vererek geliyorlar, savaşıyorlar, yeniyorlar. Sonra da çekip gidiyorlar geldikleri yere. Osman Gazi'nin oğluna bir vasiyeti vardı. "Dava; kuru cihangirlik davası değildir" diyordu. Bu sırra eremeyenler anlayamaz Osmanlı Türkünün fütuhatını!
Neyse, o fetih günleri değil yaşanan ve fatih olma hevesi yok yeni pâdişâhlarda. Düşünülen tek şey mesul olduğu milletini, tebaasını huzurlu yaşatabilmektir; bütün hareketler onun için yapılmaktadır. Fransa'ya da misafir olarak gidilmektedir.
Paris'te açılacak beynelmilel bir sergi münasebetiyle III. Napolyon İstanbul'daki seferi vasıtasıyla Abdülaziz Hanı davet etmiştir. Bu Napolyon'un çok zararını görmüşüz.
Balkanlarda pek çok yerin ve Girit'in elimizden çıkmasında Rusya kadar Fransa'nın da dahli bulunmaktadır. Lâkin, biz öc düşünecek halde değiliz.
Barış içerisinde yaşayıp, mevcudu muhafaza etmek basan hanemize yazılacak kazanç sayılmaktadır artık. Ve artık düşman kazanma zamanı değil, dostluklar kurmaya bakmalıdır.
III. Napolyon'un davetinin peşi sıra İngiltere kraliçesi Viktorya'nın Londra'ya daveti de gelince, Sadrâzam Âli Paşa ile Hariciye Nazın Fuad Paşa pâdişâhı teşvik ederler, pâdişâh da "evet" deyiverir. Böylece, ilk defa bir Türk pâdişâhı ve Halife Sultanı savaşmaya değil, dostluğa, Avrupa'ya gidecekti. "Bu bakımdan Avrupa tarihinde misli görülmemiş bir hâdise demekti" bu seyahat.
Pâdişâh gösterişli merasimlerle çıktığı Avrupa seyahatine kalabalık bir heyetle gidiyordu. Aileden veliaht Murad Efendi, Şehzade Abdülhâmid ve büyük oğul İzzeddin Efendi de beraberinde, ilk defa ülke dışına çıkıyorlardı. Devlet erkânından Hariciye Nazırı Fuad Paşa, Sultan Hocası Akşehirli Hasan Fehmi Efendi, Başmabeynci Hüseyin Cemil Bey, Başkatip Bursalı Mehmed Emin Bey önemli isimlerden bazılarıdır.
Bu seyahatin başlattığı bir yenilik var idi. Devletin tarihinde ilk defa "Nâib-i Saltanat" olarak Sadrâzam Âli Paşa pâdişâha vekâlet edecekti.
Pâdişâhı taşıyan vapur Messina, Napoli ve Toulan'dan sonra 20 Haziran'da Paris'e varır. Uğradığı limanlarda törenlerle karşılanan Sultan Aziz mutludur. Paris'te de şanına yakışan merasimler yapılır. 10 gün kaldığı Paris'te gezilmesi gereken yerleri gezer, sergiden alışveriş yapar, tiyatro temsillerini seyreder. İmparator Üçüncü Napolyon'la sohbet eder. Sohbetin bir yerinde söz dolaşıp Girit'e gelince Napolyon'un Girit'in Yunanistan'a kaça satılacağını sorması üzerine Fuad Paşa o meşhur cevabı verir.
— "Aldığımız fiyata veririz. Haşmetmeab!
Napolyon da anlar ki Girit'in fiyatı en az, dökülen Türk kanlan kadardır! Bunu duyduktan sonra soğuk bir sessizlik olur ve mesele kapanır.
Girit meselesinin Paris'te mevzu edilişi bir başka türlü de anlatılıyor. Pâdişâhla İmparator Avrupa'yı da rahatsız eden Girit'i görüşüyorlardı. İmparator Napolyon, Türkiye'ye hayrı olmayan bu adanın Yunanistan'a bırakılması tavsiyesinde bulundu. "Pâdişâh bu yersiz teklife hiddetlenip, yüzünü başka tarafa çevirerek şu cevabı verdi."
"Girit için Devlet-i Âliyye 27 sene kan dökerek cezire-i mezkûreyi memâliki Osmaniyye'ye ilhak eylemiş ve Girit toprağı Osmanlı kanıyla sulanmıştır." Pâdişâh sözlerini bu mealde devam ettirip şöyle bitiriyor. "Düveli muazzama ittifak ederek Girit'in Yunanistan'a terkini notalarla teklif etseler bile, bu teklifi reddeder, askerimi son neferine kadar cezireye sevkeder ve donanmamdan bir sandal kalıncaya kadar sebat eder ve çaresiz kalınır ise Girit'i öyle terk ederim."
İmparator pâdişâhın hiddeti karşısında "mademki efkârı şahaneleri bu merkezdedir, Girit meselesi bertaraf olmuştur müsterih olunuz" demek zorunda kalmıştır. Bu bilgiyi Sultanın mâbeyncisi Hafız Mehmed Bey'in hatıratından alan Ziya Nur şunu da ekliyor. Pâdişâh kendisini bu seyahate zorlayan Fuad Paşa'ya "Beni bu soytarının karşısına niye getirdiniz" diye kızmıştır.
Sultan Abdülaziz Paris'te kaldığı süre içinde birçok teklif almıştı. Elçiler devletleri adına memleketlerine davet ediyorlardı; hiçbir daveti kabul etmeyen Sultan, yalnız İngiliz Kraliçesi Viktorya'nın çağrısını çevirmedi.
Paris'ten Londra'ya geçen Abdülaziz Han 11 gün kaldığı Londra'da yine lâyıkı veçhile itibar görür. Hele, iki sene önce ölen Başvekil Palmerston'un -Rusya'ya karşı Türkiye'yi tutmasının hatırına- ailesini ziyareti, Londra'da müthiş bir lütufkârlık olarak değerlendirilir...
Londra'dan 23 Temmuz'da hareket eder. Bir gün sonra Brüksel, oradan Combeltz, 28 Temmuz'da Viyana, 31 Temmuz'da Budapeşte. Buralar ecdadının fatihâne dolaştığı yerlerdir. Viyana'da en tatlı ve en acı hatıraları beraber yaşar...
İstanbul'dan ayrılışı ve dönüşü arasında 47 gün geçmiştir. "... bu muhteşem seyahatin iki mühim neticesi vardır. Biri Avrupa'ya nispetle Türkiye'nin ne kadar geri kalmış olduğunu pâdişâhın kendi gözleriyle görmüş olmasıdır. İkincisi: Avrupa memleketlerinde hâsıl ettiği müsait tesirler de gösterilebilir."

Yine Girit Meselesi veya Ali Paşa'nın Başarısı

Girit çok girift bir meseledir tarihimizde. Koca kan yumağı gibi çözmeye çalışıldıkça dolaşmaktadır. Son olarak Yunanlılar'ın lehine gelişen olaylarla bırakmıştık peşini. Yeniden Ali Paşa işin üzerine düştü. Fevkalade selâhiyetle 2 Ekim 1867'de Girit'e hareket etti. Bütün Avrupa'nın aleyhimizde olmasına rağmen, Ali Paşa ıslahatlar yaparak, adli teşkilâtlarda değişiklikler yaparak Rumları da memnun edecek esasları yerleştirip Hıristiyanların galeyanını yatıştırmış, 29 Şubat 1868'de İstanbul'a memnuniyetle dönmüştür.
Ali Paşa'nın Girit meselesini Türkiye lehine düzene sokması, adeta can düşmanı gibi aleyhine çalışan, yazdığı Zafernâme ile onu yerin dibine batıran Ziya Paşa'ya aşağıdaki mısraları söyletmiştir.
Girid'i aldı geri savlet-i seyf-ü kalemi,
Halkına gelmiş iken dâiye-i istiklâl!

Halkın istiklâl arzusunu, kılıç gibi kullandığı kalemi ile yerine getirdi, demek istiyor galiba! Ziya Paşa, kendi aklınca dalga geçiyor bile olabilir amma, İsmail Hami Danişmend:
"Bu bir hakikât değildir de nedir? Girit'i beynelmilel bir rejimden kurtaran yegâne âmil, Avrupa devletlerinden evvel davranan Ali Paşa'nın önleyici tedbirleridir" diyor.

Şûrâ-yı Devlet (Danıştay)

Arayışlar; daha iyi yaşayıp, daha iyi yaşatmak içindir. Buna hangi durumlar sebep olursa olsun; ister Avrupa'ya benzemeye çalışmak, ister Avrupa'nın gözüne girmek arzusu, ister insanlara saygıdan kaynaklanan insanî duygular diyelim... Bir müddetten beri olmayan şeylerin oldurulmaya çalışıldığı malûmdur. Yeniçeriliğin ilgası, Tanzimat Fermanı v.s.den sonra şimdi sıra Şûrayı Devlet'e geldi. Bütün bu hazırlıklar, bilerek veya bilmeyerek demokrasiye giden yolun aranması mı idi acaba? Ve yine bu fikir de meşhur paşalardan birine ait gibi gösterilir. Abdülmecid Han ve Abdülaziz Han zamanı bugüne kadar üç paşanın omuzlarında taşınmış veya tepelenmiş gibi gösteriliyor. Bunlardan birincisi, diğer ikisinin de hocası durumundaki Reşid Paşa idi. Adının başına bir de "Büyük/Koca" ilavesiyle anılarak öldü. Ondan sonra, Âli ve Fuat paşalar. İki önemli makamı aralarında değişe değişe bugünlere geldiler." Biri sadrâzam diğeri Dışişleri Bakanı. Danıştay fikrinin sahibi Âli Paşa'dır.
Şûrayı Devlet'in teşekkülü demokrasi yolunda atılan önemli adımlardan biri sayılır. Merkezî idarenin fonksiyonlarını azaltan ve dolayısıyla mahallî yöneticilerin selahiyyetlerini artıran yeni düzenlemelere geçiliyordu. Daha önce Midhat Paşa'nın eski eyaletlerin yerine kurduğu Tuna Vilâyetleri şimdi devletin diğer bölgelerinde denenecekti. Midhat Paşa’nın büyük başarı sağladığı söylenen şey aynı memnuniyeti verebilecek miydi. "Teşkil-i Vilâyât'ın getirdiği en mühim yenilik, meclislerin teşekkülü oldu. Vilâyet meclisleri, sancak meclisleri ve kaza meclisleri vardı... Meclis üyeleri 2 yıl için seçimle iş başına geliyordu ve üyeler nüfus durumuna göre müslümanlardan ve hıristiyanlardan seçiliyordu.
Lütfi Efendi Tarihi'nde Şûrayı Devlet üyelerinin isimleri şöyle: "Edhem, Emin, Muhlis Paşalar ile Sudûrdan Refet ve Naif Efendi, ricalden Rıza Efendi, Subhi Bey, Kemal Efendi, Arif Efendi..." daha epey Müslüman ismi sayıldıktan sonra Agop Bey, Ohannes Efendi... Adriyan Efendi, Logafet Bey.... Daviçen Efendi, Bedras Efendi ve başkaları. 27 Müslüman, 20 kadar Hıristiyan. Muavinlikte ise aşağı yukarı oran aynı, sayıları daha az. Kuvvetler ayrılığı esasına dayanan yeni düzenlemelerle halk hürriyetle tanışıyor, en mühimi Hıristiyan tebaa Müslümanlarla tamamen eşitleniyordu.
"Âli Paşa'nın 1 Nisan, 1868'de yayınladığı Meclis-i Vâlâ'nın Şûrayı Devlet ve Divân-ı Adliye adlarıyla iki ayrı meclise ayrılması hakkındaki karar, daha mühimdir. Zira bu meclislerden ilki idâri işlere, diğeri kazai işleri bakıyordu." Şûrayı Devlet Reisliği Tuna Vilâyeti Valisi Midhat Paşa'ya ve Divân-ı Ahkâmı Adliyye Reisliği Cevded Paşa'ya verilir. Cevdet Paşa, meşhur "Mecelle"yi bir heyetle hazırlamaya başlar. Ali Paşa Fransız Medenî Kanunu'nu tercüme ettirmekten vazgeçer. Lâikliğin temelinin de o günlerde atıldığı söylenir.

Yabancılara Mülkiyet Hakkı Verilmesi (9 Haziran 1868)

Yabancılar Tanzimat'a kadar Türkiye'de mülkiyet edinemiyordu. 18 Şubat 1856'da okunan Gülhâne Hattı'nın bir maddesi şöyleydi: "Devletlerle yapılacak "Suveri tanzimiyyeden sonra yerli tebeanın tâbi olduğu ahkâma ittiba etmek şartıyla ecnebilere de Türkiye'de "Tasarruf-i emlâk" hakkı verilecektir. Husûsî anlaşmalar çerçevesinde bugünden (9 Haziran 1868) itibaren, mülk edinmede yabancılar da Türkler gibi, daha doğrusu Osmanlı vatandaşları gibi hak sahibi oldular. Yalnız, Hicaz'a niyetlenenlere yasak var. Orası istisnadır.
Tamamen Türk kanunlarına göre mal mülk edinecek yabancılar, önce Bab-ı Âlinin şartlarını kabul etmek zorundadır. Bu şartlar kapitülasyonların tanıdığı bazı dokunulmazlıkları düzenliyor, daha doğrusu kapitülasyonları Türkiye lehine düzene sokuyor. Fransızlarla ilgili bir misal, İsmail Hami Danişmend'ten: "Mesela konsolosluk merkezlerinden en az dokuz saat uzakta bulunan yerlerde bir Fransız'ın ikâmetgâhı aranmak lâzım geldiği takdirde, konsolosluk temsilcisi bulunmasına hacet olmadan arama yapılacağı gibi, mahkemelerde temsilci olmadan muhakeme cereyan edebilecektir."
İlk olarak Fransa'yla imzalanan bu protokol, daha sonra, aynen İsveç, Norveç, Belçika, İngiltere, Avusturya, Danimarka, Prusya, Almanya, İspanya, Yunanistan, Rusya, İtalya vesaire ile de imzalanmıştır."

Yunan'la Geçimin Zorluğu

"Ağrısız başım acısız aşım" demeyi meslek edinen devlet herkesle geçinmenin bir yolunu bulmaya çalışıyor. İzzeti nefs feda edilmeden sarfedilen gayret Yunanistan'ı geçimsiz yapıyor. Girit'in girip de çıkılmaz bir kızgın ocak olduğu nicedir bilinir. Savaşlardan bıkan Osmanlı Devleti, siyasî teşebbüslerle geçinmenin daha faydalı olduğu kanaatindedir. Girit'in Türk milletine ait olduğu dünyaca bilinirken, yine de Osmanlı idaresine başkaldıran Rumlar Dünya devletleri tarafından destekleniyor.
Kısa bir süre önce (Ocak-Şubat 1868) Sadrâzam Ali Paşa Girit'te ıslahat yapmıştı. Hakim unsurun Türk olmasına rağmen, Rumlara da geniş imkanlar verilmişti. Sadece Girit valisi değişmemişti ama iki yardımcısından -yahut müşavirinden- biri onlardan olacaktı. Mutasarrıflar, kaymakamlar yarı yarıya olacak, Müslüman âmirin maiyetinde Hıristiyan, Hıristiyan âmirin maiyetinde Türk muavin bulunacak. Diğer memuriyetler dahi aynı şekilde dizayn edilmişti. Üzüm yemek isteyenler bu duruma memnun kaldığı halde bağcı dövmeye meraklı olanlar iyi geçime aykırı hareket ettiler. Memnuniyet duygusu taşımayanlar Girit'in isyankâr Rumları ile Yunanistan idi. Onlar ne olursa olsun, Girit'in ilhakından başka çözümü benimseyemiyorlar.
Yunanistan amacına silahla ulaşmak için harp hazırlığına başladı, kaçakçılıkla Girit'e yaptığı yardımı artırdı. Atina'daki Giritliler Türk sefareti önünde gösteri yapmaya başladı. Türkiye, yapılan aleyhte hareketleri boykot için Atina'daki elçisi Fatyodi Bey'i geri çağırdı, böylece Türkiye-Yunanistan siyâsi münâsebeti kesildi. Bu durum Dünya devletlerini harekete geçirdi.

Fuad Paşa'nın Ölümü

Daha önce kendisinden çokça bahsedilen Fuat Paşa, 1815 yılında dünyaya gelmişti. Reşid Paşa'nın yetiştirdiği, defalarca sadârette ve hariciye vekâletinde bulunan Paşa, 12 Şubat 1869'da hastalığının tedavisi için gittiği Fransa'da ölmüştür. Sultan Aziz çok hizmetini gördüğü, daha da göreceğini umduğu önemli bir adamını kaybetmiş oluyordu.
Hakkında çok övücü sözler söyleyen bazı tarihçilere rağmen (Cevdet Paşa, İ.H.D. Y.Ö. v.s.) Nâmık Kemâl;

Nasıl âh etmiyelim memleketin hâline kim
Ne zamandır çekiyor sadr-u Fuâd illetini


diyerek dalga geçmekten geri kalmamıştır. Lügatten çıkardığımız mânâ "sadr", sadrâzamın kısaltılmışı olduğuna göre Fuad Paşa'nın illet gibi sadrâzamlığa yapıştığından dolayı nasıl ağlamayalım memleketin haline diyor. Sadr'ın başka türlü anlatıldığı, bu mısraya başka mânâ verildiği de olmuştur.
Tarihî şahsiyetlerin tam anlamıyla tanınamadığına şahit oluyor, okuyucuyu, belli bir karara zorlayacak anlatımlardan uzak olmaya çalışıyorum. Bahsimiz olan Fuad Paşa'yla ilgili iyi ve kötü, söylenenler yan yana konsa, aynı şahıs için söylendiğine inanılmaz. Umûmî kanaat -şu veya bu yönüyle eksiği bulunsa da- büyük sadrazamlardan olduğu yönündedir. Zamanında yaşayanlar hakkında çok konuşmuş, bunlar da siyah-beyaz farkı taşıyor. Her söze dedikodu deyip geçelim, yalnız, bir manzume var Paşa için yazılmış, bunun bazı dörtlüklerini, çeşni olsun diye alıyorum.

Ben defuâd-ı asr idim
Fuss-ı nîgîn-i sadr idim
Nakş-i hümâyun setr idim
Gösterdi çark rûy-i abes
Dilhaste oldum bir zaman
Tedriç ile bitti tûvan
Ucdı nihayet murg-i can
Çünkü harab oldu kafes
Söndü cerâgı afiyet

Zulmette kaldı şeş cihet
Açıldı subh-ı âhiret
Envâr-ı Hak'dan muktebes

Yârab bu abd i rü siyah
İtdimse de yüzbin günah
Dergâhını kıldım penah
Afvindir ancak mültemes.


Bu manzumeyi Abdurrahman Sami Paşa, Fuad Paşa'nın vefatı münâsebetiyle yapmış, söylendiğine göre türbesinde sandukasının yanına konmuş.

#54 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 16 June 2007 - 22:52

SULTAN ABDÜLAZİZ

(25 Haziran 1861–4 Haziran 1876)


Resmi ekleyen


Sultan İkinci Mahmud'un Pertevniyal Sultandan 8 Şubat 1830'da dünyaya gelen oğlu Sultan Abdülaziz, günlük elbisesini giyer gibi tahta oturmuştu. Hiçbir zorluk görmeden, 15 senesini harcayacağı bu şatafatlı, güngörmüş tahta geçtiğinde 31 yaşında idi. Hayatının sonuna kadar bazı sahneleri yansıtmaya çalışacağımız padişahın geride bıraktığı hiçbir şey ölümü kadar konuşulmamıştır. Aradan bu kadar sene geçtiği halde bugün bile kati cevabını bulamayan, öldürüldü mü? Öldü mü? İntihar mı etti? Yaptığı veya yapmadığı hizmetler gündeme gelmez; ölümüyle ilgili soruların cevabı aranır... daha da aranacağa benziyor...
Bazı ruhiyatçılar ve bazı çok bilenler, onun bir dörtlüğünü inceleyerek intiharına yol bulabilirler, amma, hangi şair böyle sözlerle mısralar yapmamış ki? Bestesi de kendisine ait olan, Abdülaziz Han'ın şu güzel güftesine bir göz atalım.

Bî huzurum nâle-i mürg-i dil-i divâneden
Fark olunmaz cism-i bîmârım bozulmuş ianeden
Bunca derd ü mihnete katlandığım âyâ neden
Terk-i can etsem de kurtulsam şu mihnethâneden


Âyâ, 'acaba' demektir. Âyâ Abdülaziz Han ağabeyinin ölümüyle kederlendi mi, tahta kavuşmakla sevindi mi? Ahmed Cevdet Paşa, o günleri teferruatıyla bilmekte, birbirinden değerli kitapları -Tarihi Cevdet, Maruzat ve Tezakir- ile bizleri aydınlatmaktadır.
Abdülmecid vefat eder etmez, "sadrâzam ve serasker ve kapudan paşalar cenaze odasının kapısında Hasip Paşa'yı bırakıp üçü beraber Abdülaziz Efendi hazretlerinin dairesine gittiklerinde kapı kapalı olmağla kapıyı çalmışlar. Mehmed Ali Paşa ise kemâli telaşla "kapıyı kırmız" diyerek bir gösteriş etmiş ve sanki "aman fırsat fevt olmasın" yollu bir tavrı hareket göstermiş ve Efendi hazretlerinin cülusundan sonra ana "sadrâzam ile serasker, Murad Efendi tarafına gidecekler idi. Ben çevirdim" dediği sonradan tahkik olunmuştur. Hâlbuki kapı açıldıkta Efendi hazretleri merdiven başında ve sako (ceket) sırtında hazır bulunmağla sadrazam, "Efendim başınız sağ olsun. Biraderiniz vefat etti. Tahtı saltanat teşrifinize muntazırdır, buyurun" deyicek. "Vah birader vefat etti mi? Ne vakit etti?" deyu ağlamağa başlayıp nutku mecali kalmamış." (Tezakir) İlk heyecan anları geçen Yeni Pâdişâh, yüreğinin bir yanma acısını bir yanına sevincini gömerek, kubbealtında hazırlanan tahta çıkar ve biat merasimi yapılır. Yukarıda isimleri geçen sadrâzam Kıbrıslı Mehmed Paşa, Kapdanı Derya Mehmed Ali Paşa ve Serasker Rıza Paşa istikbâlleri için telâşe kapılırlarken, bir kadın başka bir şey yaşıyordu. "Aman oğlumu almayınız, bana bırakınız" yalvararak oğlunu isteyen kadın Abdülmecid Han'ın hanımı, Şevkefza Kadındır. Oğlu Murad'ın hayatından endişe ettiği için, coşan yüreğine mani olamaz, "oğlum! oğlum!" diye inlemeye başlar. Ana böyle ağlar iken, oğul Topkapı sarayına getirilmiş, devlet erkânı tarafından bir odaya oturtulmuştur. "Valide hazretleri dayanamayıp geriden Topkapu Sarayı'na gelerek ve o odaya girip nûr-ı dîdesini kendi gözüyle görerek tahsîl-i itmi'nân eylemiştir." (Tezakir)
Şevkefza Hatun oğlunu sağ salim görmekle bahtiyar oldu. "Abdülaziz Efendi Hazretleri câlis-i taht-ı âli baht-ı osmânî" oldu. Sonra da "Hâkân-ı merhumun cenazesi saray avlusuna çıkarılıp serg-i musalla üzerine kondu. Huzzarın derûnu hüzn-ü elem ile doldu. "Er kişi niyyetine" sözü her cenazede örfü adet olup cümlenin me'lûf olduğu ibare ise de yirmi iki sene taht-ı saltanat ve hilâfette bulunmuş bir zât-ı azimü'ş-şan hakkında dahi sair efrad-ı nasdan hiç farkı olmaksızın..." "Abdülmecid Han'ın cenaze namazı ile ilgili sözler Cevded Paşa'nındır. Herhangi bir insan gibi onun için de, "Ey cemaat bu zâtı nasıl bilirdiniz? diyen İmâm Efendinin sualine halkın "pekâlâ biliriz" deyişini, sonra da, cenazenin adetlere uygun diğer işlerinin yapılışım anlatıyor. Tabii, artık o bir fânidir. Saltanat emanet idi, can emanet idi, fani olanlar geride kaldı. Yükler Abdülaziz Han'ın boynuna yüklendi.
İnsanları başkalarından tanımanın güçlüğü malûm. Göz önünde arzı endam eden birinin, bırakın görüntü haricini tasviri, "herkes gördüğünü anlatsın" dense bir görünüş hakkında mutlaka birden fazla tarif çıkar. Bu öyle farktır ki: Biri şişman, diğeri zayıf, biri esmer, diğeri akbeniz, diyebilir.
Sultan Abdülaziz "itinalı bir tahsil görmüştü; edebî ve millî kültürü çok kuvvetliydi. Kitabetinde bulunmuş olan Memduh Paşa onu "Sâhibül-cemâl, melihûl-mekaal, fenni meânîde serîül intikal, azametiyle beraber etvâr-ı güftân nazik bir şehriyân mekânım hisâl idi" diye tanıtır.
İyi yetişmiş, güzel yüzlü, şirin, fen ilimlerini çabuk kavrar, davranışı nazik ve iyi ahlaklı bir pâdişâh olduğuna şahitlik eden kâtipliğini yapan Memduh Paşa'dır. Arapça ve Farsça biliyordu. Arap edebiyatına dair bir risalesi olduğu söylenir. Millî mu******ize bağlı idi. Mûsiki aletlerininn hepsine aşinalığı olduğu halde, Mevlâna'ya olan sevgisi onu ney üflemeye sevketmiştir. İbnülemin Atıf Bey'in hatıratından Ziya Nur İbnülemin'den biz de Ziya Nur'dan aktarıyoruz: "Her söze âşinâ iseler de tarikat-ı mevlevîye muhabbetlerinden nâşi, ney üflemeye meraklan ziyade idi; yaz geceleri harem-i hümâyunda yatak odalarından pencereleri açık olmağla, bazen ney ile hazin hazin taksim eylediklerini dinleyenlerin ruhu avâlim-i ulvîyeye pervâz edecek hale gelir idi; bu hâli herkes bilir. Mükeyyefat (keyif verici içki vb.) ile asla âlûde olmadılar. Hatta müskirat (içki) aleyhine bir makale-i hakimâneleri vardır."
Sultan Aziz'in bir başka gözle görünüşünü de aşağıya alıyorum; çok kısa: "Çocukluğu sarayda kadınlar ve haram ağalan arasında geçmişti. Veliahtlığı sırasında kafes hayatı yaşamaya mecbur edilmemişti. Bununla beraber, sıkı bir nezaret altında bulundurulmuştu. Eğitimi ile ciddî bir şekilde meşgul olunmamıştı. O da kendisini tabii meyillerine terkederek yaşamıştı."
İki tarifin aynı kişi için yapıldığı, birbirine pek benzemediği ortada; bunun sebebi, (okuyucunun da bildiği gibi) kişiler, yaşayış ve duyuş olarak kendilerine yakın olanların her hususta iyi olduğunu görmeye ve göstermeye çalışıyorlar; böyle değilse, bunun yerine zıddı kâim oluyor. Avrupai fikir ve yaşayışa meraklı olanların Sultan Mecid'e gösterdikleri sevgi, biraz daha millî sayılan Sultan Aziz'den esirgenmektedir. Bunu yaşadığı zaman da kendisi gördü; sonunun nerelere vardığı da malûm: Biz de herkes gibi, tarafsız olduğumuzu söyleyip, Sultan Aziz devrini görmeye ve anlamaya çalışacağız.
Sultan Abdülaziz'in en büyük sıkıntısı hazinedir. Ağabeyini verem eden saraylıların ve konaklıların israfı hazineyi müflis esnafların kasasına çevirmiş idi. Bu israf meselesini, canlı şahit Cevdet Paşa kadar güzel anlatan olamaz. ".... Elhasıl bu isrâfâta vükelâ ve me'mûrîn mebde olup sonra saraylılar dahî bu yola sülük ile azıttılar ve pek ileri gittiler. Sonraları Hakanı merhumun vücûduna za'f geldiği gibi ahlâkına dahî za'f ve efkârına fütur gelerek artık saraylıların israfatına asla sedd-i mümana'at olamayıp seccadenin dört ucunu salıverdi. Hâzine tahammül olunamaz mertebe borcu girdi. Vükelâ dahi ne yapacağım şaşırdı. Bununla beraber yekdiğerine galebe için sikak-u nifaktan hâli değiller idi.
Abdülaziz mi, Murat mı pâdişâh olsun tartışmaları, Sultan Abdülaziz'in tahta oturmasıyla son buldu. Yeni pâdişâh devlet erkânı ve halktan kendisini istemeyenlerin olduğunu biliyordu. Herkesin sevgisini ve saygısını kazanmak için çalışacaktı. Bir Hatt-ı Hümâyun yayınlayarak nelerin yapılmasına çalışacağını anlattı.
"Devlet-i aliyyemizin bimennihi te'âlâ ikmâl-i sa'âdet-hâl ve bilâ istisna bilcümle teba'ai saltanat-ı seniyyemizin istihsal-i refah ve rahatlan âzami amalimiz olduğunu ve bu emniyye-i hayriyyenin hüsûli ve kâffei sekene-i Memaliki mahrûsamızın temin-i can ve ırz-u malları zımmında te'sis olunmuş olan kaffe-i kavanin-i esâsiyye-i adliye tarafımızdan tamamen te'kid ve te'yid kılındığını cümleye ilân ederim." (Lütfi Tarihi)
Harcamaların kısılacağı, yapılan anlaşmalara uyulacağı, ordu ve donanmaya önem verileceği, teba'nın refahından başka fikir ve emel güdülmediği anlatılıyordu.
Abdülmecid Han da en halis niyetlerle çalışmış ama, bazı meselelerle başa çıkamamıştı. Talihli pâdişâhlar devri kapanalı çok olmuştu. Her yanından sıhhat fışkıran bir delikanlıyı her doktor daha da gürbüzleştirebilir de, yatalak hasta durumundaki bir ihtiyarın tedavisi hangi doktorun harcıdır?
Abdülaziz Han nasıl bir hastaya doktorluk yapacağım biliyordu! Kendisinden öncekinin hatalarını da biliyordu. Serasker Rıza Paşa'ya "Ben birader gibi kan ve oğlanla eğlenemem. Beni işe alıştırın. Ben mühimmat ile ve gemi teçhîziyle ve asker tertibiyle meşgul olmak isterim" diye haber veriyor, ondan müspet cevap alamıyordu. "Abdülaziz güçlü kuvvetli, pehlivanlığa, ciride, ava ve ata meraklı, kahraman yapılı, gösterişli ve heybetli bir şahsiyet olduğu için." Yerinde duramıyordu. Taht ile harem arasında ömür geçirecek padişahlardan değildi. İş görmek istiyordu. Devlet erkânını da iş yaparken görmek istiyordu. Bu yüzden bazılarının rahatının kaçacağı muhakkaktı.
Padişahın donanmaya verdiği önem herkesçe malumdu. Devletin mâli durumu ise, galiba pâdişâhın pek malûmu değil. Saltanatının onbirinci gününde Vezir-i Âzam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa'yı sıkıştırdı. Donanmanın takviyesi için tahsisatın artırılmasını istedi. Eskiden olduğu gibi değil; düzen değişti, şartlar değişti. Bilhassa Fransız İhtilali'yle başlayan, sonra da durmak bilmeyen yenilikler devam edip gidiyor: Pâdişâh, "Kullarım!" diyemiyor. Pâdişâhın bu hitabını imtiyaz madalyası yapıp göğsüne takacak insan da kalmadı. Artık insanlar sadece Allah'a kul olduklarım anladılar ama yazık ki pâdişâhın tabir olarak kullanıldığı kulluktan çıkanlar Allah'a da eskisi kadar kulluk yapamıyorlardı. Bu konu ayrıca incelenebilir; biz şimdi vezir-i azama dönüyoruz: Pâdişâha dedi ki:
"Efendimiz, bugün devletimiz kabuksuz bir yumurta halindedir. Bir taraftan bir diken dokunacak olursa, maazallah akıp gidecektir. Evvela ahvali mâliyemizi ıslâh edelim, ba'dehu asker tanzimine ve donanma tehyiesine çalışalım" demiş. Vezir-i âzam'ın bu mülâhazası yerini Ali Paşa'ya kaptırmasına sebep oldu.
Tanzimatın en önemli simalarından Ali Paşa'nın bu dördüncü sadaretidir. Fakat; üç buçuk ay ancak durabilir, o da Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa ile takas olunur. Hariciye nazırlığı ve vezir-i âzamlık ikisi arasında değişilir. Tabii ki pâdişâh onayıyla.
Sultan Abdülaziz'in vezirlerle uyum sağlaması kolay olacağa benzemiyor. Ab-dülmecid zamanı vezirleri şimdi de iş başında olduğu için, alışkanlıklarını yaşamakta zorlanacaklar, çünkü iki pâdişâh arasında muazzam fark var. Önceki kendini içkiye ve kadına vermiş, devlet işleri daha çok vezirler aracılığıyla yürütülürken, şimdiki her şeye hâkim olmak istiyor. Cevded Paşa'nın kaydına göre, diyor Ziya Nur: Sultan Aziz İslâmî emirlere uygun davranışıyla, muhafazakâr halk kiltlelerince ilk Osmanlı padişahlarına benzetildi. "Sultan Abdülaziz Han Hazretleri'nin cülusu, âmmeyi mûcib-i memnuniyet oldu, validesi Sultan Efendi Hazretlerinin dahi kemâl-i salâh ve iffeti başkaca bâdi-i tesiyet oldu."
Yine Ziya Nur'a göre: Zevku safaya dalan grup Sultan Aziz'in gelişinden üzüntü duydu; anlamın istediği şehzade Murat idi. Rumlarla Ermenilerin de şöyle dediğini okuyoruz aynı yerde: "Bizim Pâdişâhımız Abdülmecid idi, bu, Müslümanların pâdişâhıdır."
Tanzimat'tan evvel gevşemeye, Tanzimat'la beraber Batılılık Batıcılık adına unutulmaya başlayan bazı özelliklerin yeni pâdişâhla diriltilme ihtimali, o hayata alışanları tedirgin ediyor. Kendi açılarından haklılar.
İlk bozulmanın fakirlikle başladığı, güçsüzlükle kuvvetlendiği aşikâr. İnsanların kendinden üstün olana benzeme temayülü inkâr edilebilir mi? İşte Abdülaziz, eğer doğruysa, büyük ataları gibi olmaya hevesli, gemiyi beraber yürüteceği insanlar arasında bu konuda birlik fikri yok. Daha önce görülmüştü, paşalarımız bizzat kendileri olmayı saydıkları -yahut saymak zorunda oldukları- için, Rusçu, İngilizci, Fransızcı olmuştular. Yarın bir başka devlet ön plana çıksa mutlaka o da, bizden yâren bulabilir. Gelelim Âli Paşa'nın azline:
Âli Paşa'nın sadâreti bu kadar kısa sürede terketmek zorunda kalışı için çeşitli sebepler ileri sürülür. Bunlardan birisi de Şair Ziya Paşa'nın bu değişiklikte parmağı olduğudur.
Pâdişâh Ziya Bey'e (paşalığı sonradan) ne derece önem verirdi bilinmez, amma Ali Paşa ile ilgili onun bir şeyler yaptığı söylenirmiş. Başmabeynci Hafız Mehmed Bey'den naklediyor, doğru olabilir. Aslında Ziya Paşa-Ati Paşa meselesi roman mevzuudur. Yazılsa heyecanla okunur. Kısaca söyleyelim, Ziya Paşa da, Ali ve Fuad Paşalarla dosttur. Bir süre sonra düşman olurlar. Ziya Paşa sarayda görevli iken Reşit Paşa ölüp Ali Paşa sadrazam olunca işler değişir. Ziya Paşa saraydan gönderilir. Değişik yerlerde değişik vazifelerde bulunur. Amma onda değişmeyen bir şey vardır. Ali Paşa'ya düşmanlık! "Zafername"yi yazar. Ziya Paşa: "Madem ki Ali Paşa devrin sadrâzamıdır, elbette onun da övülecek pek çok yönleri vardır. Ama bu kasidedeki övgüler öylesine ince, öylesine sanatlı olmalıdır ki, büyük düşmanı Ali Paşa göklere çıkacağına, yerin dibine batmalıdır." Ali Paşa için Ziya Paşa'nın beslediği duyguların bir damlası, aşağıda:

Bir hasmı bîmürüvvete dûş etti kim beni
Kalbi haşini bilmez idi rahm ü şefkati
İtfaya bezl-i himmet ederdi hased ile
Her kimde görse füruğ u liyâkati
Yalvardım itiraz ü tazarrular eyledim
Asla tagayyür etmedi kinü husûmeti


(Zafername'den)

Belgrat Vakası

Fuat Paşa'nın sadrazamlığı döneminde Belgrad vakası zuhur etti. Osmanlı Devleti'nin Rumeli ile temasından beri uyumsuzlukları ile gündemden düşmeyen Sırplar, 29 Ağustos 1830'da aldıkları muhtariyeti Rusların teşvikiyle Türkler aleyhine kullanmaya başladılar. Anlaşma gereği Belgrad'da bir Türk mahallesi bulunmaktadır. Fakat Sırplar bunu içlerine sindiremezler; devamlı olay çıkarırlar. "Bu vakaların en mühimi, bir çeşme başında çıkmıştır: Rivayete nazaran, bir Türk askeri kendisinden evvel su alnak isteyen bir Sırpı öldürmüş, bunun üzerine Suplar ayaklanıp şehirdeki Türk karakollarını basmaktan başka müslüman mahallesiyle kaleye bile hücuma kalkışmışlar... Muhafız Aşir Paşa derhâl şehri topa tutmuştur." (15 Haziran) 8 Eyülde İstanbul'da aktedilen konferans neticesi Türkiye mevcut haklarının birçoğundan vazgeçmek zorunda kalmıştır. Konferansın muhatapları Türkiye, İngitere, Fransa, İtalya, Prusya, Rusya. Artık her anlaşmanın mağlubu Türkler olmaktadır.
Sultan Aziz mâlî buhran içerisinde oturduğu tahtta ağabeyinin yaşadığı sıkıntıları devralmış, İkinci Mahmud devrinde, zaruretten dolayı çıkarılan kağıt paralar kullanımda idi. İhtiyaçların gereği Abdülmecid'in son aylarında basılan bir milyar ikiyüz milyon kuruşluk kaime onsekiz senede azar azar piyasadan çekilmesi şartıyla tedavüle çıkarılmış idi. Hiçbir karşılığı olmadığı için devamlı kıymetten düşüyordu. Cevdet Paşa'nın mâruzâtından; o günleri, paranın ve pâdişâhın durumunu öğrenmeye bakalım: "Ka'ime ile yüzlük altun bir günde üçyüz guruşa kadar çıktı. Ferdası üçyüzü geçdi. Müteâkıb dörtyüze varır varmaz kaime hiç geçmez oldu. Hâlbuki nâsın ellerinde hep kaime olduğundan pek çok âdemler aç kaldı."
Sadrâzam Fuad Paşa halkın çektiği sıkıntıları padişahtan daha iyi görmekte, çareler düşünmektedir. İnsanlar ekmek alamaz hale gelip, ellerinde, işe yaramaz bir yığın kağıtla ortada kalmışlar. Esnafın kâğıt paraları gerçek değerine almaları; aksine hareket edenlerin cezalandırılacağı camilerde herkese duyuruldu ise de faide etmedi.
Bu işin çözümü ancak altınla olabilirdi. Mehmet Ali Paşa, Âli Paşa ve Fuad Paşa çareler üretmeye çalışırken, pâdişâha acı reçeteyi sunmaya Fuad Paşa'dan başkası yanaşmıyordu.
"Fuad Paşa açıkdan açığa işi meydana koyup hakayıkı ahvâli pek serbest olarak arzu beyan eyledi ve hatıra gelen her dürlü esbaba teşebbüs etdi."
Hatta altın ve gümüş kullanımını yasaklamak ve herkesin elinde bulunanı toplayıp sikke kestirmek için fetvayı şerife dahi aldı. "Sultan Abdülaziz Han Hazretleri buna dair Fuad Paşa ile bahsederken: "Bu iş nasıl olur. Sultanların evanisi nasıl alınır. Meselâ onların seyir yerlerinde su içtikleri gümüş tasları var. Bunlar alınır mı?" dedikte, Fuad Paşa, "Hayhay Efendim, anları da alırız. Allah göstermesin, Devlet-i aliyye'ye bir fenalık gelüp de Efendimiz Konya'ya doğru giderken bizler dahi rikâbmıza düşüp gidecek olduğumuz vakit, Sultan efendiler bu taslarla ayrılık çeşmesinden su mu içecekler!" dedikten başka: "Efendimiz varis-i saltanatsınız. Lâkin bir medyun Türkiye'ye varis oldunuz."
Acı gerçeklerin itirafı pâdişâha tesir etmiş; Fuad Paşa'nın tekliflerini kabule mecbur olmuştu. "Bunun üzerine ittihâz olunan tasarruf ve idare mesleği enzâr-ı yâr u ağyarda makbul olarak itibâr-ı mâli, oldukça avdet eylemekle Avrupa'da teşebbüs olunmuş olan istikraz işi fi'le geldi ve devlet biraz nefes aldı ve hemen kavâ'imin ilgasına karar verildi."
Maddî sıkıntıların aşılmasında herkes fedakârlık yapmak mecburiyetinde idi. Bunun ilk örneğini Sultan Aziz'de görürüz: "Hazine-i Hassa'nın ayda beşbin, senede altmış bin keselik munzam tahsisatını devlet hazinesine terkettikten başka, hanedan tahsisatlarıyla diğer saray masraflarını da tenkîhat yapmıştır..."
Bugün bizim alışık olduğumuz (kemer sıkma) politikasını o günlerde başlatan Abdülaziz sayesinde hazine nefes almış; sıkıntılar aşılmıştır.
Pâdişâhın, o günlerde adet olmadığı halde; İngiltere veliahdı için verilen bir ziyafette, paşalarıyla beraber bir sofraya oturması da, artık işlerin değiştiğinin bir işareti sayılabilir.
En keskin tedbirlerle mâlî sıkıntıların aşılmasına çare aranırken Karadağ'da isyan patladı. Rusya küçük prens'likten çıkıp, büyük devlet sınıfına girmeye başladığından beri, aleyhimize gelişen her meselenin ya başlatıcısı, yahud devam ettirmeye çalışanı olmuştu. Yine, bu isyanda da Rusya görünüyor. Serdâr-ı ekrem Ömer Paşa Karadağ'ın payitahtına kadar ilerledi; araya giren Avrupa devletlerinin ısrarıyla İşkodra'da bir sulh anlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Karadağlıların bir mânâda eli ayağı bağlanmış ise de, pek çok defa olduğu gibi bunun hükmü de uzun süre geçerli olamamıştır.

Sırbistan'daki Türk Kaleleri

Kırım Harbi'ne beraber girdiğimiz Fransa, askeriyle askerimizin omuz omuza çarpıştığı Fransa, o dostluğun üstüne menfaat şalım örttü. Gerçi, Kırım Harbi de bir başka türlü menfaatin tezahürüydü ya! Belgrad vak'asında Rusya ile beraber Fransa da Sırbistan lehine Türkiye aleyhine kullanmak istedi. Bunun için, İstanbul'da bir sefirler konferansı toplanmasına -İtalya'nın yardımını da alarak- ön ayak oldu. Fransa'nın böyle bir toplantı yapmak isteyişinin sebebi 1856 Paris Anlaşması'nın 28'inci maddesinden dolayı Osmanlı hâkimiyetinde bulunan Sırp Prensliğinin Rus himâyesi yerine o anlaşmada imzalan bulunan devletlerin müşterek kefaletleri altına alınmış olmasıdır. Aslında o madde Türkiye aleyhine devamlı ihlâl edilmiştir. Paris anlaşması, Türkiye lehine olan hiçbir maddesinin işlerliği kalmadığı, aleyhine olanların yeri geldikçe kullanıldığı bir anlaşma haline gelmişti.
İstanbul'da toplanan konferansa Türkiye'nin dışında İngiltere, Fransa, İtalya, Prusya ve Rusya katıldı. Burada Fransa sefiri Belgrat Kalesi'nin Sırplara bırakılması için çok gayret sarfetti am, İngiltere ile Avusturya'nın muhalefeti buna mani oldu. 8 Eylül 1862'de toplanan konferansta alınan kararla protokole geçen maddeler şöyle:
1. Türk hâkimiyetinde bulunan Sırp kalelerinden Sakad, Ujitza: Eskice Sırbistana terkedilecekti.
2. Belgrad, Böğürdelen, Semendire ve Feth-ül İslâm Türkiye'ye kalacak.
3. Müslümanlar şehirlerde değil, sadece kalelerde oturabilecek.
4. Belgrad şehrindeki Türk karakolları kapatılacak.
5. Belgrad şehri gibi varoşları da Sırplara bırakılacak.
6. Karma bir komisyonun askerlik bakımından göreceği lüzum üzerine Belgrad Kalesi tamir edilebilecek ve Sırplılarla anlaşmak şartıyla arazi istimlâk edilebilecek.
Türkiye kaybettiğine, Sırplar az kazandığına üzüldüğü için bu protokol iki tarafı da memnun edemedi. Bu meseleye ileride tekrar dönülecek, bizim için acı olan sahneler seyredilecek.

Fuat Paşa'nın İstifası

Fuat Paşa getirdiği tedbirlerle hazineyi iflastan kurtarmış idi. Herhalde bundan dolayı olacak, pâdişâhın askerî masraflar için fazla ödenek ayırmasına bile karşı çıkar; pâdişâh dinlemeyince de sadrazamlıktan istifa eder. Yerine Yusuf Kâmil Paşa geçer. (5 Ocak 1863)

Sultan Abdülaziz'in Mısır Seyahati (3 Nisan 1863)

Fuat Paşa'nın istifasıyla sadrâzam olan Yusuf Kâmil Paşa meşhur Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın damadıdır. Kayınbabasının ahvadının hüküm sürdüğü Mısır'a gitmeye, pâdişâhı teşvik eder. Mısır seyahatine çıkan Sultan Abdülaziz Serasker Fuat Paşa'yı da yanına alarak, ona yaveri ekremlik ünvânı dahi verir. "Yavuz Sultan Selim'den beri Padişâhân-ı Âli Osman'dan hiç biri Mısır'a gitmeyip, bir vakitten beri Mehmed Ali Paşa hanedanının kazanmış olduğu imtiyâzât dahi Mısır ülkesini bir kıta-i müfreze hükmüne koymuş idi."
Sultan Aziz, Mehmed Ali Paşa isyanıyla ne olduğunu unutan Mısır'a gitmekle ne olmadığını hatırlattı. Ayrı bir devlet halini almaya başlamış fakat olamamıştı. Ne devlet gibiydi ne vilâyet (eyâlet) Mısır halkı bir pâdişâhları olduğunu görüp hatırlamakla sevince boğuldu. Amaç, Mısır'ın Türkiye ile olan bağını kuvvetlendirmekti, görüntü olarak amaca ulaşıldı. Vali İsmail Paşa'nın tertiplediği karşılama merasimi çok muhteşemdi. Pâdişâh pek memnun kaldı. Vali daha sonraki eğlencelerle de pâdişâhı hoşnud etti. Onun ilerisi için tasarısı vardı; pâdişâha doğru atılan her adım tasarısının yanına yaklaştırıyordu. İsmail Paşa işi profesyonelce yapmaya, yarın isteyeceği imtiyazın bir bacağından yakalamaya gayret etti. Baş taraflarda Abdülmecid'e benzerliği olmadığını, onun gibi sefahata meyletmediğini söylediğimiz pâdişâh, burada baştan çıkmış gibi görünüyor. İsmail Hami Danişmend'in uzunca bir cümlesiyle, bu hususu şöyle, ihtiyatla naklediyoruz: "Bu seyahat esnasında Mısır Valisi İsmail Paşa'nın pâdişâhı eğlendirip gözüne girmek için tertip ettiği fevkalâde muhteşem eğlence âlemlerinin Sultan Aziz'i sefahat meylettiren âmillerin en mühimlerinden olduğu hakkında bir rivayet vardır."
Pâdişâh Mısır'da karşılanışından, ayrılana kadar gördüğü sevgi, ilgi, hürmet karşısında duyduğu memnuniyeti gizleyemedi. Seyahat dönüşü İzmir'de muhtelif milletlerden kadınlar, kızlar diz çökerek "Vivele sultan" yani, yaşasın pâdişâh diye çağrıştılar.
"Zat-ı şahane bu alkışlardan memun olup hattâ "Mısır ve İzmir'de gördüğümüz eser-i meylü muhabbet-i İstanbul sekenesinden görmedik" deyu buyurmuşlar." Pâdişâhın İstanbul'da karşılanışı da çok muhteşem olup, dükkân sahipleri dükkânlarını gelin odası gibi donatmışlar, bütün esnaf, biraz da Mısır'la yapılacak alışverişlerin getireceği bolluğun sevinciyle bayram yapmış idi. Pâdişâhın Mısır'dan dönüşü İstanbul'da üç gün kutlanır, geçtiği çarşılarda atının ayaklarının altına pullar serpilir. Fener alaylarında yarış o kadar geniş kitlelere sirayet eder ki fener ve kandil sıkıntısı yaşanır. (3 Nisan 1863)
Bu seyahatte kendisini pâdişâha haddinden fazla sevdiren Fuad Paşa Yaver-i ekremlik unvanı almış iken, seraskerliği, sonra da sadrazamlığı dahi haketmiş. Yusuf Kâmil Paşa eski vazifesi olan meclisi vâlâ reisliğine tekrar tayin edilmiş. Böylece, pek çok kişi gibi Fuad Paşa da İkinci sadâret dönemine başlamıştır. (1 Haziran 1843)
Bâb-ı Âli'de sıkça görülen makam-mevki değişikliği herhalde dünya siyasetini takipte zorluklar getiriyordu. Balkanlarda yaşanan değişiklikler Bâb-ı Âli'yi Avrupa devletleriyle devamlı karşı karşıya getiriyor, hemen hemen her seferinde ayrı bir muhatapla karşılaşan Avrupalılar da şaşılıyorlardı.

Memleketeyn Birliği

Eflâk ve Boğdan olarak iki ayrı memleket sayılan Romanya Osmanlı devletinin kurduğu düzenden çıkmış, tek memleket olarak anılmaya başlamış, orada pâdişâhın fazla selâhiyeti kalmamıştı. Fransa'nın baskısı ile, anılan yerlerin tek prenslik yapılması, bunun bir protokola bağlanması ve kendi kaderini tayinde bağımsız hareket etmeye başlaması bazı paşalarımızı isyan ettiriyordu. Bu işin buralara kadar gelmesinin suçunu Hariciye nazırı bulunan Âli Paşa'ya yükleyen Ziya Paşa bir şiir yazarak:
"Etti bir yüzbaşıyı memleketeyn üzre kral" diyor, fakat bu da hiçbir şey ifâde etmiyordu.
Osmanlı Devleti'nin Avrupa'daki şehirleri, memleketleri birer birer bağımsızlığına kavuşup gidiyor. Gitmeyenler de gün sayıyor. Eflâk ve Boğdan İkinci Murat devrinde haraca bağlanmış (1423), Fatih 1476'da Boğdan'ı tamamen fethetmişti. Bir kere ele geçen yerin devamlı kalması çoğu kere mümkün olmadığı gibi Boğdan da elden çıkmış, ikinci Bâyezid'le fetih hareketlerine devam etmiş, Eflâk-Boğdan çokça Türk kanı içmişti. Asırların gücünü emdiği Türk milleti, şimdi oraların kaderini belirleme hakkını başkalarına vermek zorundaydı. Memleketeyn -Eflâk-Boğdan- birliği protokolü İstanbul'da imzalandı. Avusturya, Fransa, İngiltere, İtalya, Prusya ve Rusya'nın iştirakiyle yapılan anlaşma metninde yer alan maddelere göre yine:
1. Birleşik Eflâk ve Boğdan Beyliği bundan sonra da Osmanlı Devleti hâkimiyetinde kalacak.
2. Osmanlı Devleti'nin yaptığı anlaşmalar Memleketeyn'i de bağlayacak.
3. Eflâk ve Boğdan bir prens, bir millî meclis ve bir ayan meclisi tarafından idare edilecek.
Burası karışık bir yer. Yapılan anlaşmalar kâğıt üzerinde kalmaya mahkumdur. Bir kere, efendi zayıflamış, köle kuvvetlenmiştir, gerisi boş... Mısır gibi!

Mısır'ın Veraset Meselesi

Osmanlı Devleti'nin gücünün eridiğini herkes görür de, hiç Mısır valisi görmez mi? Balkanlarda yaşanan değişiklikler Mısır valisinin iştahını kabartmaz mı?
"... bir taraftan Memleketeyn = Romanya, Sırbistan ve hatta Karadağ beylikleri Avrupa devletlerinin mütemadi himayeleri sayesinde muhtariyetten istiklâle doğru giderken, bir taraftan da Mehmed Ali sülâlesinden gelen Mısır valilerinin beşincisi olan İsmail Paşa İstanbul'a yağdırdığı altın külçeleriyle muhteşem ve giranbahâ hediyeler sayesinde irsî valiliklerden hükümdarlığa doğru tedricen istihalesini temin edebilecek imtiyazlar koparmakla meşguldür."
Pâdişâhı bile altınlarla avladığı iddia edilen İsmail Paşa'nın yardımcısı Ali Paşa'dır, ama çok da düşman kazanmış Ali Paşa.
Mısır 1841'den beri irsî valilikle idare ediliyor, baştaki ölünce, yerine ailenin en yaşlı erkeği geçiyordu. Buna göre, İsmail Paşa'dan sonra sıra Mustafa Fazıl Paşa'daydı. Bu paşa Türkiye'de maliye nazırıdır. Pâdişâh bir fermanla kuralı değiştirir. Bundan böyle ölen veya herhangi bir sebeple valilikten ayrılanın yerine b¬yük evlat geçecek, aynen padişahlıkta olduğu gibi: Böyle olunca Mustafa Fazıl Paşa Mısır valisi olma şansını kaybeder amma, müthiş bir Ali Paşa düşmanlığı kazanır.

Padişahın Gönlü, Fuat Paşa'nın Azli (5 Haziran 1866)

Tanzimat devrinin üç yıldız isminden biri Fuad Paşa'dır. Sadarette üçüncü senesi dolmuştu ki, çok uzun bir zaman sayılır.
Mısır Hidiv'i İsmail Paşa'nın körpe ve güzel kızı Tevhide Hanım pâdişâha arzı tazimat için geldiğinde, pâdişâh, kızın güzelliğine vurulmuş ve bu kızla evlenmek istemiş. Fuad Paşa, böyle bir evliliğin, Hidiv'e çok imtiyazlar kazandıracağı, devlete zarar vereceği mütealasıyla, olmaması gerektiğini söylemiş, pâdişâhın gönül meselesine karşı çıkmış. Tanzimat'ın getirdiği özelliklerden sayılan kaideye uyan pâdişâh, sadrâzamına kabul ettiremediği işi yapmaktan vazgeçmiş. Amma, Fuad Paşa'yı da affetmemiş. Daha sonra bu güzel ve genç Hatun Prenses Tevhide Kavalalı sülalesinden Ahmed Paşazade Vezir Mansur Paşa ile evlenmiş. (Yılmaz Öztuna)
Fuad Paşa'nın azlini gerektiren sebep olarak yukarıda anlatılanlar Yılmaz Öztuna'nın görüşleriydi. İsmail Hami Danişmend ise başka türlü yazıyor.
Pâdişâh, evlenme arzusunu Başmabeynci Ali Bey vasıtasıyla Fuad Paşa'ya bildirmiş, Paşa küçük bir kâğıda, böyle bir evliliğe rızası olmadığını yazıp Ali Bey'e vermiş. Not Ali Bey'e olmasına rağmen, o küçücük kâğıt parçası padişaha takdim edilmiş. "Küçük kâğıda yazılması ihtirama ademi dikkat" yani görgü kurallarına saygısızlık olarak kabul edilip, Fuad Paşa ikinci defa sadâretten azl edilmiş.
Yerine Mütercim Rüşdi Paşa getirilmiş. Hâlbuki Ali Paşa ile Fuad Paşa'nın hariciye ile sadâreti aralarında değişmeerine alışılmış idi...

Girit İsyanı (2 Eylül 1866)

Rumların "megali-idea"sı adım adım yaklaşıyor. 1830'da istiklâlini kazanan Yunanistan büyük ideâlin peşinde. "Bütün Rumların Yunanistan'a bağlanması, İstanbul'un merkez yapılması yolunda bütün çabalarını harcamaktalar. "Bu küçük milletin en büyük hatası küçüklüğünü anlayamamasıdır." Bir türlü çelmelerinden kurtulamadığımız Rusya, bu Girit İsyanı'nın tertipçisi rolündedir. "Hatta Yunan kralı Yorgi'nin aldığı Rus Prensesine çehiz olarak Girit Adası'nın vadedilmiş olduğu hakkında bile tuhaf bir rivayet vardır! Mahmud Celâleddin Paşa'nın "Mirat-ı Hakikat'inde Hanya'daki Rus konsolosunun tam bir seneden beri Girit Hıristiyanlarını ayaklandırmaya çalıştığından bahsedilmektedir."
Avrupalı devletler Rum milletini her zaman şımartmaktadır. Rusya ise, Türk düşmanlığına bağlı olarak aynı oyunu zevkle oynuyor. Rumların milliyet ateşi kendi dışlarından körüklenmelerin de tesiriyle alevlenmiştir. Müslüman Türklere karşı Hıristiyan Rumların gördüğü destek, aslında yadırganacak cinsten değil! İşin diğer cephesine gelince: Âli Paşa'nın pâdişâha arz ettiği bir lâyihaya göre Girit'te muazzam miktarda borçlanma olmuş. O zaman, Girit için inanılmayacak bir rakam, 150 milyon kuruş borç yapılmış, Türk-Rum bir arada yaşanan Girit'te, borcun üçte ikisi Rumların. Bunun ödenmesi çok zordur. Bu, normal bir borç olmadığı için yetkili imza sahipleri suçludur. Bunlar eldeki belgeleri imha yoluna gidiyor. Biz bu işin aslını Âli Paşa'nın lâyihasından aynen okuyalım: "İhtilâlden evvel Girit'te efrad beyninde (arasında) duyûn ve müsta-razâdan (borç alınan paranın) 150 bin kuruşa baliğ ve bunun takriben sülüsânı (üçte ikisi) ahâlî-i müslimenin alacağı olup ve birtakım ödemeler dahî aşar iltizamından dolayı (mahsul vergisinden) Hazineyi Celile'ye medyun ve müesânın ekseri bu makûleden olup, o makûleler başka bir idareye geçmeyi, borçlarından kurtulmaya yol zannına ve bu tarîk (yol) ile dâyinlerini (alacaklılarını) ızrar ve kendilerini mazhâr-ı yesâr etmek tama's ümidine düşmüşlerdir." Rumların Grek diye anıldığı, Grek'in hırsız demek olduğu hatırlanırsa, bu yazılanlarda abes bir taraf yoktur.
Önce kendi başlarına bir hükümet kurmayı sonra da Yunanistan'a ilhakı düşünen Girit Rumları, oraya sağlam gelmek için dünya kamuoyunu yanlarına almaya çalıştılar. Dünya devletlerinin gücünü arkalarına almak istediler. Bunun yolu pâdişâhtan geçiyordu. Pâdişâha müracaatla vergilerin, gümrük resimlerinin yüksek oluşundan yatkındılar; mahkemelerin kendilerine adil davranmadığından ve vali İsmail Paşa'yı şikâyet ettiler. Bütün şikâyetlerini kaleme almış, Girit'teki yabancı konsoloslara da vermiştiler.
Söyledikleri asılsızdı. İstanbul'dan müşfik nasihatler geldi, aldırmadılar. Geçimde gözleri olmadığı için kavga çıkaracaklar, kavga da haksızlıkları belli olmasın diye çırpınıyorlar, bütün mesele bu: En fazla üzerinde durdukları, yabancıların sempatisiydi ki, o zaten doğuştan var olan bir şey değil mi?
Bu Girit, Türk'ün netamelisidir asırlar boyu. Neler harcadık neler! En namdar, Deli Hüseyin Paşa senelerce ter ve kan dökmüştü burada. Nice paşalar varını yoğunu ortaya koymuştu da bir türlü yaranamamıştı Giritli Rumlara. Acaba, elde kılıç varken hepsinin boynu vurul-saydı yaranılır mıydı?
Hilebaz Rumlar isyana, isyan da netice almaya niyetliydi. Her yolun mubah, kaybetmenin günah olduğuna inanıyorlardı. Hükümete sadık olan kimseleri tespit edip, önce onları katlettiler ve suçu üzerlerine almadılar, hatta bu mezâlimi yapanın Türk hükümeti olduğu yalanını etrafa yaydılar. Yunan gazeteleri Girit Rumlarının yalanını dünyaya duyurma görevini bihakkın yerine getirdi.
Girit'te Rumlar gerilla savaşlarıyla Müslümanları kınıyorlardı. Hem suçlu, hem güçlü pozuna bürünmeyi beceren Rumlar, kendilerine inanmaya teşne bir Avrupa buluyor. "Barbar Türkler-" propagandası ile bugün yaptıkları gibi o gün de dünyayı ayağa kaldırmayı beceriyorlardı. Arka plânda Yunan Albayı, görünürde Hacı Mihal adlı Rum olduğu halde hareketlerini hızlandırdılar.
Bâb-ı Âli 40 000 askerle müdahaleye kalkmasına rağmen, neticede önemli değişiklik sağlanamadı. Çete savaşındaki maharetleri biraz da insani duygulardan uzak davranışlarına uyduğu için, Rumlar başardı oluyorlardı. Nihayet, 2 Eylül Pazar günü Giritli Rumlar Yunanistan'a iltihak kararı aldılar. Osmanlı Devleti rejim değişikliği ile de mevcudu muhafaza edemiyor, tam rejim yapan hastalar gibi günden güne zayıflıyordu. Nereler gitmedi ki? Şimdi de sıra Girit'teydi ve Girit gidiyordu!!!
Girit, Bâb-ı Âli'ye bir sadrâzama mal olmuştu. Mütercim Rüşdi Paşa zor günlere tahammül edemeyip istifasını vermiş; Âli Paşa hariciye Nazırlığından sadrazamlığa (5. defa) Fuad Paşa Hariciye nazırlığına, Rüşdi Paşa da seraskerliğe tayin edilmiştir. (11 Şubat 1867)

"Yeni Osmanlılar"

Tanzimat'a muhalif fikirler yeşermeye başlamıştı bile. Eski düzenin 500 seneden fazla devam etmesine karşılık, yeni düzenin muhalifleri bir insan ömrü kadar bekleyemediler.
1826'da başlayan Tanzimat'a "istemezük" diyenler 41 sene sonra seslerini duyurmaya başladılar. Yeni Osmanlılar cemiyeti adıyla bir araya gelen sekiz on kişi, devletin gidişatından memnuniyet duymadıklarını, bazı değişikliklerin gerektiğini savunuyorlardı.
Yeni Osmanlılar cereyanı niçin başladı sorusu, farklı kişilerden farklı cevaplar bulur. Enver Ziya Karal'ın yorumunun özetine çalışılacak: Yeniçeri Ocağı 1826'ya kadar padişahlar üzerinde etkiliydi. Devlet idaresine tesir ediyordu. İcraatinden hoşlanmadıkları bir sadrâzamı pâdişâha azl ettirebiliyorlardı. (Hatta aralarına alıp parçalıyordular) Pâdişâhın fikir ve çalışmasını beğenmezlerse, tahttan indirebiliyor, daha ileri gidip öldürtüyorlardı.
1826 bu tür işlerin tarihe karıştığı senedir. Gücü sıfıra indirilen yeniçeri bukağısından kurtulan pâdişâh serbest harekete başladı. 1839'da ilân edilen Tanzimat, ulemâ sınıfının otoritesini kaldırdı, pâdişâh öyle bir baskıdan da kurtuldu. İstediği yöne kanat açacak bir pâdişâh, bazıları tarafından mahzurlu görüldü. Bir kısım mesuliyet fikri taşıyan gencin bir araya gelmesiyle "Genç Osmanlılar" adlı cemiyet vücut buldu. Amaçları, hükümetin icraatını kontrole tabî tutacak faaliyetlerde bulunmaktır.
Enver Ziya Karal Genç Osmanlıların gerçekten genç olduklarını söylüyor ve yabancı dil bildiklerini, bazılarının Avrupa'da tahsil gördüğü, Batı'yı iyi bilen gençlerin Türkiye'deki geriliği farkettiğini anlatıyor. Ve çok şeyin yanında, profesör şunu da söylüyor: "Olayları, dinî itikattan gelen his ve heyecan ile değil fakat akla ve mantığa dayanan tenkit ile değerlendiriyorlardı. Bu düşünüş tarzı ve bu çalışma usûlü onlara dinamik bir ruh hali de kazandırmıştı..."
Kim haklı kim haksız suâlinden önce, insanların bilerek yahut bilmeyerek, isteyerek yahut istemeyerek bulundukları yerleri terk ettiklerine dikkat gerekiyor. Düşünen ve bir şey olduğuna inanan insan bir şey yapmaya çalışıyor. Yeni olmak, yenilikçi olmak tatmin aracıdır. Osmanlı İmparatorluğu ağacını içindeki kurtlar kemirmekte; dalları kurumakta, insanları mahsunlaşmakta. Bu gidişatın felaket getireceği korkusu taşıyanlar, bu gidişatı değiştirmek istiyor. Bir araya toplanan gençlerin müşterek fikri değişimdir, başka bir şey değil. Hepsinin istediği aynı türde değişim değil, çeşitlidir.
İstanbul'da kurulup, varlıklı aile çocuktarı tarafından gazete çıkarmaya başladılar. Avrupa gazetelerinden iktibaslar ve kendi fikirleriyle süslenen sayfalar devlet için güzel görünümlü değildi. Eleştiri, eleştiri, o günlerin şartlarında yapılabileceğin fevkinde tenkitler. Tasvir-i Efkâr, Muhbir ve Tercüman-ı Ahvâl gençlerin ruhundaki fırtınayı kasırgaya çevirip İstanbul'da estiriyor. Gazete idarehaneleri siyasî parti binası gibi çalışıyor.
İçlerinde Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suâvi, Agah Efendi gibi şöhretli isimler bulunan cemiyetin kuruluşunda yahut bu kişilerin o cemiyette bulunuşunda farklı sebepler olduğu da söyleniyor. Yeni bir cemiyet kurmak için Ziya Paşa'ya yakıştırılan; devletin en üst basamağına çıkartılmayışıdır. Mesela, Âli Paşa önüne bir engel olarak çıkmasa idi, sadrâzam olması işten bile değildi. Nâmık Kemal ile Ali Suavi kabına sığmayan insanlardı. Dertleri, "devletin daha iyi durumlara gelmesini istemek" olarak söylense nasıl olur bilemiyorum.
Bir ara, icab ederse Ali Paşa'yı ortadan kaldırıp, yerine sadrâzam tayinini bile tartışan kafadarlar, Mahmud Nedim Paşa ile Ahmed Vefik Paşa arasında seçim yapamamışlar. Bunlar böyle karar vermekte gecikince, peşlerine düşen z¬bıtadan rahatsızlıktan başlamış ve Paris'e kaçmışlar. Paris her ne kadar gâvur şehri ise de, orada, heyecanlı ve zengin bir Müslüman emre âmâde beklemektedir. O bekleyenin de hem Âli Paşa'ya hem Fuat Paşa'ya ve hem de Sultan Abdülaziz'e karşı husumeti vardır. Eğer bu zatlar biraz farklı düşüncelere girmeseler, Mısır'ın yönetimindeki yönetim usulünü İsmail Paşa'nın istediği gibi değiştirmeseydiler, İsmail Paşa'nın oğlu değil, kardeşi Mustafa Fazıl Paşa vali olacaktı. Mısır valisi, yeni adıyla hidivi olma şansını elinden alanlara düşman olan herkes Fazıl Paşa'nın dostuydu. Paris'e gelip kendisine sığınanlara, babasından miras kalan "iki buçuk milyon altın tutarındaki serveti cömertçe dağıtmayı zevk edinmişti. Bizim Yeni Osmanlılar da, eski Osmanlılar Türkiye'de kemer sıkarken bolluk içinde Paris'in tadına varmışlardı. (Herhalde!)
"Yeni Osmanlılar'ın istedikleri nedir yahut nelerdir? Avrupa'da neşrettikleri "muhbir", "hürriyet" ve "ulûm gazetesindeki yazılarına göre "Nizâm-ı serbestâne=Demokrasi", "Nizâm-ı esâsiyye= Kanun-u esâsî" ve "Şuray-ı ümmet =Meclis-i Mebusana/Millet meclisi" gibi esaslarda umumiyetle ittifak ettikleri anlaşılmaktadır." Bazı konularda anlaşamamışlar. Bilhassa lâiklik konusunda."... meselâ Ziya Paşa ile Nâmık Kemâl dincidir. "Biz usûl-i meşveret istiyoruz. Meclis-i şûrayı ümmet talebindeyiz " derken, Ali Suavi "ibâdâtı muâmelat-ı dünyeviyyeden ayırup dünyâya müteallik umuru başkaca ve müstakillen tedvin etmeli" diyor. Yani lâiklik istiyor. Mustafa Fazıl Paşa da öyle...
Her biri ayrı şeyler isteyen bir yığın insan, galiba Mısır altınlarını Paris'te yemekten başka bir şey yapamamışlar. İ.H. Danişmend diyor ki:
Yeni Osmanlıların en büyük hatası; meşrutiyeti, dünyanın üç kıtasına yayılmış rengarenk Osmanlı anâsırını birbirine hemen perçinleyecek sihirli bir lehim farzetmiş olmalarında gösterebilir."
Bu konuyu, Ali Paşa'nın hasmı Ziya Paşa'nın birkaç beyiti ile süsleyelim, güzelleştirelim. Ziya Paşa'nın şiirde muhatabının Âli Paşa olduğu unutulmasın:

Pâdişâhın adı vardır yalnız dillerde
Zâtıdır taht-ı hükümette hakiki faal

Mısır'da eyledi tağyiri veraset hükmü
Etti bir yüzbaşıyı memleket üzre kral
Rumdan Ermeni'den yaptı müşir-i bâlâ
Eyledi resmi müsavatı hukuku ikmâl

Tuz, tütün resm'e girip oldu hazine
Lebriz Etti tahvil-i kavâimle nükût istihsâl

Tutalım cümle umurunda hıyanet etmiş
Şu Girit hizmetini var mı inkara mecal?

Böyle iş görmedi ibkâ ise maksad nâmı
Ne reva şöhret için zemzeme olmak bevvâl


Çok az kısmını seçerek aldığımız Ziya Paşa'nın Âli Paşa için söylediği son beyit:

Lütfü ihsanı gibi ömrü ala namâdud
Din-ü imânı kadar kesbede feyz-ü ikbâl.


(Zafername 29.-30. s.)

Belgrad ve Diğer "Kılâ'ı Hâkanıyye"nin Sırbistan'a Terki

Daha önce de demiştik. Devlet rejimde, günden güne zayıflamakta. Yeni Osmanlılar Paris'te hayâl kurarken, üç kuruşluk Sırplar Türk kalelerine kendi bayraklarını çekiyorlar. "Tahliye ve terkedilen kalelerde Sırp bayrağıyla beraber Türk bayrağının da bulundurulması, millî izzetinefsi tatmin içindir. Bunun mânâsı "kalalar kemâkân kıla-ı Hâkaniyyeden (Hakan kalelerinden) olarak" kalıyor ve yalnız muhafaza vazifesi Türk askerinden alınıp Türk hâkimiyyetindeki Sırp askerine veriliyor demektir." Kanuninin fethinden Sultanaziz'in fermanına kadar geçen zaman 345 sene, 7 ay, 3 günden tarhedildiği takdirde Belgrad kalesinin tam 319 sene, 7 ay, 19 gün Türk hâkimiyyetinde kalmış olduğu anlaşılır." (İ.H.D.)
Rumeli Türksüzleşirken kimse so¬rasının nasıl olacağını bilmiyordu. Aradan asırlar geçtikten sonra, o toprakların üzerinde yaşayan insanların pek çoğu Osmanlı idaresinde yaşanan huzuru, huzurlu günlerin hikâyeleriyle tanıyıp efkârlanmışlar ve hâlâ da vicdanlı nesiller o günleri buğulu gözlerle yadetmektedirler...

Sultan Aziz'in Avrupa Seyahati (21 Haziran 1867)

Avrupa Türk hakanlarına yabancı değildi. Fakat hiç de gönlü yoktu onları görmeye. Murad Hüdavendigar gelip Kosova'da dalgalandırmış Türk bayrağını. Kanunî Belgrad'ı fethetmiş... Her gelen padişah bir şeyler koparmış, Hıristiyan batıdan, bir şeyler bırakmış İslâm adına. Ve canlar gitmiş bu seferlerde mallarla beraber. Onun için Avrupa insanı "Türkler geliyor" denince korkar olmuşlar, ürker olmuşlar. Türklerin derdi ne idi ki, böyle yüzlerce, binlerce kilometrelik yolları binbir ezasına cefasına katlanarak, yollarda telafat vererek geliyorlar, savaşıyorlar, yeniyorlar. Sonra da çekip gidiyorlar geldikleri yere. Osman Gazi'nin oğluna bir vasiyeti vardı. "Dava; kuru cihangirlik davası değildir" diyordu. Bu sırra eremeyenler anlayamaz Osmanlı Türkünün fütuhatını!
Neyse, o fetih günleri değil yaşanan ve fatih olma hevesi yok yeni pâdişâhlarda. Düşünülen tek şey mesul olduğu milletini, tebaasını huzurlu yaşatabilmektir; bütün hareketler onun için yapılmaktadır. Fransa'ya da misafir olarak gidilmektedir.
Paris'te açılacak beynelmilel bir sergi münasebetiyle III. Napolyon İstanbul'daki seferi vasıtasıyla Abdülaziz Hanı davet etmiştir. Bu Napolyon'un çok zararını görmüşüz.
Balkanlarda pek çok yerin ve Girit'in elimizden çıkmasında Rusya kadar Fransa'nın da dahli bulunmaktadır. Lâkin, biz öc düşünecek halde değiliz.
Barış içerisinde yaşayıp, mevcudu muhafaza etmek basan hanemize yazılacak kazanç sayılmaktadır artık. Ve artık düşman kazanma zamanı değil, dostluklar kurmaya bakmalıdır.
III. Napolyon'un davetinin peşi sıra İngiltere kraliçesi Viktorya'nın Londra'ya daveti de gelince, Sadrâzam Âli Paşa ile Hariciye Nazın Fuad Paşa pâdişâhı teşvik ederler, pâdişâh da "evet" deyiverir. Böylece, ilk defa bir Türk pâdişâhı ve Halife Sultanı savaşmaya değil, dostluğa, Avrupa'ya gidecekti. "Bu bakımdan Avrupa tarihinde misli görülmemiş bir hâdise demekti" bu seyahat.
Pâdişâh gösterişli merasimlerle çıktığı Avrupa seyahatine kalabalık bir heyetle gidiyordu. Aileden veliaht Murad Efendi, Şehzade Abdülhâmid ve büyük oğul İzzeddin Efendi de beraberinde, ilk defa ülke dışına çıkıyorlardı. Devlet erkânından Hariciye Nazırı Fuad Paşa, Sultan Hocası Akşehirli Hasan Fehmi Efendi, Başmabeynci Hüseyin Cemil Bey, Başkatip Bursalı Mehmed Emin Bey önemli isimlerden bazılarıdır.
Bu seyahatin başlattığı bir yenilik var idi. Devletin tarihinde ilk defa "Nâib-i Saltanat" olarak Sadrâzam Âli Paşa pâdişâha vekâlet edecekti.
Pâdişâhı taşıyan vapur Messina, Napoli ve Toulan'dan sonra 20 Haziran'da Paris'e varır. Uğradığı limanlarda törenlerle karşılanan Sultan Aziz mutludur. Paris'te de şanına yakışan merasimler yapılır. 10 gün kaldığı Paris'te gezilmesi gereken yerleri gezer, sergiden alışveriş yapar, tiyatro temsillerini seyreder. İmparator Üçüncü Napolyon'la sohbet eder. Sohbetin bir yerinde söz dolaşıp Girit'e gelince Napolyon'un Girit'in Yunanistan'a kaça satılacağını sorması üzerine Fuad Paşa o meşhur cevabı verir.
— "Aldığımız fiyata veririz. Haşmetmeab!
Napolyon da anlar ki Girit'in fiyatı en az, dökülen Türk kanlan kadardır! Bunu duyduktan sonra soğuk bir sessizlik olur ve mesele kapanır.
Girit meselesinin Paris'te mevzu edilişi bir başka türlü de anlatılıyor. Pâdişâhla İmparator Avrupa'yı da rahatsız eden Girit'i görüşüyorlardı. İmparator Napolyon, Türkiye'ye hayrı olmayan bu adanın Yunanistan'a bırakılması tavsiyesinde bulundu. "Pâdişâh bu yersiz teklife hiddetlenip, yüzünü başka tarafa çevirerek şu cevabı verdi."
"Girit için Devlet-i Âliyye 27 sene kan dökerek cezire-i mezkûreyi memâliki Osmaniyye'ye ilhak eylemiş ve Girit toprağı Osmanlı kanıyla sulanmıştır." Pâdişâh sözlerini bu mealde devam ettirip şöyle bitiriyor. "Düveli muazzama ittifak ederek Girit'in Yunanistan'a terkini notalarla teklif etseler bile, bu teklifi reddeder, askerimi son neferine kadar cezireye sevkeder ve donanmamdan bir sandal kalıncaya kadar sebat eder ve çaresiz kalınır ise Girit'i öyle terk ederim."
İmparator pâdişâhın hiddeti karşısında "mademki efkârı şahaneleri bu merkezdedir, Girit meselesi bertaraf olmuştur müsterih olunuz" demek zorunda kalmıştır. Bu bilgiyi Sultanın mâbeyncisi Hafız Mehmed Bey'in hatıratından alan Ziya Nur şunu da ekliyor. Pâdişâh kendisini bu seyahate zorlayan Fuad Paşa'ya "Beni bu soytarının karşısına niye getirdiniz" diye kızmıştır.
Sultan Abdülaziz Paris'te kaldığı süre içinde birçok teklif almıştı. Elçiler devletleri adına memleketlerine davet ediyorlardı; hiçbir daveti kabul etmeyen Sultan, yalnız İngiliz Kraliçesi Viktorya'nın çağrısını çevirmedi.
Paris'ten Londra'ya geçen Abdülaziz Han 11 gün kaldığı Londra'da yine lâyıkı veçhile itibar görür. Hele, iki sene önce ölen Başvekil Palmerston'un -Rusya'ya karşı Türkiye'yi tutmasının hatırına- ailesini ziyareti, Londra'da müthiş bir lütufkârlık olarak değerlendirilir...
Londra'dan 23 Temmuz'da hareket eder. Bir gün sonra Brüksel, oradan Combeltz, 28 Temmuz'da Viyana, 31 Temmuz'da Budapeşte. Buralar ecdadının fatihâne dolaştığı yerlerdir. Viyana'da en tatlı ve en acı hatıraları beraber yaşar...
İstanbul'dan ayrılışı ve dönüşü arasında 47 gün geçmiştir. "... bu muhteşem seyahatin iki mühim neticesi vardır. Biri Avrupa'ya nispetle Türkiye'nin ne kadar geri kalmış olduğunu pâdişâhın kendi gözleriyle görmüş olmasıdır. İkincisi: Avrupa memleketlerinde hâsıl ettiği müsait tesirler de gösterilebilir."

Yine Girit Meselesi veya Ali Paşa'nın Başarısı

Girit çok girift bir meseledir tarihimizde. Koca kan yumağı gibi çözmeye çalışıldıkça dolaşmaktadır. Son olarak Yunanlılar'ın lehine gelişen olaylarla bırakmıştık peşini. Yeniden Ali Paşa işin üzerine düştü. Fevkalade selâhiyetle 2 Ekim 1867'de Girit'e hareket etti. Bütün Avrupa'nın aleyhimizde olmasına rağmen, Ali Paşa ıslahatlar yaparak, adli teşkilâtlarda değişiklikler yaparak Rumları da memnun edecek esasları yerleştirip Hıristiyanların galeyanını yatıştırmış, 29 Şubat 1868'de İstanbul'a memnuniyetle dönmüştür.
Ali Paşa'nın Girit meselesini Türkiye lehine düzene sokması, adeta can düşmanı gibi aleyhine çalışan, yazdığı Zafernâme ile onu yerin dibine batıran Ziya Paşa'ya aşağıdaki mısraları söyletmiştir.
Girid'i aldı geri savlet-i seyf-ü kalemi,
Halkına gelmiş iken dâiye-i istiklâl!

Halkın istiklâl arzusunu, kılıç gibi kullandığı kalemi ile yerine getirdi, demek istiyor galiba! Ziya Paşa, kendi aklınca dalga geçiyor bile olabilir amma, İsmail Hami Danişmend:
"Bu bir hakikât değildir de nedir? Girit'i beynelmilel bir rejimden kurtaran yegâne âmil, Avrupa devletlerinden evvel davranan Ali Paşa'nın önleyici tedbirleridir" diyor.

Şûrâ-yı Devlet (Danıştay)

Arayışlar; daha iyi yaşayıp, daha iyi yaşatmak içindir. Buna hangi durumlar sebep olursa olsun; ister Avrupa'ya benzemeye çalışmak, ister Avrupa'nın gözüne girmek arzusu, ister insanlara saygıdan kaynaklanan insanî duygular diyelim... Bir müddetten beri olmayan şeylerin oldurulmaya çalışıldığı malûmdur. Yeniçeriliğin ilgası, Tanzimat Fermanı v.s.den sonra şimdi sıra Şûrayı Devlet'e geldi. Bütün bu hazırlıklar, bilerek veya bilmeyerek demokrasiye giden yolun aranması mı idi acaba? Ve yine bu fikir de meşhur paşalardan birine ait gibi gösterilir. Abdülmecid Han ve Abdülaziz Han zamanı bugüne kadar üç paşanın omuzlarında taşınmış veya tepelenmiş gibi gösteriliyor. Bunlardan birincisi, diğer ikisinin de hocası durumundaki Reşid Paşa idi. Adının başına bir de "Büyük/Koca" ilavesiyle anılarak öldü. Ondan sonra, Âli ve Fuat paşalar. İki önemli makamı aralarında değişe değişe bugünlere geldiler." Biri sadrâzam diğeri Dışişleri Bakanı. Danıştay fikrinin sahibi Âli Paşa'dır.
Şûrayı Devlet'in teşekkülü demokrasi yolunda atılan önemli adımlardan biri sayılır. Merkezî idarenin fonksiyonlarını azaltan ve dolayısıyla mahallî yöneticilerin selahiyyetlerini artıran yeni düzenlemelere geçiliyordu. Daha önce Midhat Paşa'nın eski eyaletlerin yerine kurduğu Tuna Vilâyetleri şimdi devletin diğer bölgelerinde denenecekti. Midhat Paşa’nın büyük başarı sağladığı söylenen şey aynı memnuniyeti verebilecek miydi. "Teşkil-i Vilâyât'ın getirdiği en mühim yenilik, meclislerin teşekkülü oldu. Vilâyet meclisleri, sancak meclisleri ve kaza meclisleri vardı... Meclis üyeleri 2 yıl için seçimle iş başına geliyordu ve üyeler nüfus durumuna göre müslümanlardan ve hıristiyanlardan seçiliyordu.
Lütfi Efendi Tarihi'nde Şûrayı Devlet üyelerinin isimleri şöyle: "Edhem, Emin, Muhlis Paşalar ile Sudûrdan Refet ve Naif Efendi, ricalden Rıza Efendi, Subhi Bey, Kemal Efendi, Arif Efendi..." daha epey Müslüman ismi sayıldıktan sonra Agop Bey, Ohannes Efendi... Adriyan Efendi, Logafet Bey.... Daviçen Efendi, Bedras Efendi ve başkaları. 27 Müslüman, 20 kadar Hıristiyan. Muavinlikte ise aşağı yukarı oran aynı, sayıları daha az. Kuvvetler ayrılığı esasına dayanan yeni düzenlemelerle halk hürriyetle tanışıyor, en mühimi Hıristiyan tebaa Müslümanlarla tamamen eşitleniyordu.
"Âli Paşa'nın 1 Nisan, 1868'de yayınladığı Meclis-i Vâlâ'nın Şûrayı Devlet ve Divân-ı Adliye adlarıyla iki ayrı meclise ayrılması hakkındaki karar, daha mühimdir. Zira bu meclislerden ilki idâri işlere, diğeri kazai işleri bakıyordu." Şûrayı Devlet Reisliği Tuna Vilâyeti Valisi Midhat Paşa'ya ve Divân-ı Ahkâmı Adliyye Reisliği Cevded Paşa'ya verilir. Cevdet Paşa, meşhur "Mecelle"yi bir heyetle hazırlamaya başlar. Ali Paşa Fransız Medenî Kanunu'nu tercüme ettirmekten vazgeçer. Lâikliğin temelinin de o günlerde atıldığı söylenir.

Yabancılara Mülkiyet Hakkı Verilmesi (9 Haziran 1868)

Yabancılar Tanzimat'a kadar Türkiye'de mülkiyet edinemiyordu. 18 Şubat 1856'da okunan Gülhâne Hattı'nın bir maddesi şöyleydi: "Devletlerle yapılacak "Suveri tanzimiyyeden sonra yerli tebeanın tâbi olduğu ahkâma ittiba etmek şartıyla ecnebilere de Türkiye'de "Tasarruf-i emlâk" hakkı verilecektir. Husûsî anlaşmalar çerçevesinde bugünden (9 Haziran 1868) itibaren, mülk edinmede yabancılar da Türkler gibi, daha doğrusu Osmanlı vatandaşları gibi hak sahibi oldular. Yalnız, Hicaz'a niyetlenenlere yasak var. Orası istisnadır.
Tamamen Türk kanunlarına göre mal mülk edinecek yabancılar, önce Bab-ı Âlinin şartlarını kabul etmek zorundadır. Bu şartlar kapitülasyonların tanıdığı bazı dokunulmazlıkları düzenliyor, daha doğrusu kapitülasyonları Türkiye lehine düzene sokuyor. Fransızlarla ilgili bir misal, İsmail Hami Danişmend'ten: "Mesela konsolosluk merkezlerinden en az dokuz saat uzakta bulunan yerlerde bir Fransız'ın ikâmetgâhı aranmak lâzım geldiği takdirde, konsolosluk temsilcisi bulunmasına hacet olmadan arama yapılacağı gibi, mahkemelerde temsilci olmadan muhakeme cereyan edebilecektir."
İlk olarak Fransa'yla imzalanan bu protokol, daha sonra, aynen İsveç, Norveç, Belçika, İngiltere, Avusturya, Danimarka, Prusya, Almanya, İspanya, Yunanistan, Rusya, İtalya vesaire ile de imzalanmıştır."

Yunan'la Geçimin Zorluğu

"Ağrısız başım acısız aşım" demeyi meslek edinen devlet herkesle geçinmenin bir yolunu bulmaya çalışıyor. İzzeti nefs feda edilmeden sarfedilen gayret Yunanistan'ı geçimsiz yapıyor. Girit'in girip de çıkılmaz bir kızgın ocak olduğu nicedir bilinir. Savaşlardan bıkan Osmanlı Devleti, siyasî teşebbüslerle geçinmenin daha faydalı olduğu kanaatindedir. Girit'in Türk milletine ait olduğu dünyaca bilinirken, yine de Osmanlı idaresine başkaldıran Rumlar Dünya devletleri tarafından destekleniyor.
Kısa bir süre önce (Ocak-Şubat 1868) Sadrâzam Ali Paşa Girit'te ıslahat yapmıştı. Hakim unsurun Türk olmasına rağmen, Rumlara da geniş imkanlar verilmişti. Sadece Girit valisi değişmemişti ama iki yardımcısından -yahut müşavirinden- biri onlardan olacaktı. Mutasarrıflar, kaymakamlar yarı yarıya olacak, Müslüman âmirin maiyetinde Hıristiyan, Hıristiyan âmirin maiyetinde Türk muavin bulunacak. Diğer memuriyetler dahi aynı şekilde dizayn edilmişti. Üzüm yemek isteyenler bu duruma memnun kaldığı halde bağcı dövmeye meraklı olanlar iyi geçime aykırı hareket ettiler. Memnuniyet duygusu taşımayanlar Girit'in isyankâr Rumları ile Yunanistan idi. Onlar ne olursa olsun, Girit'in ilhakından başka çözümü benimseyemiyorlar.
Yunanistan amacına silahla ulaşmak için harp hazırlığına başladı, kaçakçılıkla Girit'e yaptığı yardımı artırdı. Atina'daki Giritliler Türk sefareti önünde gösteri yapmaya başladı. Türkiye, yapılan aleyhte hareketleri boykot için Atina'daki elçisi Fatyodi Bey'i geri çağırdı, böylece Türkiye-Yunanistan siyâsi münâsebeti kesildi. Bu durum Dünya devletlerini harekete geçirdi.

Fuad Paşa'nın Ölümü

Daha önce kendisinden çokça bahsedilen Fuat Paşa, 1815 yılında dünyaya gelmişti. Reşid Paşa'nın yetiştirdiği, defalarca sadârette ve hariciye vekâletinde bulunan Paşa, 12 Şubat 1869'da hastalığının tedavisi için gittiği Fransa'da ölmüştür. Sultan Aziz çok hizmetini gördüğü, daha da göreceğini umduğu önemli bir adamını kaybetmiş oluyordu.
Hakkında çok övücü sözler söyleyen bazı tarihçilere rağmen (Cevdet Paşa, İ.H.D. Y.Ö. v.s.) Nâmık Kemâl;

Nasıl âh etmiyelim memleketin hâline kim
Ne zamandır çekiyor sadr-u Fuâd illetini


diyerek dalga geçmekten geri kalmamıştır. Lügatten çıkardığımız mânâ "sadr", sadrâzamın kısaltılmışı olduğuna göre Fuad Paşa'nın illet gibi sadrâzamlığa yapıştığından dolayı nasıl ağlamayalım memleketin haline diyor. Sadr'ın başka türlü anlatıldığı, bu mısraya başka mânâ verildiği de olmuştur.
Tarihî şahsiyetlerin tam anlamıyla tanınamadığına şahit oluyor, okuyucuyu, belli bir karara zorlayacak anlatımlardan uzak olmaya çalışıyorum. Bahsimiz olan Fuad Paşa'yla ilgili iyi ve kötü, söylenenler yan yana konsa, aynı şahıs için söylendiğine inanılmaz. Umûmî kanaat -şu veya bu yönüyle eksiği bulunsa da- büyük sadrazamlardan olduğu yönündedir. Zamanında yaşayanlar hakkında çok konuşmuş, bunlar da siyah-beyaz farkı taşıyor. Her söze dedikodu deyip geçelim, yalnız, bir manzume var Paşa için yazılmış, bunun bazı dörtlüklerini, çeşni olsun diye alıyorum.

Ben defuâd-ı asr idim
Fuss-ı nîgîn-i sadr idim
Nakş-i hümâyun setr idim
Gösterdi çark rûy-i abes
Dilhaste oldum bir zaman
Tedriç ile bitti tûvan
Ucdı nihayet murg-i can
Çünkü harab oldu kafes
Söndü cerâgı afiyet

Zulmette kaldı şeş cihet
Açıldı subh-ı âhiret
Envâr-ı Hak'dan muktebes

Yârab bu abd i rü siyah
İtdimse de yüzbin günah
Dergâhını kıldım penah
Afvindir ancak mültemes.


Bu manzumeyi Abdurrahman Sami Paşa, Fuad Paşa'nın vefatı münâsebetiyle yapmış, söylendiğine göre türbesinde sandukasının yanına konmuş.

#55 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 16 June 2007 - 22:53

Bitmeyen Senfoni!

Osmanlı Tarihi anlatılırken, alakası olmadığı halde yukarıdaki başlığın kullanılması münasebetsiz düşmüştür. Hiç bitmeyen mesele yahut doğrudan Girit meselesi denebilirdi. Fakat dünyanın bildiği bir musiki adım meselenin verdiği bıkkınlıktan, inadına kullandım!
18 Şubat 1869. Bugün 41 gün süren müzâkereler sona erdi. Alınan kararda-kararlarda dahli olan ülkeler, başta Türkiye olmak üzere Avusturya, İngiltere, Fransa, İtalya, Prusya ve Rusya'dır. (Burada, bilmeyip de merak edenler, unutanlar için not edelim. Prusya Kuzey Almanya'da bir devlet idi. 1935'e kadar adı geldi, sonra Almanya ile karıştı.)
Türkiye ile Yunanistan'ın harbe sürüklenmeleri dünyanın huzurunu kaçıracağı için, bunun önlenmesi düşünülüyordu. Yukarıda anılan devletler bunun için Paris'te toplandılar. Yunanistan'ın yaptığı barışı bozucu davranışlar, burada cezalanmasını doğurdu. Rey kullanmaması şartıyla ancak konferansa iştirakine müsaade edildi. Yunanistan bunu kabul etmediği için, kendi meselesinin görüşülmesinde bulunmadı.
Alınan kararlar Yunanistan'ı uyarıyordu. Girit isyanına müdâhale etme. Çetelerin dağılması için, kaçakçılıkta kullanılan vapurların silahsızlandırılması. En mühimleri bunlardı ve yalnız kalan Yunanistan uyarıları kabullenmek zorundaydı. Silah yardımı kesilen Girit âsileri bundan sonra, kanlı oyunlarına devam edemediler. Girit'te çetecilik bitince iki komşunun münâsebetleri yeniden başladı.

Süveyş Kanalı'nın Açılması

Yavuz Sultan Selim'in ve II. Selim'in niyetlenip de gerçekleştiremedikleri Kanal, Hidiv İsmail Paşa'nın gayreti, biraz da cüreti ile yapılmış oluyordu. Cüret diyoruz, çünkü: İmparator havasına kapılan Hidiv, yabancı devletlerden aşırı miktarda borç almıştı. Kanal için de, ayrıca borçlanıp, sonra da kanalın hisse senetlerini İngilizlere satınca, sonuçta iş, Mısır'ın işgaline kadar varmıştır. Kanalın yabancı devlet büyüklerinin de iştirakiyle açılış tarihi (19 Kasım 1869). Başlangıç tarihi (24 Nisan 1859).
Lütfi Tarihi'nde Bâb-ı Âli'nin de borç içinde yüzdüğü şöyle anlatılıyor: "... Avrupa'da tediyesi meşrut olan istikrar faizleri içün Mâliye Hazinesi tarafından o esnada onbeş milyon Frank istikraz olunmuştur. İstikraz olunan mebâliğin faizleri içün ayrıca istikraz edilmiştir. Demek ki, ilerisi düşünülmemiş ve düşünmesi vazifesi icâbından olanlar dahî ümidsizlikleri neticesinden olacak, devlet faizsiz yaşayamaz itikadı üzerine yaslanıp kalmışlardır." (Lütfi Tarihi C. XII.sf. 56)
20. Asır sonlarında "Avrupayla Bütünleşme" sözlerine nasıl gelindiğini göstermesi açısından örnek olacak olaylardan biri. Yine, Tarihi Lütfi'den:
"Fransa İmparatoriçesi li-ecli's-sey-yahe, Dersaadet'e geleceği tahakkuk eyledikte, merâsim-i lâzime-i ihtirâm-kâri cümlesinden olmak üzere Beyoğlu'nda Ma'um Tiyatrosunun vaktinden evvel küşâdı içün iki bin lira i'tâ olunmuştur. (Bak, Demiryolları içün alınan paralar ne yollara dökülüyor) Rum ve Ermeni familyalarından birer madama müşârün-ileyha ma'iyyetinde bulundurmak içün tedârik ettirilmiştir."

Zaaflardan Biri - Bulgar Kilisesi'nin İstiklâli

İlkbaharda yağan yağmur tabiatta olağanüstü hareketliliğe yol açar. Bunlardan en dikkate şayan olanı yağmur öncesi normal otuyla, ekiniyle görünen tarlanın küçük, beyaz şemsiyeler gibi mantarla dolmasıdır. Okul zili çalınınca talebelerin bahçeye fırlaması nasılsa, mantarların yağmurla beraber başını yeryüzüne uzatması da öyle.
Hep, Fransız İhtilali'yle canlanan milliyetçilik cereyanlarından bahsedilir; bu nasıl bir sihir ise yavaş yavaş her millete, her ırka, soya, kabileye sirayet ediyor. Osmanlı'ya "baba" diyen Balkan milletleri evlatlıktan uzaklaşmayı yeğlerken, sadece Bulgarlar kalmıştı. Onlar da bir şeyler hissetmeye başladı. Millî duygulan kabardı. Bunda, Rusların Panislavizm propagandasının rolü olması gerekir. Başkaldırı, isyan, uyanış yahut başka ad takılsın farketmez. Bulgarlar, Yunanistan'ın Rum piskoposları, papazları Ortodoks mezhebi adına gayret gösterdikçe rahatsızlanıyorlar. Raporların Bulgarları Rumlaştırma faaliyetleri çekilmez hal aldı.
Balkanlarda aynı dinin müminleri kendilerine göre millî özellik kattıkları mezhepler yüzünden anlaşamıyor. "Tuna boylarında, Makedonya'da, Trakya'da ne kadar zamandır iki unsur arasında birtakım vakalar çıkıyordu."
Bulgar Kilisesi'nin Rum Kilisesi'ne bağlı olması millî gururu zedeliyor. Ayrılık arzusunu daha fazla zaptedemeyen Bulgarlar kendilerini hür kabul edebilmek için kesin karar verdiler. 11 Mart 1870'te o zamana kadar verdikleri mücadelenin semeresini aldılar. Fener Rum Patrikhanesinden ayrılmaları Bab-ı Âli tarafından kabul edildi.
İstanbul Rum Patrikhanesi'nden ayrıldıktan, mezhep işlerinde bağımsız kaldıktan sonra daha rahat harekete başladılar. Bunun diğer aşaması millî istiklâl idi. Bab-ı Âli'nin yayınladığı ferman şöyle:
"Bulgar cemaatine ait bütün mezhep işleri, yeniden kurulan Eksarhane tarafından görülecektir; bu Eksarhane'nin maiyetinde gereği kadar metropolit ve piskopos bulunacaktır. (...) Eksarhane Ortodoks Kilisesi'nin esas kanunlarına uygun olacak, Bulgar rahiplerinin işlerine ve piskoposlarıyla Eksarhın seçimine Rum Patrikhanesi tararından müdahale vukuunda menedecek surette tanzimi mukarrer olan nizamnameye tevilken vazife görecektir. İstanbul Patriği, Ortodoks mezhebi icabınca eksarha tasdikli eminnamesini verecektir. Bulgar Ayini Ruhâniyesinde mezhep kanunlarına saygı gösterilecek ve patriğin ismi zikredilecektir." (E.Z.K. 7. c. 93. s.)
Şimdiye kadar Rum Patrikhanesi'nin nüfuzu altında bulunan Bulgarlar bağımsız kiliselerine kavuştu. Bu onların dinî meselesi gibi görünse de, arkasından gelecek olan milini istiklallerinin verilmesiydi ve bu Osmanlı Devleti'ni ilgilendiriyordu. Artık Bulgar isyanları bağımsızlıklarını alana kadar baş ağrıtacaktır. Daha önceleri sahneye konan oyunlar, bundan sonra tam netice alınması için oynanacak, Osmanlı Devleti bir kere daha üzerindeki yükün ağırlığım farkedecek.

Beyoğlu Yangını (5 Haziran 1870)

Ateş devletin her tarafını sarmış; bundan ne kadar yerin kurtarılacağı hesaplanırken, merkezde çıkan yangın, mal ve can telef etti. Beyoğlu Valide Çeşmesi Sokağı'ndan etrafa yayılan alev evleri, dükkânları kül ederken, bazı mağaza sahipleri kepenk indirerek yangına "kapalıyız" deyince, içeride diri diri yanarak öldüler. Evlerde ve iş yerlerinde bu yangının aldığı can 150 civarında, kül ettiği bina ise 5000 kadardı.

Âli Paşa'nın Ölümü (7 Eylül 1871 Pazar)

Tanzimat paşaları erken sayılacak yaşlarda gidiyorlar. Reşit Paşa 58'e Fuad Paşa 54'e girdiğinde ölmüşlerdi. Âli Paşa da 57 yaşının içinde dünyaya veda ediyor. Üçünün de aleyhinde lehinde söylenenler çok fazla olmuştur. Âli Paşa'ya son zamanlarında öldürüleceğine dair zaptiye raporları gelmeye başlamıştı. Devletin içinde bulunduğu krizlerin nazik bünyesinin tahammülünü aştığı, bu yüzden hasta düştüğü söylenen Âli Paşa üç ay yatmış. Hastalığında dahi devlet işlerini aksatmamaya itinâ göstermiştir.
Hasta iken, pâdişâhla görüşme lüzumu olduğunda Dolmabahçe sarayına kadar gittiği, ama üst kata çıkamadığı için Sultan Aziz'in onun bulunduğu odaya indiği anlatılır.
Asıl adı Mehmed Emin olan Âli Paşa, attar Ali Rıza Efendi'nin oğludur. 1815'de İstanbul'da dünyaya gelmiştir.
"Tanzimat devrinde yetişen büyük devlet adamlarının sonuncsu olan Âli Paşa'nın ölümü üzerine Osmanlı İmparatorluğu da artık can çekişme devrine girmiştir." Devletin en üst makamlarında geçen ömrü bittiğinde hiçbir serveti olmayan Âli Paşa, ailesine borçtan başka lekesiz, temiz bir isim bırakmıştır.
Devlete ne kadar tutkun olduğu, bu yolda gerektiğinde pâdişâhı bile rahatsız ettiği, hatta bir gün, gıyabında pâdişâhın "Allah şu adamı başımdan kaldırsın!" dediği; bunu duyan Başmabeyncinin "azledin kurtulun" demesi üzerine de, onu azarlayıp "çık dışarı! senin kadar, bunu bilmiyor muyum, yerine kimi getireceğim" dediğini İ.H. Danişmend anlatıyor. Yine Danişmend'in nakline göre:
"Paşa öldükten sonra pâdişâhın saray erkânından birine:
— Şu kanepeyi görüyor musun! Âli bana pek çok gece bunun üzerinde sabahı ettirmiştir."
Şu sözler de pâdişâha aittir. Paşa'nın ölüm haberini alınca: "İşte şimdi serbest oldum! Pâdişâh olduğumu şimdi anlamaya başladım!" Benzeri bir söz de daha önce Kanuni'nin dilinden Piri Paşa için söylenmişti. Piri Mehmed Paşa da hem otoriter bir sadrazam idi, hem de yaşlı. Genç Kanunî onun ağırlığı altında eziliyordu. Azl edip, arkasından, "pâdişâh olduğumu yeni anlamaya başladım" demişti.
Âli Paşa'nın fazileti anlatıladursun, bir de onun sevmeyenleri, ölümünü bayram bilenleri vardır. Bunlardan biri Ziya Paşa'dır. Düşmanlığım, sağlığında bitiremez, ölümünde şöyle söyler:

Nâ'şı murdarını seylâba atın
Sürdürürler köpeği öldürene!


Nâmık Kemâl de Ziya Paşa'dan geri kalmaz. Son vazifesini! yerine getirirken,

Bilmem nedir lüzumu vücûd-i habisinin
Dünyayı boynuzun mu tutar hey öküz teres


diyerek kininin derecesini gösterir. Şu bir gerçek ki; sevenleri sevmeyenlerinden çok fazla idi.
Sultan Aziz'in yukarıda geçen sözleri, Ali Paşa yüzünden kanepe üzerinde sabahladığını söylemesi önemli ipucu olsa gerek. Az sonra özel hayatından kısaca bahsedeceğimiz pâdişâh, bu sözleri unutulmadan değerlendirilirse iyi bir fikir sahibi olunur. Bazıları, kadınlara düşkünlüğünden bahsederken çok aşırı gidiyor, haremini anlatanlar (John Freely-E.Z. Karal'dan) "kadınlarının, haremağalarının ve kölelerinin sayısı kısa sürede iki bin beş yüze ulaştı" diyor ve daha kötü şeyler de söylüyor. Çoğu gecelerini bile devlete ait meselelerin müzakeresiyle geçiren bir pâdişâh bunca insanı neylerdi acaba?

Değişik Konular

Birkaç, hatta birçok yüzü olan hayatın devamlı siyâsî yüzüne baktık. Pâdişâhın neler yaptığı, bunca çalkantılı günlerin ona tesirinin ne olduğunu anmadık. Saltanat senelerinin, anılmayan zamanlarının nasıl geçirdiğini hiç seyretmedik. Kızıl alevleri, sinsi yangınları birazcık kenara bırakıp, Sultan Abdülaziz'in yaşayışından bazı fotoğraflar çekelim diyoruz: Kaynağımız John Freely, onun kaynağı E. Ziya Karal: Sultan Aziz saltanatının ilk yıllarında Sarkis Belyanı Belyan'ı Beylerbeyinde ve Çırağan'da saraylar yapmakla görevlendirdi. Birincisi 1868'te ikincisi 1872'de tamamlandı. Bunlann dışında Kâğıthane'de yazlık saray ve Maslak'ta av konağı, şehir dışında sahilde iki villa yaptırdı. Bu senelerde Aksaray'da annesi Pertevniyal Sultan adına başlattığı cami (1871'de) tamamlandı.
Türk musikisini seven pâdişâh, Batı mimari stiline hayrandı. Napolyon'un davetiyle Fransa'ya gittiğinde, ev sahibi güzel kızlarla eğlenmesine gayret göstermiş ise de pâdişâh ilgiye karşılık vermemişti. John Freely diyor ki: Avrupa gezisinden sonra Sultan'ın kadınlara karşı davranışları birden bire değişti. Tahta çıktığında hayatını bir tek eşle devam ettireceğini söylemişti. Avrupa seyahatinden dönüşünde isteği değişti. Kadınlara düşkünlüğü arttı ve mâli yönden müsrif biri oldu. Kâğıthane, Çekmece ve İzmit'te yazlık saraylar yaptırıp buraları pahalı mobilyalarla doldurdu.
İşte, bu ve benzeri meşgalelerle boş zamanı dolmuş gösteriliyor Sultan Aziz'in. Hem de "Osmanlı Sarayı" adlı kitapta. Devletin mâli sıkıntıları düşünülerek, pâdişâhın yaptırdığı saraylar, kasırlar göze batabilirse de bunu kendi tahsisatından harcadığı paralardan yaptığını unutmayalım. Yani onun da özel bütçesi vardı ve bunun bir kısmım da silaha harcamıştı. Kalan malı mülkü yok. Yapılan saray, köşk, yalı vs. sonraki pâdişâha devroluyor. Yani, Sultan Aziz harcama yönüyle eleştiriye kaynak olamaz gibi görünüyor.
Bir devlet geleneği ve bunun için de mevkiine göre herkesin geliri, ona göre harcama şekli vardı. Eğer, bir sadrâzamın İstanbul'u satın alacak kadar zengin olduğu günlerden geldiğimizi hatırlarsak, bir de Fransa'da Napolyonlar, Luiler, İngiltere'de, Viktoryaları, hatta ve hatta valimiz Mehmed Ali ve ahfadı şöyle bir göz önüne getirilse Sultan Aziz'in bir lokma, bir hırka ya talim ettiğini sanırız.
Sadrâzamlar pâdişâhın talimatıyla iş yaparlarken, ihtiyaç duyulan yeni müesseselerin açılmasına gayret gösterdiler. Devlet şurasının kurulması, vilayetlerinin teşkili Abdülaziz zamanında oldu. Adalet müessesesinde değişiklikler, Nizamiye mahkemeleri aynı senelerde kuruldu. Yeni kanunlar yapıldı; Mecelle hazırlandı. Deniz ve Kara ordularının güçlendirilmesi için yapılan çalışmalar had safhaya vardı. Askeri okulların ıslahı cihetine gidildi.
Eğitim alanında yapılan çalışmalar başlı başına bir büyük meşgale idi. İlköğretimde ıslahat, ortaokullar, liseler açıldı. Galatasaray Sultanisi (lisesi) 1868'de açıldı. Darülfünun (yani üniversite) 1870'de açıldı. Meslek okulları, lisan okulu, tıbbiye, mülkiye, öğretmen okulu (kızlar için) Sultan Aziz döneminin mahsulleriydi. Akla gelebilen her türlü okulun açılması bu devrin önemli hizmetlerinden sayılır.

Posta Pulu

Postanelerin açılması II. Mahmut dönemi hizmetleri arasındaydı. Fakat ücretler paket yahut zarfın üzerine konan işaretlere göre ödeniyor, bu da yolsuzluklara sebebiyet veriyordu. 1862'de posta pulu kullanılmaya başlandı.
Daha çok Avrupa'da görülüp, Türki¬e'ye uyarlanan yeniliklerle, önce bilinmeyen nice şeyler Sultan Aziz'in saltanatında öğrenildi. Birer birer saymakla bitmez.

Mahmut Nedim Paşa'nın Sadareti (8 Eylül 1871)

Mahmut Nedim Paşa 8 Eylül'de Sadâret mührünün sahibi oldu. Gürcü Mahmut Nedim'in ahlâkî zaafları olduğu, iktidara gelmek için ahlâki olmayan usûllerle pâdişâhın gözüne girmeye çalıştığı söyleniyor. Sultan Aziz'i israfa teşvik edişi nasıl lanetlenirse, Rusya'ya yakınlığı da o derece sevilmez. Tanzimat paşalarının devleti ayakta tutabilmek için getirdikleri düzenin bozulması için elinden geleni yapan, Rus sefirinin talimatıyla iş gördüğü iddia edilen paşaya bir de isim takılır "Nedimof". Bu "Nedimof'un kötülüğü sayesindedir ki, Âli Paşa'nın kıymetini anlayan Nâmık Kemâl, "Ali Paşa'nın ruhundan af dilemiştir."
Mahmud Nedim Paşa'nın sadâreti ile pâdişâhın rahata kavuştuğu, padişahlığın tadına vardığı söylenir. En son Âli Paşa'dan devamlı devlet idaresiyle ilgili sıkıştırmalara muhatap olan Sultan Aziz, Nedimof'un "Efendimiz siz bir pâdişâhı müstebitsiniz (istiklâl sahibi mânâsına) her emr i fermanınızı icraya muktedirsiniz" gibi sözleriyle, dağıtılan yetkileri kendi eline alması teşvik edilmiş, bu da padişahın hoşuna gitmiştir.
Âli ve Fuad Paşalar Reşid Paşa'nın yetiştirdiği devlet adamları idiler ve her ikisi de hocalarının yolunda yürümüşlerdi. Adliye Nazırı Şirvanızâde Mehmed Rüşdi ile Serasker Hüseyin Avni Paşa da Âli Paşa'nın yetiştirdikleridir. Nedim Paşa, onların vazifeden uzaklaştırılmasını sağlamış ve memleketlerine sürgün ettirmiştir. İş bunlarla da bitmeyip, devlet erkânından diğer Tanzimatçılar da yerlerinden olmuşlar, Nedimof'un önünde, ayağına takılacak engel kalmamıştır.
"Tabii bu vaziyet bütün bir devrin tasfiyesi ve hükümetin Tanzimata bilfiil nihayet vererek inhitat mutlakiyyetine doğru irticai demektir." "Sultan Aziz iyi vezirler elinde çok iyi bir pâdişâh olduktan sonra şaşılığından dolayı "Kör Mahmud Nedim" ve Rus tarafdarlığından dolayı "Nedimof" isimleriyle de anılan Gürcü Mahmud Nedim gibi değersiz ve haris adamların elinde fena bir istihaleye uğrayıp müstebid kesilmiştir."
"Tanzimat edipleri Âli Paşa'nın hayatında, şair olan Mahmud Nedim Paşa'yı tutuyorlardı. Az zamanda yani sadrâzamın mâhiyeti ortaya çıkınca, bu defa, kendileri bizzat iktidara gelinceye kadar, Midhat Paşa'yı tutmaya karar verdiler."
Tarihçiler ittifakla Mahmud Nedim Paşa'nın yaramazlığından bahis ederlerken Reşid Paşa'nın söylediği şu söz de zevkle tekrarlanıyordu:
"Bizim Mahmud Nedim Bey cıvık sabuna benzer, ne onunla el yıkanır ne de çamaşıra gelir."
Mahmud Nedim Paşa'nın iktidarında "asayiş bozuldu. İrtikâb ve rüşvet görülmemiş bir şekilde aldı yürüdü. Pâdişâha olan itimadı da sarstı, tanzimâtı hayriyyeden beri bu türlü hal görülmemişti."
Devletin yıldızı gittikçe matlaşmakta, sönmeye yüz tutmaktadır. Denenen yolların hiçbiri selamete yaklaşmıyor, devamlı, giden günler aranır oluyordu. Yabancı devletlerin dostluklarından meded umulan yıllar yaşanıyor. Paşa Hazretlerinin kimi İngiltere'ye, kimi Fransa'ya yaslanarak rahat edileceğini düşünüyordu. Nedimof ise Rusya'nın dostluğu ile huzur bulacağımız kanaatinde idi. "Mahmud H.'nin, oğullarına: "Rusya ile katiyen harbe girmeyin. Çarla dost kalın ve barış içinde yaşayın: Çünkü herhangi bir devlet bize ateş ettiği vakit birçok kurşunları isabet etmez. Hâlbuki Rusya ateş edince bütün kurşunlar imparatorluğumuza isabet eder" nasihatine dayandığını iddia ederek "Uzak devletlere dayanmaktan ise, komşu olan bir devlet ile her nasıl olursa olsun uyuşup da hoş geçinmek evlâdır" demekte idi."
Ünlü Ahmed Cevded Paşa da Mahmud Nedim'den şikâyetçi: Mecelle'nin tamamlanmasına çalıştığı sırada sadrazam olan Nedimofla ilgili serzenişi şöyledir:
— "... Mahmud Paşa'ya mümâşaat ve icrâatma mu'avenet ettim ise de pek na'makûl olan efkârına muhalif reyde bulundum. Muvafakat ve muhalefetim gayet halisane ve bîgarazâne ise de Mahmud Paşa bana gücendi ve hakkımda şübühata düştü. O sırada Bağdad valisi Midhat Paşa dahi ma'kûl olmayan evâmininden nâşi istifa ederek Dersaadete gelmek üzere idi. Mahmud Paşa def-ü ihraç etmek kaydında bulunduğundan bizi dahi ber-vech-i bâlâ (Yukarıda söylendiği gibi) Maraş valiliği ile icâleten İstanbul'dan çıkardı." (Tezakiri Cevded)
Önce Mahmud Nedim Paşa'yı, sonra da onun vasıtasıyla Sultan Aziz'i etkisi altına alan Rusya, bütün isteklerini kabul ettirir hâle gelmiş. Elçi İgnatiyef sadrâzama ve pâdişâha akıl hocalığı ile memur tayinlerini bile istediği gibi yaptırır olmuştu. Bu hâl halkın da huzursuzluğunu artırmış, Avrupa bile Türklerden soğumaya başlamıştı. "Bu durum karşısında Abdülaziz istemeye istemeye Mahmud Nedim'i azletti." (31 Temmuz 1872).

Midhat Paşa'nın Sadareti (30–31 Temmuz 1872)

Pâdişâh, Mahmut Nedim'den sonra mührünü, valiliklerde çok başarılı olduğu bilinen ve en son Bağdad valiliğinden istifa ederek İstanbul'a gelen Midhad Paşa'ya verir. Her ne kadar iyi vali deniyor ise de, sicili pek sağlam görünmez Midhat Paşa'nın. Yaptığı icraatlarla kazandığı aferinleri hazmedemeyip serkeşliğe başlamış ve bu yüzden İstanbul'dan uzak tutulmaya çalışılmıştı. İstifa ile İstanbul'a dönüşü de, göz koyduğu sadarete bir yol bulmak içindi; denir. Mahmut Nedim Paşa onu hemen Edirne valiliğine tayin ettirmek ister fakat Midhat Paşa oyunu daha iyi oynar, padişahın gönlünü kendi lehine çeler ve azil ile tayin işi istediği gibi neticelenir.
Midhat Paşa ilk günlerinde Mahmut Nedim'i sevmeyenlerce iyi karşılanırsa da, icraata başlayınca memnuniyetler kaybolur. Hakkında hoş olmayan şeyler söylenir. Bunlardan birisi pâdişâha karşı laubali tavrı; diğeri parayla ilgili dürüst olmayan bir davranışı. Şöyle ki:
Midhat Paşa Avrupa'dan borç alınan paralardan bile istifade yoluna gitmeye başlamıştır. Ve Cevdet Paşa'ya göre işin sonunu düşünmeyen bir zat olan Midhat Paşa nihayet pâdişâhın gözünden düşüp 19 Ekim 1872'de azledilmiştir. Bu Paşa'nın birinci sadâretidir ve 2 ay, 19 gün sürmüştür.
Midhat Paşa valiliklerde başarılıydı. Yapışkan boyalı bir bitki gibi vilâyetlerde dursaydı faydalı işler yapıyordu. Onu oradan koparıp alınca tutanın eline yapıştı, kirini çıkaracak sabun bulunamıyor. Âdeta böyle ama bunu daha çok ikinci sadâretinde göreceğiz. Biz Midhat Paşa hakkında yazılmış olan hicviyeyi, ikinci sadâretini beklemeden takdir etmek istedik. Şiirin yazarı Kaniçeli Kâzım Paşa. Tanzimatçıları sevmeyişi, dolayısıyla onları hicvedişi Paşa'lığından meşhur olmuştur. Şimdi Paşa olarak varlığı bir şey ifade etmeyen Kaniçeli'nin Midhat Paşa için yazdığına bakalım:

Sahavetde giderdi hâmei divâne derlerdi
Görenler derdi işte geldi Ruhî-i menhusun oğlanı
Olup memur sonra Şam'a Kurbî nâm bir kâtib
Tutardı bister-i kurbiyetinde subha dek ani
Kemali ucb ile dermiş teres ayanı yanında
Biraz da âl-i Midhat eylesin halka hükümranı
Şeriat düşmeni, millet mühini, devletin hasmı
Şekûsent nıenbâı bağyin esâsı, mefsedet kâ'nî
Vücûdı hükûm-ı istibdada kaanûn-ı esasidir
Şeyâtin iştirak eylerdi ondan zulm-i udvâni
Hulâsa kasden ihanet eyledi me'lûn
Ne hizmetde bulunmuşsa bât-takdîri
Rabbani Diyâr-ı ecnebide can verip fart-ı mezelletle
Mekân etsin sarây-ı âsûmânî durdukça nirânî


Kâzım Paşa bu kadarla doymamış, devam etmiş.

Oturtup birtakım emelleri insan makamında
Ne varsa onlara tefhim edüp fikr-ü meramında
Sövermiş devlet-i dine mecûsi her kelâmında
Hususa vali-i Bağdad iken selman namında
Bulup kendi gibi bir kel yehüd-i turfa iz'ânî
Usûl-i istihzayı ta'mid etmiş ettirmiş
Mason âyinini tencih-ü tes'id etmiş ettirmiş
Yehûdî ihtiraz ettikçe tehdid etmiş ettirmiş
O kelb-i bî şuûre hazreti mahbûb-ı Yezdânî
İşitmiştik bilenler aslını cingâne derlerdi
Nasıl nâm aldı çikdı ansızın meydâne derlerdi
Sabâvetde giderdi hâme-i divâne derlerdi
Görenler derdi işde geldi Ruhî-i menhusun eğleni
Diriğ etmezdi asla kim olsa vasilna tâlib
Semahatı görürdü cümle-i namusuna gâlib
Biraz müddet ve lâkin olmamıştı kimseler sahib
Olup me'mun sonra Şam'e Kurbî nâm kâtib
Tutardı bister-i kurbiyetinde sübhadek ânî
Karib oldu gehi Kurbî'ye peh Ruhî'ye zîr oldu
Gehi gaybetti zevki kâr-ü kir-i gussa gir oldu
Bu surette taayyün ederek âhir vezir oldu

Rezâletde nala fersah be fersah geçse şeytanî
bulunca kendine benzer mecûs-âyîn bir gümrâh
Beraber zem edermiş resm-i islâmiyeti her gâh
Çıkardı kişver-i İslam'dan âhır Resulullah
Anı tard etti sanman hazret-i Abdülhâmid Hâni


Dozunu kaçırmış Paşa. Pes yani. Bu kadar da olmaz, diyor insan. Gerçekten Midhat Paşa böyle biri miydi? Midhat Paşa iyi olmayabilir ama bu denli kötü de değildi. Son zamanlarında bolca Kur'an okurdu ve hacı olmayı isterdi.
Midhat Paşa'dan sonra, Mütercim Rüşdi Paşa'nın üçüncü sadrazamlığı başlar; ancak, o da fazla duramaz. 3 ay, 27 gün sonra, 15 Şubat 1873'de azledilir. Sıra sıra dizilir sadrazamlar. Mütercimin azil sebebi; Mahmut Paşa'nın bitirdiği itibarı, Bab-ı Âli'ye kazandırmaya çalışması olarak gösterilir. Tezakir’de, Cevdet Paşa; "Rüşdü Paşa'nın vak'u vekaan mabeyn-i hümâyun halkına ağır geldi. Hafi-fü'1-ma'ûne bir sadrâzam arandı" demektedir. Hafifü'l ma'une mi değil mi? Ama Sakızlı biri gelmiş sadârete. Sakızlı Ahmed Esad Paşa da ancak 1 ay, 28 gün kalır. Çok kısa süren sadrazamlığını çekemeyenler var imiş, hem de pâdişâha içten içten tuzak kuranlar, pâdişâhı ikna ederek bu azli gerçekleştirmişler. Bunlar: Hüseyin Avni, Şirvânizâde Rüşdi ve Midhat Paşalar. İleride adları çokça geçecek...
Şirvânizâde Mehmed Rüşdi Paşa devralır mührü ve 9 ay 29 gün hükmünü yürütür. Cevded Paşa diyor ki, "Midhat Paşa ile Avni Paşa yekdiğerinin hasm-ı cam iken bu kerre şir ü şeker gibi imtizaç eylediklerine de bir mânâ veremiyordum ve Avni Paşa mâliye nâzırı Sadık Paşa'dan müteneffir iken ol esnada yekdiğerinin yân gaar ve mahremi esrarı olduklarını görüp te'accüp ediyordum. Meğerki efkâr başka imiş. İş içinde iş var imiş. Bunlar Sultan Abdülaziz Han Hazretlerini hal etmeğe ittifak etmişler ve Şirvânizâde'nin makaam-ı sadârete getirilmesi bunun için olup Sadık Paşa dahî anınla Avni Paşa arasında miyancı imiş. Şirvânizâde ise gayet mütereddit ve mütelevvin bir âdem olduğundan o mukavele ile makaamı sadârete geldikten sonra ol hatarlı işin müzâkeresine giriştiklerinde Avni Paşa tarafından dermiyân olunan teşebbüsâtın her birine bir özür ve bahane bulduğunu ve Kâmil Paşa'nın nabzını yokladıklarında "Ben tâc-u tahta karşı bahse girişemem" demiş olduğuna mebaî mes'ele keşa keşe dönmüş..."
Cevdet Paşa tafsilatıyla verdiği; paşaların birleşip toplantılar yapmaları, padişahı hal için yollar aramaları, Şirvânizâde'nin çekingenliği, diğerlerine uyarak Şehzade Muradı Tahta çıkarmaya taraftar görünmemesi v.s. Hüseyin Avni Paşa'nın padişaha, sadrazamın "Murad Efendiye mütemayil olduğundan, kanun-ı esası taraftarlığından bahsetmesi ve hal'e teşebbüs edeceği" Şirvânizâdenin vâdesinin dolmasına yetmiş.

Hüseyin Avni Paşa'nın Sadâreti (15 Şubat 1874)

15 Şubat 1874'de azledilen Rüşdi Paşa'nın halefi Hüseyin Avni Paşa'dır. Hasmını harcayıp, pâdişâhın da gözüne girmeyi başaran Paşa, pâdişâhın kuyusunu kazmak üzere mührü koynuna yerleştirmişti. "Seraskerlik dahi anın uhdesinde kaldı. Sultan Abdülaziz Han Hazretleri kendisini asıl fesad başı olan Avni Paşa'ya teslim etmiş oldu." (Tezakiri Cevdet)
Cevded Paşa Hüseyin Avni Paşa'yı hiç sevmez. Mizâcen uyuşamamak mı, yoksa paşanın gerçek fesatlığından mı bilemeyiz. Şu sözlerde Cevdet Paşa'nın Tezakiri'nden alınmadır. Kısaltarak veriyoruz.
Sadrâzam Avni Paşa, Cevded Paşa'yı Yanya vilayetine gönderecek. Mevsim kış olduğundan Cevdet Paşa çoluk çocukla bu zahmetli yolculuğu hiç istemez. Çoluk çocuğundan ayrılmayı da arzu etmemektedir. Paşa, Paşa'nın konağına varıp, görüştüğünde, Avni Paşa sorar:
"Çocukları birlikte ******ürecek misin?"
"******ürmek isterim lâkin mevsim müsâid değil."
"Sakın ******ürme. Senin orada me'mûriyetin üç ay kadardır.
Nihayet üç buçuk ay sonra buraya celb olunursun."
"Pek âlâ"
Aralarında geçen bu kısa konuşmaya Cevdet Paşa yorum getirirken "Pek âlâ" dedim amma, diyor. Bu sözüne hiç mânâ veremedim. Meğer Bâbıâlide vücudumuz kendisince mülezem olduğu halde bu kerre Sultan Abdülaziz Han Hazretlerini hal etmeye karar verip bu hususta ise fakire emniyeti olmadığından ve üç ay zarfında rekiz-i zamiri olan cinayetin icrası kendisince mukarrer olduğundan muvakkaten bizi Yanya'ya def etmiş ve muzmir-i zamirini icra ettikten sonra bizi yine İstanbul'a getirecek imiş. Bunların olduğunu Sultan Abdülaziz Han'ın hallinden sonra kendi lisanından işittim."
Sultan Abdülaziz koynunda yılan beslemeye devam edecek; çaresiz, kaderini yaşayacaktı. Lâkin kader saatinin hangi zamana kurulduğunu Hüseyin Avni Paşa da bilmiyordu. Onun dediği gibi üç aylık iş değildi; biraz daha beklenecekti!
Avni Paşa Şirvânizâde'yi önce Halep valiliğine, sonra Hicaz valiliğine gönderdi. "Bununla da yetinmeyerek 23 Eylül 1874'te Taif'te zehirleterek öldürttü." Esad Paşa'yı da İstanbul'dan uzaklaştıran sadrâzam, kendi kanaatinde olan, Midhat Paşa'yı adliye nazırlığına getirerek hedefine biraz daha yaklaşmış oldu:

Hersek'te İsyan (13 Nisan 1875)

Devamlı Bosna'yla beraber anılagelmiştir. "Bosna-Hersek" dendiği zaman, sanki iki isim bir yeri ifade ediyordu. Bosna vilayet, Hersek sancak, coğrafî durum olarak Hersek Bosna'mn güneybatısında. "Bosna - Hersek bir taraftan Sırbistan, diğer taraftan da Karadağ gibi iki İslâv memleketine bitişikti. Avusturya'nın Dalmaçya ve Hırvatistan eyâletlerine de komşu bulunuyordu."
Bu durumdan anlaşılan o ki, hem yakın komşularının hem de Rusya'nın İslav propagandaları için uygundu.
Bosna ve Hersek o zamana göre çok kalabalık sayılan 1.200.000 nüfusa sahipti. Yarıdan fazlası Ortodoks ve Katolik Hıristiyan, daha azı Müslümandı. Daha az nüfusa sahip Müslümanlar, Hıristiyanlara göre zengin sayılırdı. Arazi sahipliğinde geri kalmış olan Hıristiyanlar yarıcılık yapıyorlar, geçim sıkıntısı çekiyorlar, vergilerini veremiyorlardı. İlgililer (mültezimler) "âşâr" denen mahsûl vergisini almaya geldiğinde tatsızlıklar çıkıyordu. Hersek'te isyan ekilmiş, tomurcuk şeklini almış patlayacak olgunluğa yaklaşmıştı.
Avrupa'da Fransız-Alman Savaşı yaşanmış, yorgun düşen Fransa itibardan da düşmüştü. İngiltere özel işlerine kapılmış, dünya siyâsetiyle şimdilik uğraşamıyordu. Meydanda görünen, iddia ve söz sahibi üç ülke var. Rusya, Avusturya ve Almanya. Bunların yöneticileri ki Rusya İmparatoru İkinci Aleksandre, Avusturya İmparatoru Birinci Fransuva ve Almanya İmparatoru Birinci Vilhem'dir. 1875 senesinde bir araya gelen bu zevatın Başvekili, Gorçakof, Andraşi ve Bismark siyâsi ahvali konuşurlarken; Rus Gorçakof'un teklifiyle Şark meselesi görüşüldü. Üzerinde ittifak edilen, konumuzla alakası bulunan mesele şu. Osmanlı tebeası isyana kalkışırsa müdâhale etmeyecekler.
Toprak geliri yüzünden, vergilendirmeden adaletsizliğe uğradıkları iddiasındaki Boşnaklar işi kaba kuvvete ******ürdüler. Ağaların tarlalarına sahip olmaya çalıştılar. Hersekliler Hıristiyan devletlere Müslümanları şikâyet ettiler.
Hersek'te isyanın başlaması 160 kişinin ağnam vergisi vermemek için Kara¬dağ'a sığınmasıyla meydana çıktı. Karadağ Prensi Osmanlı Devleti'yle muhatap olmaya çekindiği için, İstanbul'daki Rus elçisinden sığınmacıların kurtarılmasını rica etti. Rus elçisi sadrâzama rica etti. Neticede, Hersek'te zaptiyeden kaçan insanlar birer kahraman gibi evlerine döndüler. "Osmanlı da bir şey değilmiş, gözümüzde boşa büyütmüşüz" kanaatine varan Hersekliler isyan bayrağım açtılar.
Müsamaha acizlik alâmeti sayıldığı için, şımaran âsiler kasabalarını (Nevesini) ayaklandırdı. İlk hamlede kasaba müdürünü kaçmaya zorladılar. Jandarma buna manî olmaya çalıştı, birkaç tanesi asîlerce vuruldu.
Bosna Valisi Derviş Paşa isyan karşı¬ında nasıl bir yol takip edeceğini bilmiyordu. Bab-ı Âli'ye sordu; oradan gelecek cevabı bekledi; âsiler zaman içinde cesaret ve taraftar topladı.
Sadârette Esad Paşa bulunuyordu. Ürkek davrandı. "Karadağ tahrik edilmesin, Rusya'ya, müdahale imkânı çıkmasın; olay mahallîdir, kuvvet yerine nasihati dene" Bab-ı Âlinin cevabı bu mealdeydi.
Derviş Paşa Sadrâzam Esad Paşa'nın emrine uydu. Asîlere nasihatçileri gönderdi. Devletin veremeyeceği isteklerde bulundular. Şuna inanmıştılar ki devletin vurma niyeti yok. Rusya'nın ve Avusturya'nın kendi yanlarında olacaklarını da düşünüyorlardı. İsyan sahalarını genişletmek, taraftarlarım artırmak için beyannameler neşreden asîler bir paralo icad ettiler
"Devlet bizi vuramayacak!"
Küçük bir kasaba olan Nevesin'de başlayan isyan, Hersek'in bütününe ve Bosna'nın bazı yerlerine sıçradı. Müslümanlar da mallarını ve canlarım korumak için silaha sarıldı. Yangın her tarafı sardıktan sonra itfaiye geldi. Bâb-ı Âli ateş emri verdi.
Arı kovarıma çomak sokmayı göze alamamak, olayların genişlemesine sebep oldu. İstanbul 4200 yedek kuvvetle işi halletmeyi istedi, olmadı. Suç kumandana bulundu, dört defa kumandan değişti. Sonuncusu -bilahare "Gazi" olan-Ahmed Muhtar Paşa idi.
13 Nisan 1875'te baş gösteren isyan, 20 Ağustos 1875'te Fransa'nın araya girmesiyle durduruldu.

İç Meseleler

Coşkun bir hevesle gelmişti fakat Hüseyin Avni Paşa sadârette istediği kadar kalamadı. Hersek'te çıkan isyanı bastıramaması, maliye işlerini iyi idare edememesi, "Sultan Aziz'den nefret etmesi, kabalığı ve zalimliği, Avni Paşa'yı hükümdarın olduğu gibi, halkın da gözünden düşürmüştü." Sadâretten azledilen Avni Paşa Aydın valisi oldu. Sonra da "tedavi maksadıyla Avrupa'ya gitti. Londra'da İngiliz nazırları ile Sultan Aziz'in tahttan indirilmesi meselesini görüşmeye cesaret etti. Türlü entrikalar ve rüşvetler ve Sultan Aziz'in inanılmaz gafleti eseri, üçüncü defa serasker (savunma bakanı) oldu."
Seraskerlik, emeline kavuşması için Avni Paşa'ya verilmiş en büyük imkândı. Çünkü asker kendisine bağlı idi.
Sakızlı Esad Paşa iki sene sonra ikinci defa sadârete geldi. Şartlar karmakarışık hale getirmiştir makamları; kimse geldiği yerde uzun süre duramıyor M. Esad Paşa da Mahmud Nedim Paşa'nın ayak oyunlarıyla devrilir. Oyun şu: Hersek'te isyan devam ediyor, vezir-i âzam çare olamıyor. Nedim Paşa daha önce vezir-i âzam olmuş, başarısızlıkla geçen 2.5 ay sonra azledilmişti. Şûrayı devlet reisliğinde pâdişâha yaranarak, Hersek isyanını bastıracağını iddia eder ve Esad Paşa 4 ay da ikinci turu tamamlamış olur.
Şimdi devir Nedimof'undur. Mühür ondadır. Mahmud Nedim Paşa'nın ikinci sadâretinde görülen en önemli işi "Tenzil i Faiz" kararıdır. Buraya tafsilatını almayacağımız, Y. Öztuna'daki bilgilere göre devletin mâli durumu bugünkü Türkiye'den, şahsî menfaatini düşünen insanlarda bugünkü bazı insanlardan farklı değildi. "Devlet borçlarını 200 milyon altına (bugünkü satın alma gücü aşağı yukarı 80 milyar dolar) yaklaşıyordu." Devletin bu derece borçlu olması, bazılarını istifade etmekten alıkoymuyordu. Faizlerin düşürülmesi oyunu ile servetini artıranlar olmuştu. Midhat Paşa bunlardan biri, bir diğeri Rusya elçisi (Nedim Paşa'nın sakalını kaptırdığı) İgnatiyef'tir.
Faizlerin düşürülmesi bazılarını zengin ederken, vatandaşların büyük bir bölümünü mağdur etmişti. Fransa ve İngiltere alacaklı oldukları için zarar görmüşlerdi. İngilizlerle Fransızlar Türkiye aleyhine nümayiş yapıyorlar. Türkiye'de insanlar homurdanıyor, ortam iyice geriliyor ve "Bosna-Hersek isyanı günden güne alevlenerek devam ediyordu." Bütün bu olumsuzlukların üzerine bir de Bulgar isyanı patlak verince (2 Mayıs) işler Arap saçına döndü. Bulgar isyanı binlerce Türkün ve Bulgarın ölümüyle neticelendi. Bulgar isyanının tertipçisinin Rusya olduğu bilinmesine rağmen bir şey yapılamamasından "efkârı amme bozuldu. Ekseri nâs zât-ı şahane aleyhinde nâ beca tefevvühâta cesaret eder oldu. Midhat Paşa ise el altından talebe-i ulûmu Mahmud Paşa aleyhine tahrik etmekte idi." (Tezakir)
Mahmud Nedim Paşa, Hüseyin Avni Paşa'yı Bursa valiliğine gönderip, Midhat Paşa'yı Adliye Nazırlığı'ndan azledince telâşe başlar. Avni Paşa'nın taraftarları halkı kışkırtmaktan geri kalmazlar. "Rüşdi Paşa dahi gah konağında ve gah yalısında ikamet ile gelip gidenlere hâl-i hazırın ağırlığından bahs ile akıbetin vahim olduğunu tedhîm etmekte, İstanbul'da ihtilâl hadis olacak imiş" yollu erâcif dahi işitilmekte idi."
Pâdişâh ilk senelerdeki tutumunu değiştirdiği, israfa meyi ettiği için; halkın eski sevgisini kaybetmişti. ".... bazı devletliler bu hallere nazarı teessüf ile bakıp dühûn olmakta iseler de ellerinden bir şey gelmezdi. Hüseyin Avni ve Midhat Paşa'nın plânı işliyordu. Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun pâdişâhı devirmeyi göze almışlardı. Bunların "iktidara gelmeleri icap ediyordu. Midhat Paşa, "tabebe-i ulûm denen medreselerin yüksek sınıf öğrencilerine para dağıtarak, bunlara Bâb-ı Âli de sadrâzama karşı nümayiş yaptırmaya ve Mahmud Nedim Paşa'yı istifa mecburiyetinde bırakmaya girişti. Dağıtılan paranın Veliahd Murad Efendi'den alınmış olması, çok hazindir."
Yeniçerilerin ihtilâline benzemiyordu. 1000 kadar öğrenci, bir miktar müderris ve biraz da halkın aşağı tabakasından insan katılmıştı gösterilere. Birkaç yere giderek "filanı istemeyiz" "falanı istemeyiz" diye bağrılmış ise de, aslında pek korkunç bir manzara olmadığı anlaşılmaktadır. Cevdet Paşa'nın Tezakirine göre "Mahmud Paşa görevden alınır.
Kunduralarını giymeğe vakit bulamaz. Kendisini idam etmeye gelenlerden kurtulmak için sokak aralarına dalarak izini kaybettirir."
Sultan Aziz ihtilâlcilere boyun büküp, arzularım yerine getirmek vaadinde bulunmuş, iş çığırından çıkmıştı. Kadroların tayini ihtilâlcilere kalınca o işin sonu nereye varır? Bunun hesabının yapılması gerekirdi!
Rüşdi Paşa sadrâzam, Hasan Hayrullah Efendi Şeyhülislâm, Hüseyin Avni Paşa yine serasker, Kayserili Ahmed Paşa kapdan-ı derya oldular... "Midhat Paşa'yı meclis-i aliyyeye (devlet bakanlığına) getirdiler."
Sultan Abdülaziz'in parayla tutulup sokağa salınan bir avuç talebe ile ipsiz takımını, gerçekten halkın galeyanı sanarak boyun eğmesini eleştirenler olur. Yeni sadrâzamı huzuruna çağırıp:
"Sizi halk istediğinden memur ettim! demesi de bunun bir işaretidir. Rüşdi Paşa şöyle cevaplar:
"Efendimiz, bizi halk ne bilsin! İntişarı namımız teveccuhâtı şahaneniz semeresidir!
Sonun başlangıcı veya sona bir adım kala her şey hazırlanmıştır. Bu defaki işler, eski devir yeniçeri ayaklanmalarından farklıdır. Ayaklananlar kul kısmının asker takımı değil "Erkân-ı Erbaa" denilen dört kişidir: Bunlar Mütercim Rüşdi Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Midhat Paşa ve Şeyhülislâm Hayrullah Efendi. Bu Hayrullah Efendi temsil ettiği makama lâyık olmayan "nankör, seciyesiz ve yobaz"ın biridir. Bununla ilgili pâdişâhın, paşanın tavsiyesiyle şimdi Şeyhülislâm nasbeyledik: Allah vere bir halt etmeseydi" dediği söylenir.
Bazen tedbirsizlik bile mecburiyetten geliyor. Adam kıtlığının yaşandığı bir zamanda etrafına iyi yardımcılar toplayamaması, sadece yöneticinin zaafından değildi. Mevcudun içinden seçeceğine göre, ne yapabilirdi. Senelerce birkaç kişi dama taşı gibi bir burada bir orada görülüyordu. Kaldırıp atılsa yerine konacak adam yoktu! İşte, pâdişâhın "Mütercim Rüşdi Paşa'ya kızdığı bir gün (söylediği söz) "Benim ecdadım bu gibilerin aklıyla hareket etmiş olsaydı, Konya ovasında koyun sürüleriyle çadırda yaşamaktan kurtulamazdık."
"Kinim dinimdir" diyen Hüseyin Avni Paşa da adam kıtlığından çekilmiyor muydu?
Uzunca bir mevzu olan pâdişâhın hâl edilmesi hazırlığı malûm kişilerce yürütülürken, bazı meseleleri farkeden insanların pâdişâha yaklaşıp, vaziyeti anlatamamaları, alınabilecek tedbirlerin alınmasını önlemiş oluyordu.
İhtilâlciler bütün tedbirleri alıp, hal gününü ve saatini kararlaştırmışlar; hal fetvasını da alınca hemen harekete geçilecekti.
"Anadolu kazaskerlerinden fetva emini Kara Halil Efendinin de bulunduğu bir toplantıda "pâdişâhın mülk ve milleti tahrip ve beytilmâli israf ettiği öne sürülerek hali için fetva meselesi görüşüldü. Kara Halil "bu emri hayra çarşaf kadar bir fetva veririm" deyince, işin şer'î tarafı da sağlama bağlanmış oldu."

Hal Gecesi (30 Mayıs 1876)

"Cumâde-1 ûlânın yedinci gecesi Mekteb-i harbiyye şagırdanı silahlandırılarak ve akdemce Dersaadete gelmiş olan Suriye Redif taburları ile diğer miktar asker dahi celb olunarak cümlesi Redif Paşa kumandası altında oldukları hâlde sarayı hümâyunu kuşatmışlar ve Dolmabahçe'de saraya karşı toplar ta'biye etmişler ve donanmayı hümâyundan sandallar tertib ile bahreyn dahi sarâyi hümâyunu abluka etmişler ve mekâtib-i askeriyye nazırı Süleyman Paşa, Murad Efendi dairesine varıp anı saraydan ihraç ile vakti fecr de İstanbul tarafına geçirip Bab-ı Ser askeriye ******ürmüş ve erkenden Namık Paşa ve Şerif Abdülmuttalib Efendi gibi bazı zevad dahi Bab-ı seraskeriye davet olunmuş ve İstanbul'da keyfiyet şâyî olarak herkes Bab-ı seraskeriye gidip icrâyi resmi biate başlamış. Sarayı hümâyun halkı hab-ı gaflete dalmağla bu vukuattan birisinin haberi olmayıp ortalık ağarmaya başlayarak sarayı hümâyunun abluka olduğunu ve Murad Efendi'nin dairesinden ******ürüldüğünü görüp öğrenmekle beraber süfün-i hümâyun donanıp toplar atılmaya başlayıcak artık iş işten geçmiş olduğunu anlamışlar ve Sultan Abdülaziz Han ile daire-i mahsusası halkı leb-beste-i hayret olup kalmışlar." (Tezakir-i Cevdet)
Su uyur düşman uyumazı pâdişâh uyur halciler uyumaz olarak çevirebiliriz. Hüseyin Avni Paşa'nın desisesi Sultan Aziz'i, "deprem" gibi gece sabaha karşı sarsmıştı ve pâdişâh uyandığı zaman kulağına, olmaması gereken geliyordu. Uyku sersemi de olsa anlamıştı. "Bunlar cülus toplarıdır" diyerek bütün ataları gibi kadere rıza gösterdi
Sultan Aziz evladı iyâli ile Topkapı Sarayı'na naklolunurlar. Cevded Paşa'nın ifadesine göre, Abdülaziz Han orada çok sıkıldığını yeni pâdişâha yazdığı tezkire ile bildirmiş ve Çırağan Sarayı'nın üst tarafında karakola muttasıl olan bir daireye naklolunmuş. "Garîbdir! Sultan Abdülaziz Han Hazretleri bu daireyi Sultan Murad için yaptırmış idi ki, sair dairelere nisbetle duvarları ziyâde mürtefi ve kale gibi muhkem idi. Meğer kendisine mahbes yaptırmış."

Ve Ölüm!

Kimine göre intihar, kimine göre cinayet! Aradan yüz küsur sene geçti hâlâ görüşler aynı. Bir taraf cinayet diye birilerini mahkûm etmek isterken, diğer taraf intihar deyip pâdişâhı kötülemeye devam eder. Bir de kötülemeden intihar ettiğini söyleyenler var. Biz bir sürü söylentiyi ve görüşleri bir yana bırakıp Cevded Paşa'ya kulak verelim. Cevded Paşa, önce pâdişâha sitem ediyor. Sarayı abluka eden askere, donanma askerine karşı çıkıp da "Sizi techîz eden benim. Silâhlandıran benim. Birtakım hâinlerin sözüne aldanmayın" deseydi, bu iş buraya gel¬ezdi diyor. Ölümüyle ilgili duyduklarını şöyle anlatır Paşa: Yaşadığı yerin denize nazır ferahlı bir daire olması iyi de, çok fedakarlıkla meydana getirdiği donanmanın ablukası altında yaşamaya tahammül edemiyormuş. Fakat herkes yeni pâdişâha yaranma yarışına girdiği için "Abdülaziz Han'ın dairesine bakılmaz ve hatta desti ve bardak gibi şeyler bile bulunmaz imiş. Bu hâllerden müteessir olarak ölümünü temenni etmeğe başlamış. "Ben bu hakaret altında yaşayamam. Aman bana biraz zehir buluver diye bir cariyeden rica eylemiş. Buna bir çare bulamadığından cumâdel-ûlanın on ikinci günü sabahleyin sanki mutadı üzere sakalını düzeltmek üzere odasında tenha kalmış olduğu halde bir küçük mikrâz ile kollarındaki damarları kesip kanını akıtarak kendisini itlaf ile bu azabı elimden kurtulmuş deyu ilân olundu."
Cevded Paşa; ilân edilen ölüm haberini böyle aktardıktan sonra işte ekser-i nâsın kavlü itikadı bu idi, diyor. Ve tereddütlerini sıralıyor.
"Lâkin mikraz (makas) ile sol kolunun damarlarını kestikten sonra ol mecruh eliyle sağ kolunun damarlarını dahi kesmesi inanılmaz bir keyfiyet olduğundan bazı nâs Sultan Abdülaziz'in cebren ve gadren katlolunmuş idüğine zâhib olmuş idi." (Tezakiri Cevded)
Yılmaz Öztuna intihar olma ihtimâlini çok zayıf bulmakta ve kitabında "Sultan Aziz'in katilleri kimlerdir?" başlığını kullanmaktadır. Öztuna, birinci derecede H. Avni Paşa'yı suçlu bulur. Sonra; daha önce adı geçenleri bazı ilave isimlerle sıralar. Avni Paşa'nın şahsiyetini şöyle anlatır Sayın Öztuna:
"Osmanlı tarihinin tanıdığı en tipik manyaklardan olan Hüseyin Avni Paşa, zeki, kültürlü, dil bilen, askerlikte başarılı, disiplinli, otoriter, fakat kötü bir aileden gelme, kompleksli, ırz düşmanı, kumarbaz, hırsız, merhametsiz, zâlim, görülmemiş derecede kindar bir adamdı." Daha fazlasını söylemeye hacet yok. Bir de Abdülaziz Han için Yılmaz Öztuna ne diyor ona bakalım.
"Sultan Aziz, bestekâr, neyzen, ressam, sportmen, asker, donanma ve silaha ibtilâ derecesinde meraklı, çok mağrur, fakat şahsî muamelelerinde pek nâzik idi. Ancak kızdığı zaman soğukkanlılığını muhafaza edemeyen, dindar, fevkalâde vatansever, heybetli, büyük zekâsının yanında belki gururundan gelen bir saf dillilik taşıyan, ağabeyi (Abdülmecit) gibi müsriflik derecesinde cömert bir hükümdardı." "Müslüman ve Türk geleneklerini savunuyordu."
Sultan Aziz'in servetinin büyük kısmı yağma edilmiş, hatta omzuna aldığı şalın altına mücevher sakladığı vehmiyle Sez'erek Kadınefendinin şalı açılmış, kadınefendi şal açılınca yağmur yemiş ve hastalanmıştır."
Bir ikbâlin sonu böylece gelmiştir. Maalesef bu yol Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir.
Sultan Aziz için söylenen bir türkü:

Seni tahttan indirdiler
Üç çifteye bindirdiler
Topkapıya gönderdiler
Uyan Sultan Aziz uyan
Kan ağlıyor bütün cihan


#56 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 17 June 2007 - 00:34

BEŞİNCİ MURAT

(30 Mayıs 1876 – 31 Ağustos 1876)


Resmi ekleyen


Tabiatta boşluk olmaz da tahtta olur mu hiç? Sultan Aziz'in işi bitmeden, Murad Efendi, Beşinci Murad olarak pâdişâh ilân edildi. Sultan Abdülmecid'in Şevk-Efza Kadınefendi'den doğan oğlu, Abdülaziz Han'ın yeğeni oluyordu. Fatih'in koyduğu kural Birinci Ahmed tarafından kaldırılmış olmasaydı bir önceki pâdişâh kendisi olacaktı. Abdülaziz, Hanedanın en büyük erkeği olduğu için tahta geçmişti. Murad Efendi, belki de, daha erken pâdişâh olamadığı için, amcasından gördüğü iyi muameleye rağmen ölmesini beklemek istememiş, ihtilâlcilere maddi destek sağlamıştı. Ve bir seher vakti titreyerek tahta oturdu.
Sakin, sevimli, nazik ve hassas olduğu söylenen Sultan Murad, Gerdankıran Ömer Efendi'den nesir ve nazım dersleri almış, Edhem Paşa ile Kemâl Paşa'dan ve Gardet isimli birinden Fransızca öğrenmiye çalışmış. Yine yabancı hocalardan piyano dersleri almış. İyi piyano çalan, besteler yapan, okumayı seven, zamanında makbul sayılan bilgilerle mücehhez idi.
Babasının Batı hayranlığının büyük oranda tesiri herhalde inkar edilemez. Şehzade Murad Efendi iken iyi bir Türk Şehzadesi olmasından ziyâde, iyi bir Fransız prensi gibi yetişmesine önem verildi.
Murad, aldığı eğitim ve kültüre muvazi çevre yaptı. Fransız, İngiliz, Rus ve belki daha başka millet ve memleket hayranlarının devletin en üst basamaklarında cirit attıkları senelerde büyüyen Murad, onlardan birçok dost kazandı. Kabahat hiç birinci şahıslarda görülmez ya. Şehzade Murad'ın içkiye müptela oluşu, edindiği yaramaz arkadaşları yüzündendir denir. Ayrıca, çok sevgili amcasının devrilmesinde emeği geçenler, Şehzade Murad'ın parasıyla beslenmişti, denir. İçkiyi, bulunduğu mevkiye, mensubu olduğu hanedana yakıştırılamayacak derecede fazla kaçırması da kötü arkadaşlarının suçu sayılır. İkisi de şehzade iken Abdülhâmid küçüktü ve Veliahd Şehzade Murad idi. Boşalacak taht önce Murad'la dolacaktı. O tahta hazırlanması gerekirdi fakat İkinci Bekri olma yolunda gidiyordu. İçki dostlarından memnun olmayan Şehzade Abdülhâmid Efendi, ağabeyi Murad Efendi'yle bu hale getirenlerden şikâyetçiydi. Hatta, bugün sabahlara kadar Murad Efendi'yi beraber olan Kemal Bey'e Abdülhâmid rica ediyor; "kardeşimin manen ölümüne sebep olacaksınız" diyor. Sabahlara kadar süren içkili sohbetlerin mihverinde Sultan Aziz'in hal işi olduğu malûm. Murad Efendi'nin arkadaşlarının Yeni Osmanlılar ağırlıklı olduğu da biliniyor.
Yaşayışı uymadığı gibi, kendisine taht yolunu açanın, ona davranışı da uygunsuzdu. Dünyanın en ağırbaşlı, en kuralcı devletine baş olan insan mevkiine ******üren Hüseyin Avni Paşa, içinde bulunduğu arabadan inmeye lüzum görmeden "buyurun" deyip yanına almıştı. Daha başlangıçta, amcasının iktidarında yaşadığı günleri mumla arayacağı belli olmuştu. "Murad Efendi arabaya binince, bir rivayete göre Hüseyin Avni Paşa kendisine tabancasını verip:
"Eğer hayatınız tehlikede kalırsa bu tabanca ile evvelâ bu kulunuzu öldürünüz! diye bir şey söylemiş." Tabanca meselesi bir başkası tarafından ortaya atılmış gibi de gösterilir. Öyle de, böyle de olsa tahta oturmaya giderken 36 yaşındaki Murad Efendi huzurlu değildi ve asla da huzur içinde olamayacaktı.
Amcası ile beraber 1867'de Avrupa seyahatine çıktığında, oraların kültürüne kendisini kaptırdığı ve bu merakının sonunda Fran-Mason teşkilâtına girdiği iddia edilir. "Murad Efendi Mason'du. Abdülaziz tahta çıkmadan Mason biraderler arasına karışmış bulunuyordu. Çünkü babasının son saltanat yılında yani 1861'de bir numaralı karbonari vantına girmiştir. Ve tabi Karbonari olunca Mason da oluvermişti." (Komitacılar, 412. sf.)
Sultan Murad'ın fazla içki kullandığı için sinirlerinin bozulduğu da söylenir, amma, "Sultan Murad Han sofrada iken kurenasından biri bu vaka-i faciayı (Sultan Aziz'in öldürülmesi) kendisine hikâye ettikte yevmi hal-i cülusun te'siri dehşetiyle dûçân za'fü fütur olan şuuruna birden bire halel gelmiştir." (Tezakir)
İşte böyle, amcasının feci sonuna dayanamayan Sultan Murad "Cinnet buhranına uğramıştır." Hem de çiçeği burnunda pâdişâh iken.
Sultan Beşinci Murad'ın, daha cülus günü yarınları için kesin işaretleri verdiği de anlatılıyor, deniyor ki: Biat merasimi yapılırken, komikliğiyle meşhur Vehbi Molla'yı karşısında görünce, güldürücü bir fıkrayı hatırlamışcasına aşırı tebessüme başladı. Patriklerle öbür ruhanîlerin hareketleri, davranışım büsbütün ciddiyetten uzaklaştırdı, fevri olarak yerinden çekilmek istedi. Merasim boyunca taşıdığı hal, şimdiye kadar yaşanmışlardan değildi. Seyredenler de, saltanatın bununla devam edemeyeceği, Hâmid Efendi'nin hazırlanması fikri doğmuştu. Deli olsa da, pâdişâhtı. Güç ondaydı. İlk gün Ziya Bey'i (sonra paşa) başkatip tayin etti. Namık Kemal başta olmak üzere bütün Jöntürkleri İstanbul'a getirtmek için emir verdi. Emri Sadrâzam Rüşdi Paşa'ya ******üren Ziya Bey tatlı bir azar işitti. "Her işimiz bitti de bu mu kaldı? On gün sonra gelseler kıyamet mi kopar, dünya mı yıkılır?" Bu azar da gıyaben pâdişâh hakkını alıyordu, Ziya Bey ayrıca azarlandı. Bu işin Ziya Bey tarafından önlenebileceğine inanan Rüşdi Paşa, pâdişâhı iknâya çalışmadığı için darıldı. Dargınlıkla iş bitmedi; Ziya Bey'in vazifesine son verildi. Sadullah Bey (Paşa) yerine geldi.
Biat merasiminde Sultan Murad'ın gösterdiği hafiflik, ayyaşlık derecesinde içkiciliği yerilir ve üçüncü biat günü yayınladığı bir Hattı Hümâyundan bahsedilir ki, hiç de anlatılan pâdişâhın olduğu sanılmaz. Güya, Sultan Murad saltanatını; Allah'ın takdiri ve milletin arzusu olarak yorumluyor. Sadrâzam ile diğer erkânı devletin vazifelerine devam edeceğini duyuruyor. Devletin içeride ve dışarıda yaşadığı sıkıntıların halkı huzursuz ettiğini, bunun giderilmesi amacıyla idare usûlünün sağlam bir esasa dayandırılması ve harcamaların kısılması gerektiğini vurguluyor: Yabancı devletlerle iyi geçinmenin, dostane münâsebetleri geliştirmenin şart olduğuna işaret ediyor.
Bu anlatılanları ihtiva eden yazının ne kadar Hattı Hümâyun ne kadar Hattı Erkân-i olduğu düşünülür! En azından, cülusuna halkın arzusu imiş gibi göstermesi, Sultan Aziz'i hal ve kendisini pâdişâh yapanların meşrebine daha çok yakışıyor. Diğer bölümlerde ne kadar Sultan Murad var ne kadar vüzera onu da bilemeyiz.
Görülen ve inanılan şu idi ki Beşinci Murad'ı pâdişâh yapanlar biraz korku ve tedirginlik içindeydiler. Bir pâdişâhı uydurma bahanelerle tahtından indirip, sıradaki şehzadeyi onun yerine geçirenler yaptıkları hatanın belli olmaması için gayret ediyorlardı. Sultan Murad oturduğu yeri doldurabilir, memleket işlerini öncekinden daha iyi yürütürse, olan olmuştur denir. Halciler rahat ederdi. Ne çâre ki bunların hiçbiri istendiği gibi gitmeyecek, zavallı Beşinci Murad kısa zaman sonra Erkânı Devlet tarafından "deli" yaftası yapıştırılmak suretiyle alaşağı edilecek.
Beşinci Murad, geçici de olsa rahatsızdı. İçinde bulunduğu durum rahatsızlığını tedavi etmekten çok artırmaya yarıyordu. Sultan Aziz, hal edildiği gün el yazısıyla bir pusula göndermiş, "Saltanat tahtı Abdülmecid Han ailesine mübarek olsun" demişti. Ertesi gün gönderdiği pusulada "Önce Allah'a sonra kapına sığındım.Elimle silahlandırdığım asker bana karşı ayaklandı. Benim başıma gelen felâketi Rabbim sana göstermesin" diyordu.
Amcasıyla kan bağı vardı. Avrupa'yı beraber dolaşmıştılar, hatıraları vardı. Sultan Murad her şeye rağmen amcasını severdi. Okuduğu pusulaları yazan insan, kısa süre önce, kendi oturduğu yerde oturuyor, memleketi idare ediyordu. Şimdi kendisine kulluk yapmaya çalışanlar ona kul olma yarışındaydılar. Sultan Beşinci Murat biraz rahatsız amma bunları düşünebilecek durumdaydı. Paşalar amcasına reva gördüklerinin daha ağırını kendisine de görebilirlerdi...
Beşinci Murad şarkta yaşıyordu. Amcasının ölüm haberini aldığı zaman çok etkilendi. Ona yapılanların acısı ve korkusu asabi rahatsızlığını artırdı. Muhtemeldir ki, suçluluk duygusu taşıyordu. En fazla da bunun ağırlığı ile sarsıldı. Bu feci olayı duyduğu an şöyle anlatılıyor: Yemek yiyordu ve haberi alır almaz "eyvah gitti" dedi. Çatal elinden düştü. "Bunu halk benden bilir" dediği de söyleniyor. Eğer bunlar doğruysa, vicdanı aklından ağırdı ve bu akıl bu vicdanı taşımadı!
Bundan sonra, tabii hiçbir hali kalmamış, tedavi için yapılan sıcak banyolar, kulaklarının arkasına bir sürü sülükler yapıştırılması büsbütün asabının bozulmasına sebep olmuş. "Hususi hekimi Kopalyon'un cahilane tedavisi" Pâdişâhı deli etmiş ve ters hareketlere başlamış.
"Selâmlıkta cami merdivenlerini çıkarken inmek, inerken çıkmak ve ata ters binmek, huzuruna çıkan vükelâyı öpüp kucaklamak ve nihayet Yıldîz Sarayı'nda kendini havuza atmak gibi gayri tabii hallerinden ve mütemadiyen; "Kan istemem, padişahlık istemem!" deyip durduğundan bahsedilir."

Çerkez Hasan Vak'ası (15 Haziran 1876)

Yılmaz Öztuna diyor ki; "1876 yılı kadar zengin olduğu nispette karışık mühim vakalarla yüklü başka bir yıl göstermek pek de kolay değildir."
Gerçekten de, bu sene çok hüzünlü, acılı, buruk ve zevksiz geçmekte idi. Devletin yabancılarla olan münasebetlerinde lehimize gelişen bir vak'a yok. Kendi aralarında insanlar biribirine ancak menfaat bağı ile yakınlaşıyor. Devletten fazla kendilerini düşünen bir heyet peyda olup, pâdişâhı hal ve sonra da hayatından ediyorlar. Tahta oturtulan yeni Pâdişâh çok kısa zamanda aklını oynatıyor. Tahtından edilen Pâdişâhın eşlerinden biri uğradığı gayri insani bir davranıştan sonra üşüyüp hasta oluyor ve ölüyor. Bu, ölen kadın Pâdişâhın eşidir ve Hasan Beyin ablasıdır. Yüzbaşılıktan hemen binbaşı yapılmış olan Çerkez Hasan Bey, eniştesi Sultan Aziz'in ve ablası Neşerek Kadınefendi'nin ölümlerinden sorumlu tuttuğu Hüseyin Avni Paşa'yı affedemez. İşte bu efkârlı 1876 senesinin en ferahlatıcı hadisesi, Hasan Bey'in kini yüzünden yaşanır.
26 yaşındaki "Çerkez Hasan Bey, delilik derecesinde cesur olup silah kullanmaktaki maharetiyle meşhurdur." Eniştesinin ve ablasının intikamını almaya ahd etmişti. Tayini çıkar amma Bağdat'a gitmez. Bitireceği bir işi vardır. Önce o iş; sonrası, Allah kerim!
Bugün (15 Haziran Cuma gecesi) Bâyezid, Soğanağa mahallesindeki Midhat Paşa'nın konağında vükelâ meclisi toplanmıştı. Sadrazam Rüştü Paşa, Midhat Paşa, H. Avni Paşa, Cevded Paşa, Rıza Paşa, Kayserili Ahmed Paşa, Yusuf Paşa, Halil Paşa, Hüseyin Paşa, Sait Efendi, Mahmud Bey ve Memduh Bey Girit'teki Hıristiyan halkın fesatçı hareketlerini görüşüyorlardı.
Çerkez Hasan Bey bu toplantıyı basar. Bir elinde revolver bir elinde kama olduğu halde "davranmayınız" diye bağırır. Sonra Hüseyin Avni Paşa'nın karnına ateş eder. Kayserili Ahmed Paşa müdahale etmek ister, başarılı olamaz, Hasan Bey'in kamasıyla parmakları kesilir. Yaralı halde sofaya kaçan Avni Paşa da kama ile delik deşik edilir. Ondan sonra Hariciye Nazırı Râşid Paşa'yı öldüren Hasan Bey aşağıdan gelen ayak seslerini duyunca katliama son verir. Gelen askerlere teslim olup merdivenden inerken Kolağası Şükrü Bey işgüzarlık yapıp Hasan Bey'e ağır sözler sarfeder ve çizmeden çıkan küçük tabancanın kurşunuyla Şükrü Bey de ölür.
Cevdet Paşa, Tezâkir'de anlatıyor: "Hariciye teşrifatçısı Kâmil Bey ile vapurda konuşurken "Ah canım ucundan kıyısından bu işde elimiz ve ismimiz yadolunacak kadar cüz-i medhalimiz olsaydı" diyerek, teessüf etti idi. Çerkez Hasan vakasından sonra Kâmil Bey'e tesadüf ettiğimde "Nasıl Beyefendi ucundan kıyısından bir hisse istermisin" dedim. "Aman Allah saklasın, söyleme" dedi.
"Ertesi gün Çerkez Hasan, Bâyezid Meydanı'nda bir ağaca asılarak öldürülür. Milletçe, bir kahraman şeklinde telakki edilen Çerkez Hasan Bey, sonradan, II. Abdülhamit tarafından da takdir kazanır. Ve Abdülhamit Han, Hasan Bey'in mezarını yaptırır, kitabesine "genç yaşında velîyün nimeti uğrunda fedây-ı can etmiş" diye yazdırır.
Bilhassa, Hüseyin Avni Paşa'nın ortadan kalkmış olması milleti memnun etmiş; ayrıca, çoktandır kahraman görmemiş olan insanlar, gerektiğinde birilerinin çıkacağı ümidine kavuşmakla da mutlu olmuşlardır.
Hüseyin Avni Paşa'nın ölümü sadece vatandaşları değil, devlet erkânından çoklarını da rahatlatmıştı. Sadrâzam Mütercim Rüşdi Paşa, Midhat Paşa ile iktidarı paylaştı. Meşrutiyet ilanı için acele eden Midhat Paşa ile acele etmemek gerektiğini savunan Rüşdü Paşa, Pâdişâhın akli muvazenesizliğini halktan saklıyorlardı.
Abdülaziz Han'ın halli ve Beşinci Murad'ın halli, bu iki mesele, aralarında ihtilafsız görülmüş ve görülüyordu. İş devlet bünyesinde bir şeyler yapmaya gelince kafadarların kafası aynı istikamete yatmadı. Hüseyin Avni Paşa'nın ölümünden sonra yaşanan karışıklık geçince Midhat Paşa meşrutiyet çalışmalarım hızlandırdı. "Ziya Bey eğitim müsteşarlığına getirildi, Namık Kemal ve arkadaşları yaptıkları yayınlarla Midhat Paşa'yı desteklediler. İngiliz sefirinin teşvikiyle Hıristiyanları da içine alacak meclis çalışmalarını devam ettirdi."

Balkanlar Kaynıyor

Padişah aklıyla, Mithat Paşa yeni anayasayla bazı paşalar padişahın hallini düşünmekle, vatandaş seyirle vakit geçirirken Sırbistan ve Karadağ isyan sırasının kendilerinde olduğunu fark ettiler.
İslav kavimlerini aralıksız ateşleyen Rusya, şartlarında kendisinden yana oluşuyla istediğini yaptırıyor. Türkiye, isyan tohumunu saçanın, hatta yeşermesi için sulayanın Rusya olduğunu biliyor, bilmez görünmek işine geliyor. Rusya insanlıktan anlamaz, anladığı dil bizde kalmadı.
Bab-ı Âli vaziyetten gafil değil, Sırbistan'ın ve Karadağ'ın hareketini takip ediyor, askeri tedbirler de alınmış ama, "Sadrâzam Rüşdi Paşa Sırbistan Prensi Milan'la Karadağ Prensi Nikita'ya birer telgraf çekerek, seferberliklerinin sebebini sormuş ve bu şiddetli (!) ihtara ilk önce musekkin ve mülayim cevaplar gelmiş, hatta Prens Milan izahat arzı için İstanbul'a bir murahhas göndereceğinden bile bahsetmişse de göndermemiş, bilakis aradan on dört gün geçince 22 Haziran Perşembe günü murahhas yerine ültimatom göndermiştir."
Artık söz dinletecek durumda değil Osmanlı, Sırp Prensi Bosna-Hersek olaylarının kendilerini kötü duruma getirdiğini söylüyor; vaziyetlerini düzeltmek kastıyla hudut tecavüzüne başlıyor. Sırp askerleri Bosna-Hersek'i işgal ederken Karadağ Hersek sancağının bir kısmım istiyor.
Balkanlarda bulunan 100 bin kişilik Türk ordusu serasker Çırpanlı Abdülkerim Nadir Paşa'nın kumandasındadır. İstenmediği halde Sırbistan ve Karadağ'la savaşa girişilmiştir. Yorumlara göre bu savaşın başlatıcısı Rusya, Sırpları ve Karadağlıları kobay olarak kullanmakta, daha sonra çıkacak olan harpte (93 Harbi) yıpranmış bir Türk ordusu ile vuruşmayı amaçlamaktadır. Bu savaşta Sırbistan ve Karadağ askerleri yenilmiştir.

Beşinci Murad'ın Hal'i (31 Ağustos 1876)

Devlet işleriyle hiç ilgilenemez hale geldi. Dahili ve harici meseleler çığ gibi büyüyor. Yeni pâdişâhın malûm sebepten dolayı kılıç kuşanma merasimi yapılamamıştı. Cuma selamlığına da çıkamayan pâdişâh, vezirleri müşkül durumda bıraktı. Halk pâdişâhı görmek istiyor; pâdişâh ortaya çıkarılacak gibi değil. Midhat yahut Rüşdi Paşa, ey ahâli pâdişâhımız delidir" deyip Abdülaziz Han'ın yerine çıkardıkları birini rezil edemezler.
Veliahd Abdülhâmid Efendi sırasını kullanmak için acele ediyor. Abdülhâmid'in eniştesi olan Dâmad Ma-mud Celaleddin Paşa kayınbiraderini bir an evvel tahtta görmek istiyor. Aşağıya aldığımız yazılar Damad Paşa'nın "Miratı Hakikat" adlı kitabından:
"... Sultan Murad'ın şuursuz hali herkesin diline düşmüş ve ulemâ arasında onun Cuma namazı kıldırmasının caiz olmayacağına dair dedikodular çoğalmış ve Rüşdi Paşa hakkında, pâdişahsız saltanatı idareden lezzet aldı" diye ayıplama ve kınama belirmişti."
"Şehzade Abdülhâmid Efendi Hazretlerinin tahta çıkışını çabuklaştırmayı, en fazla, kendilerine bağlı olan ticaret nâzırı ve eniştesi Mahmud Paşa arzu ederek, saltanat değişikliğinin lüzumunu sadrâzam nezdinde ispat edecek zevatı elde etmeye başladı..."
Devlet boşlukta, ihtilalle Beşinci Murad'ı pâdişâh yapan paşalardan biri öldü, geride kalanlar ne yapacaklarım bilemiyorlar. Dâhilî ve haricî bir yığın mesele çözüm bekliyordu. Cuma namazına bile çıkamayan Pâdişâha ananevi kılıç kuşanma merasimi yapılamamış, halk Pâdişâhı merak ediyor, görmek istiyordu. "Oturak yerinde çıban çıktı, onun tedavisine uğraşılıyor" diye ortaya bir haber saldılar, böylece milleti bir müddet oyaladılar.
Karadağ ve Sırbistan'da isyanlar başlamış, Türkiye'nin nasıl tavır koyacağı belli değil, paşalar çare arıyorlar. Veliahd Abdülhâmid Efendi aklından, sıranın kendisine geldiğini geçiriyor; Dâmad Mahmud Celaleddin Paşa büyük kayınbiraderi Abdülhâmid'i tahta çıkarmayı teklif ediyor, kesin bir çare bulamıyorlardı.
Abdülhâmid Efendi eniştesinden gördüğü destekle cesaretlendi. "Mabeyn Başkâtibi Sunullah Bey (Paşa), Ziya Bey (Paşa), Namık Kemâl, Ali Suavi gibi edipler Midhat Paşa'yı kesin şekilde iktidara getirecek bir anayasa üzerinde çalışıyorlardı."
Abdülhâmid Efendi kendisinin tahta geçmesi için Rüşdü Paşa ile Midhat Paşa'nın ikna edilmesi gerektiğini hesabederek, bir gün bu iki paşayı Maslak Köşkü'ne davet etti. İkisinin de zayıf taraflarını biliyordu ve zayıf taraflarından yakalayıp Sultan Murad'ın hal'ine ikna etti. Abdülhâmid'e işin maliyeti sadece bir çift kol düğmesidir. Midhat Paşa'ya hediye edilen bu düğmeler sonradan Avrupa'da 4000 İngiliz altınına satılmıştır (bugünkü satınalma değeri 1.6 milyon dolar).
Abdülhâmid Efendi'ye naib-i saltanattık teklif edilince, "Devlet işleri böyle yürümez" diyerek, kabul etmemiş ve hal işine karar verilmişti.
Müstakbel Sultan tahta hazırlanırken, mevcut sultan için Viyana'dan doktor getirilmiş, ilk muayenesini yapmış ve düzelme ihtimalinden bahsetmiş ise de ikinci muayeneden sonra tedavinin mümkün olmadığını açıklamış, Viyanalı doktor ilmî raporunu verdikten sonra iş dinî rapora kalmıştı.
Vekiller toplanıp konuşurlar, tartışırlar ve aralarında Beşinci Murad'ın hal'i için mutabakata varırlar. Bir de fetva metni hazırlarlar, Hayrullah Efendi'ye okutup mühürletmeye sıra gelir.
Şeyhülislâm Hayrullah Efendi'nin en son bastığı mühür kurumamıştı. Bunu da okudu:
"İmâmül müslimin cünûni mutbık ile mecnun olmağla imametten maksud fevtalsa uhdesinden akd-i imamet münhâs olur mu? Beyan buyurula."
"El cevap: Allahu âlem olur."
Fetvadaki anahtar kelime "cünûni mutbık"tır. Yani dâimi cinnet. Başka türlü olsa, şifa aranır, beklenir ama "cünûni mutbık" denince, bu iş bitmiştir; çaresi yoktur, beklenmez. Fetva ile mesele halline taraftar olmasa da fetva ile ilgili görüşünü yazan Enver Ziya Karal'a göre:
"Fetva şeriatın sözü olmakla son sözdü. Ne takdir, ne tahsin ne de tetkik ve tahlil edilemezdi. Bu sebeple dinleyenlerin bir dua karşısında gösterdikleri sükût bir devrin sonu ve yeni bir devrin başlangıcı demekti."
Beşinci Murad yaşının tam 35 sene, 11 ay, 11 gün tuttuğu, yani 36 yaşını ikmâl etmek üzere bulunduğu sırada hal edilmiş demektir. Saltanat müddeti bu senenin 30 Mayıs Salı gününden itibaren 93 gün sürmüştür.

Doksanüçde doksanüç gün Pâdişah-ı dehr olup
Göçdü uzletgâhına Sultan Murad-ı nâ Murad.


İsmail Hami Danişmend diyor ki: "Sultan Murad'ın hastalığı çok sürmemiş, torunlarından Şehzade Osman Fuad Efendi'nin bana anlattığına göre, Çırağan Sarayı'ndaki çilesini şarkılar bestelemek ve torunlarına ders vermekle geçirmiştir."

#57 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 19 June 2007 - 02:43

SULTAN II. ABDÜLHAMİD

(31 Ağustos 1876 – 27 Nisan 1909)


Resmi ekleyen


Babası Sultan Abdülmecit, anası Tiri Müjgan Kadın Efendi. Doğumu 21 Eylül 1842. Anasının vefatında 11 yaşında idi, acısını uzun zaman unutamamış, ana sıcaklığını Piristü Kadın Efendiyle yaşamaya çalışmış, Kadın Efendi de ondan bu sıcaklığı esirgememişti. Babası öldüğü zaman (1861) yetişkin delikanlıydı, acılara alışmıştı. Abdülhamit Efendi Sultan Murat hal edilince tahta oturmuş ve 31 yaşım doldurmak üzereydi. Biat merasimi öncesi biraz karışıklık yaşandı. Bunun sebebi Sultan Murat taraftarlarının çıkarabilecekleri düşünülen olaydı. Her ne olursa olsun, bir Osmanoğlu'nun yoluna baş koyacak fedaileri bulunur. Aleni ve suikasta müsait bir yerde yapılacağına, Bâbüssâde içinde Arz Odası denilen eski kâşane de olsa daha iyi olur, dendi. Sadrazam, Osmanlı âdetinin bozulmasına karşıydı; "kesin olarak Bâbüssâde önünde yapılmalıdır" deyince, taht oraya kondu.
Sultan İkinci Abdülhamit Han 31 Ağustos 1876, Perşembe günü tahta oturdu. Biat merasimi eski usûle göre başladı. Evvela Nakibüleşraf ve Reisülulemâ Mustafa İzzet Efendi ve daha sonra bütün ulemâ, mülkî ve askeri rical... Resmî kişiler ve hazır bulunanların tamamı biat merasimini yerine getirdiler. Belirli yerlerden ve donanmadan toplar atılarak cülus ilan olundu. Üç gün üç gece şehir donanması yapıldı.
O günlerin önemli devlet ricalinden olan Mahmud Celâleddin Paşa'nın, önceki iki pâdişâhla ilgili sözleri ilginçtir: "Sultan Aziz'in hal'ine cinnet fetvası alındığı, aslında, böyle bir şeyin olmadığı, akıllı diye getirilen Sultan Murat için de aynı yolun takip edilişi ibret alınacak bir ilâhi adalettir" diyor. Bakalım, Sultan Hâmid'le ilgili de aynı adam aynı fetvayı verecek mi?
Arapça, Acemce ve Fransızca bilen Sultan Abdülhamit, bilinenin veya zannedilenin aksine musiki de Batı müziğini tercih ederdi. Yerli ve yabancı hocalardan dersler alarak belirli bir seviyede kültür sahibi olmuştu. Ne yazık ki, Padişah, düşmanları tarafından cahil olarak tanıtılmaya çalışılmıştır.
Şehzadeliğinde Lütfi Efendi'den Osmanlı Tarihi okuyan Sultan Hâmid, ecdadını kendisine tanıtan hocası hastalanınca aşağıdaki şiiri yazarak, bu vadide de boş olmadığını göstermiştir:

Haber-i inhiraf-ı tabı şerif Oldu gayet teessüre badi
Hak vire afiyetle ömr-i diraz Bâ kemûl-i meserretti şâdi


İlk devir Pâdişahlarına nisbeten sonradan gelenlere talihsiz demek, herhalde yanlış olmaz. Hele de şu son asrın düşünülmesi, Abdülhamit Han'ın ne kadar talihsiz olduğunu anlamaya yeter.
Devlet şifasız dertlerden muzdarip, durmadan ameliyat masalarına yatırılıyor; her kalkışında yaraları azıyor. İler tutar bir yeri kalmadığı bir zamanda Abdülhâmid Han neşteri eline alıyor; etrafındaki ehliyetsizler bırakırsa belki sıhhate kavuşturacak, biraz ömrünü uzatacak.
Abdülhamit Han'ın zekâsı ittifakla kabul edilen hususiyetlerindendir. Devletin dağdağalı günlerinde doğup, büyümüş olması, çekilen mali sıkıntıların ve devamlı toprak kayıplarının gözünün önünde cereyan etmesi onu temkinli olmaya sevk ediyordu. Tarihe merakı bilhassa kendi devletinin tarihini, geçmişini ve bu gününü iyi biliyor olması, mevcut durumdan memnuniyetsizliği, onu çareler aramaya itiyordu. Dünyaya adalet dağıtan şanlı günlerin tekrar elde edilmesi gereğine inanıyordu, lakin etrafında birinci sınıf elemanların kıtlığını da biliyordu.
Sultan Hâmid'in iktidara gelişi (tahta oturuşu) bir takım oyunlarla olmuştu. Sonradan düzelse de, o günlerde akli durumu devletin başında bulunmamasını gerektirdiği için tahttan indirilen Beşinci Murad'ın yerine geçmek için bazı paşaları ikna etmeye uğraşırken, hediye adıyla rüşvet bile vermişti (Midhat Paşa'ya kol düğmeleri). Kendisini pâdişâh yapanların kanun-ı esasi çalışmalarını, istemese de desteklemesi lâzımdı. Avrupa'da faaliyet gösteren Yeni Osmanlılar, yaptıkları neşriyatla Türkiye'de kafaları karıştırıyordu; onlarla mücadele etmesi gerekliydi. Balkanlar kaynıyor, Rusya "hasta adam"ı teneşire yatırmak için kollarını sıvamış, acele ile saldırıyor, bir an evvel mezara gömmek istiyordu.
Yeri geldikçe anlatılacak bir yığın gaile ve imkânsızlıklar içerisinde; üstelik yapayalnız bir adam. Eski bir masaldaki imparator veya pâdişâh gibi. Bütün sulara zehir karışıp da içenlerin delirdiği, sadece Padişahın küplerindeki eski sudan içerek akıllı kaldığı ve diğerlerine benzemeyişinden deli zannedildiği var ya, Sultan Abdülhamit de öyle farklı görülüyordu. Masallardaki padişaha deliler, deli padişah diye arkasından güldükçe "küpleri kırdırmayın bana" dermiş. Sultan Abdülhamit de küpleri kırmamak için olağanüstü mücadele vermiştir.
Onunla ilgili bazı yazıları İ.H.D.'in Kronoloji'sinden aktarıyorum.
"Fevkalâde bir zekâ ile hayret edilecek kuvvetle bir hafızaya malik olduğunda düşmanları bile müttefiktir. İrade kuvveti de zekâ ve hafızasıyla mütenasip gösterilir."
"Sultan Hâmid iffet, haysiyet, vakar ve namus timsalidir."
Eski Dâhiliye Nazırlarından Reşit Bey'in hatıratında onun bu en bariz vasfına: "Kelimenin bütün manasıyla afif idi. Yani kimsenin ırzına ve kesesine göz diktiği görülmemiştir." diye şehâdet edilmektedir."
"Sultan Hâmid'in meçhul cephelerinden biri de Türklük şuurunda gösterilebilir."
"... Karakeçili aşiretinden ikiyüz kişilik bir "söğüt maiyet bölüğü" teşkil etmesi de milliyetine bağlılığındandır. Mabeyn başkâtibi Tahsin Paşa'nın hatıratında bu meseleden bahsedilirken:
"Sultan Hâmid'in bu mızraklı bölüğüne fevkalâde teveccüh ve itimadı vardı." dedikten sonra bunların kumandanı olan Mehmet Bey'in bir arkadaşıyla beraber "Sultan Hâmid'in yatak odası yanında" yattıklarından bahseder. Sarayda bütün ahlâki safvetlerini "kaya gibi" muhafaza etmiş olan "Civanmerd" Karakeçililere karşı Abdülhâmid'in milli rabıtası şöyle izah edilmektedir:
"Sultan Hâmid söğütlü bölüğünden daima memnuniyet ve sitayişle bahseder, onlarla görüştüğü zaman:
- Öz hemşehrilerim! diye hitâb ederdi."
Kızıl Sultan denmesinin sebebi artık herkesçe bilinmektedir. Türk topraklarının parçalanıp bir Ermenistan kurulması faaliyeti, Abdülhamit Han tarafından önlenince, bir Fransızın ortaya attığı bu sıfat diğer düşmanların da hoşuna gitmiş; ne yazık ki, Türklerden bile bunu kabul edenler çıkmıştır.
Kanun-ı esasi ile ilgili düşüncesini Tahsin Paşa'ya anlatmış, o da hatıratında kısaca temas ederken aralannda geçen konuşmada, Sultan Hâmid'in kendisine şöyle söylediğini yazıyor:
"Bir hükümdar için lâzım olan şey memleketin menfaatidir. Eğer bu menfaat Kanun-ı esasinin ilanında ise o da yapılıyor; fakat iyi tatbik olunur mu, Türk'ün menfaati mahfuz kalır mı? Burasını kestiremiyorum."
Bunlar yorum istemeyen, hemen anlaşılan sözlerdir. Abdülhâmid Han'ın milli duygularının derinliği, kanun-ı esasinin içinde Türk milletinin fazla önem taşımadığını sezmesi ile açığa çıkıyor.
Biraz da Yılmaz Öztuna'dan seyredelim Abdülhâmid Han'ı.
"Spor yapar, ata biner, silâh kullanırdı. Bir müddet içmiş, sonra bırakmıştı. İbadetini hiç ihmal etmezdi. Cömertlikten mahrum değildi, fakat muktesiddi. Para işlerine aklı ererdi. İhtiyatlı, sıkı ağızlı idi. Az konuşur çok dinlerdi. İnsanları incelemek ve karakterlerine, zaaflarına nüfuz etmek en büyük merakı idi. Aldatılması müşkil idi. Babası kendisini "kuşkulu ve sükuti oğlum" diye severdi. O da ağabeyi gibi Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne, kurulduğu yıl girmiş, ağabeyi sonuna kadar kaldığı halde o, bir yıl içinde cemiyetin gayesini teşhis etmiş, devlete muzır bulmuş, elini çekmişti."
"İkinci Sultan Hâmid, dindar bir insandı. Bilhassa akşam ezanı okununca başına bir sarık sarar, imamet mevkiine geçerdi. Namaz kıldırmasını pek severdi. Musâhib-i Şehriyarî Lütfi Bey, Evsapçıbaşısı İsmet Bey, Seccadecibaşı, Şamdancıbaşı, Kahvecibaşı ve Bendegândan Hacı Mahmud Bey bu namazda hazır bulunurdu."
Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu'na bir bakalım ne diyor?
"Cennetmekân Sultan İkinci Abdülhâmid Han Hazretleri, Osmanlı devrinin tek ve gerçek siyasi dehası olarak nice ve nice canlı enkaz arasında vekar ve ihtişam ile boy verir..."
Belki abartıyor ama kanaati bu!
Enver Ziya Karal, "Pâdişâhların veliahtlık dönemi, onların halk tarafından tanınmalarına yarardı." diyor. Aslı olmasa da bir takım sözler yaydırmış halk arasına, halk da o sözlerle, istikbalin padişahıyla ilgili yorumlar yaparmış. Sultan Hâmid'in veliahtlık dönemi 93 gün sürdüğü için tanınmasına, hakkında hikâyeler uydurulmasına zaman yetmemişti.
Biat merasimi ve üç gün süren cülus şenlikleri bütün şehirlerde bayram gibi yaşanırken, dördüncü gün bir kızı dünyaya gelir Pâdişâhın ve beşinci günde doğum yıldönümüdür. Kılıç kuşanma töreni altıncı günde yapılır.
Sırbistan ve Karadağ'da harb devam ededursun, Rusyalı hain emelleri için planlar kuradursun, Devlet-i Aliye yeni Pâdişâhı bir haftalık bir bayramla sevindiriyordu. O da, halka ve devlet erkânına sevimli gelecek davranışlardan kaçmıyor, fikren anlaşamadığı insanlara ve meşrutiyetçilere bile şirin görünmeye çalışıyordu.
Kılıç kuşanma merasiminden sonra Topkapı Sarayı'na, oradan Dolmabahçe Sarayı'na geçip, dönüşünde geleneğe uyarak ecdat kabirlerini ziyaret ediyor, fakirlere sadakalar dağıtıyor. Bunlar olağan işlerdir. Seraskerlik binasına gidip subaylarla yemek yemesi farklıdır. Bilâhare "Yıldız Sarayı'nda devlet ve saray erkânı ile yemek yemesi", "bahriye nezaretinde amiraller ve subaylarla karavana yemesi" de farklılıktır. Bunlarla bitmiyordu padişahın yaptıkları. Halkın arasına girip, camilerde namaz kılıyordu.
Abdülhamit Han'ın bu farklı tutumu halkın gönlünü kazanmasına yetiyordu. İdarede bazı değişiklikler de yapmıştı. Bunlardan belki de en mühimi, mütercim Rüşdi Paşa'yı istifa ettirip, yerine şûrayı devlet reisi Midhat Paşa'yı sadrâzam yapmasıydı.
Siyaset ilmini iyi bilen Abdülhâmid Han, Genç Osmanlıların en ateşli üyesi Nâmık Kemâl'i bile kabul etmiş ve ona "Allah için olsun Kemâl Bey, hep birlikte çalışalım; bu devlet ve saltanatı eski halinden âli bir mertebeye getirelim" demek suretiyle onun fikrinde olanlarla da işbirliği yapmak niyetinde olduğunu hissettirmişti."

Balkanlarda Son Durum

Sırbistan ve Karadağ Sultan Murad'ın kısacık saltanatının sonlarında isyana kalkışmış ve Türk ordusunun müdahalesiyle savaşı kaybetme durumuna gelmişti.
Halkın heyecanı son haddinde, malıyla, canıyla bu savaşa destek oluyordu. Fakat hükümet Avrupa devletlerinden çekindiği için, savaşı başlatan taraf olmadığını anlatmaya çalışıyordu. Balkanlarda daima kendileri için kârlı bir durum yaratma peşinde olan Avusturya ve bilhassa Rusya aralarında bir anlaşma yapmıştılar. "Reichstad"da yapılan anlaşma aynı ismi taşımaktaydı. "Reichstad Anlaşması." Buna göre, harbin sonunu bekleyecekler. Osmanlı Devleti galip gelirse savaş öncesi durumu devam ettirecekler. Şayet Osmanlı Devleti yenilirse? İşte o zaman Sırbistan Karadağ'ı alacak, Avusturya Bosna ve Hersek'i. Rusya daha büyük lokma peşindeydi. Beserabya ve Anadolu'nun doğu kuzeyindeki Batum bölgesi Rusya'nın hakkı olacaktı. Eğer mağlûbiyet geniş çaplı olursa, Osmanlı Devleti'nin felaketi hazır. O zaman Balkanlarda üç yeni devlet, kurulacak: "Arnavudluk, Bulgaristan ve Rumeli, ayrıca Yunanistan'da Tesalya ve Epir'i alacak. İstanbul ise serbest şehir haline getirilecektir. Antlaşmada Balkanlarda büyük bir Slav devletinin kurulmayacağı da tesbit edilmişti."
Ne kadar adil! bir anlaşma ki, Osmanlı Devleti'nin kazanması, sadece kaybolmasını önleyecek; Allah muhafaza kaybederse, görüldüğü gibi!!!
Osmanlı ordusu 100 bin kişilik insan gücüne sahip; Sırbistan gönüllerle beraber 150 bin kişi. Rus General Çernayef dahi Sırplar tarafından bir orduya komuta etmektedir. Karadağ'ın da 40–50 bin kişiyle karşımızda olduğu düşünülürse çok büyük bir orduyla savaşıyoruz demektir. Yalnız Karadağlılar nizami harpten anlamayıp, gerillacılıkta iyi idiler.
Sırplarla birçok saldırı yaşandı. Türk askerinin savaş kabiliyeti Sırplarda görünmüyordu. Çok zayiat veren, yenemeyeceğini, hatta feci bir mağlûbiyet yaşayacağını anlayan Sırplı Prens Milan Belgrad'da bulunan büyük devlet temsilcilerinden ateşkes için aracılık istedi.
Rus milleti, Slavların yenilmesinden büyük üzüntü duyup, devletlerini Osmanlı'yla savaşa teşvik ediyordu. İngiltere'de dinî hisler öne çıkmış, halk, Müslüman Türkiye aleyhine konuşmaya başlamıştı. Bu günlerde İngiltere, Rusya'dan atik davranıp bir mütareke yapılması teklifinde bulundu. Gizli tehdidi de ihmal etmedi. "Aksi halde tarafsızlık diye bir şey kalmayabilir!"
Verilen cevap "istediğimiz şartlarda bir barış için hazırız!" oldu ve savaş durduruldu.
Rusya'da, İngiltere'de kamuoyu baskısı devletini nasıl yönlendiriyorsa Türkiye'de de aynısı mevzubahis idi. Halk daha ziyade heyecanıyla, idareci aklı-mantığıyla hareket ediyor. Türk efkârı umûmiyesi (halk topluluğu) öyle galeyana gelmiş ki, bırakılsa gidip Sırbistan'ı haritadan silecek. Devletin bu gücü varken yapılmamıştı, şimdi ise güç yok. Devlet erkânı oturdu, düşündü ve altı şart ileri sürdü:
1. Sırp Beyi İstanbul'a gelip, padişaha saygılarını sunsun.
2. 1867'de muhafazası Sırp Beyine bırakılan dört kale iade edilsin.
3. Milis askeri terhis edilsin.
4. Asayişin temini için 10 binden fazla nizamî asker bulundurulmasın.
5. İki bataryadan fazla top bulundurulmasın.
6. Miktarı sonra tespit edilecek harp tazminatı verilsin.

İngiltere, Türkiye'nin şartlarını münasip görmedi. Diğer devletlerle görüştükten sonra karşı şartları getirdi: Aşağı yukarı başlandığı yere dönülüyordu. Belki daha kötü: Sırbistan ve Karadağ'a yeni imtiyazlar ve Bosna Hersek'e muhtariyet. Rusya ancak böyle bir şey isteyebilirdi; Devlet şaşırdı.
Bu görüşmeler sürerken Sırbistan Hıristiyan devletler tarafından sevildiğini, korunduğunu fark etti; cesaret kazandı. Zaman içinde askeri noksanını tamamladı. En büyük yardımcısı Rusya idi.
Küçük büyük rütbelerde subaylar ve silahlar geldi Rusya'dan ve Sırbistan 25 Eylül 1876'da tekrar savaşı başlattı.
Savaşın ikinci safhasında Rus general Çernayef mağlup oldu. Sırp komutanı askeri paniğe kapıldı. Türk askerini çok uğraştıran Alesinatz siperleri aşıldı. Belgrad yolu açıldı, Sırbistan işgali bir fiskeye kaldı.
Belgrad'da yaşayan Sırplılar mağlubiyeti hazmedemeyip eli silah tutanlar savunmaya hazırlanırken, Prens Milan gerçekçi hareketi tercih etti. "Hiçbir şey yapamayız" dedi. Acele bir telgraf çekti. Rus Çarı'na dedi ki: "Sırbistan'ın kurtuluşu için Allah'tan sonra size güveniyorum." Rusya zaten hazırdı. İstanbul'daki Rus elçisi -Mahmud Nedim Paşa'nın can dostu- İgnatiyef Osmanlı hükümetine 48 saatlik ültimatom verdi. (31 Ekim 1876) "Eğer Sırbistan ve Karadağ ile şartsız olarak, iki aylık mütareke yapmazsanız, bütün memurlarımla beraber İstanbul'u terk edeceğim ve bunun mesulü siz olacaksınız!" Ölür müsün, öldürür müsün?
Hesap gayet basit. Dünyada yardımına koşacak hiçbir devlet bulunmayan Osmanlı, bütün devletleri de karşısına alarak Rusya ile savaşamaz. İgnatiyef'in dediği yapıldı. (31 Ekim 1876)

İstanbul Konferansı (23 Aralık 1876)

19 Aralık'ta Sadrâzam Rüşdi Paşa istifa etti. Aynı gün Midhat Paşa ikinci defa sadârete getirildi. 23 Aralıkta Balkanlar meselesinin halli için -kimi yerde İstanbul, kimi yerde Tersane Konferansı denen- görüşmelere başlandı, bu konferansın yapılmasını Rusya ve İngiltere ayrı ayrı istediler; iki devlet de kendisi önayak olmayı, birinci rolü kapmış görünmeyi istiyordu. Sırbistan'ın yalvarması sonucu kabul ettirilen ateşkesten sonra 2 Kasım 1876'da Çar II. Aleksandr İngiltere elçisiyle görüşmesinde "Avrupa, Osmanlı hükümetinin devamlı hakaretlerine katlanmaya hazırsa, Rusya böyle bir hale katlanamaz. Böyle bir davranış Rusya'nın şeref ve haysiyeti ile olduğu gibi menfaatleriyle de telif edilemez" demişti. Cesur Çar tek başına Rusya'nın Osmanlı ile uğraşabileceğini de söylemişti.
İngiliz Başvekili de İngiltere'nin muharebeden çekinmediğini, 20 sene bile savaşabileceklerini, İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazı'na gönderileceğini söyleyebilmişti. Türkiye, ormanda etrafı çakallarla çevrilmiş bir ceylan gibi. Bu durumda İstanbul Konferansı toplanıyor. Hariciye Nâzırı Saffet Paşa ile Berlin elçisi Ethem Paşa Türk tezini savunacak karşıdaki devletler şöyle: Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya ve İtalya. Rusya'yı İgnatiyef temsil ediyor, İngiltere'yi sömürgeler nazırı Salisbury, Fransa'yı Kont Bourgain, Avusturya'yı Elçi Ziçi, Almanya'yı Elçi Verter ve İtalya'yı Kont Corti...
Temsilciler Bahriye Nezaretinin büyük salonunda toplandılar. Herkes kendisine ayrılan yere oturdu. Konferansta görüşülecek maddeler anlatılırken, bina müthiş bir gümbürtüyle sarsıldı. Herkes peşpeşe atılan topların çıkardığı kulakları uğuldatan sesi hayret içinde -biraz da ürkekçe- dinlerken, Hariciye Nazın Saffet Paşa ayağa kalkarak açıklama yaptı. Uzun uzun meşrûtiyetin ilanını anlattı. Herkesin yüzünde gülümseme bekliyordu. Gördüğü ilgisizlikte, yapılanın hiç de hoş bir şey olmadığı imâsı vardı.
29 gün süren konferans beklenen neticeyi vermedi. Öncelikle, ilan edilmiş bulunan meşruti idarenin, böyle bir konferansın gereğini ortadan kaldırdığı inancı havada kaldı. Sanılıyordu ki, yeni ilan edilen Kanun-ı Esasi Hıristiyanların haklarını gözetmeyi taahhüt ettiği için büyük devletler memnun kalıp, yeni birtakım isteklerden vazgeçecekler. Öyle olmadı. Türk tezi, büyük devletler tarafından, onların tezi de Türk heyeti tarafından reddedildi. Haklılıktan fazla güçlülüğün önemli olduğunun kavranamayışı Türkiye adına talihsizlikti. Türkiye'nin ve Rusya'nın durumunu iyi bilen İngiliz temsilci Lord Salisbury Türkiye adına endişe taşıyordu. Çıkacağından korktuğu savaşı engellemek için çok çaba sarf etti. Rusya'yla başa çıkamayacağını bildiği Türkiye'nin ufak tefek tavizlerden kaçınmamasını istiyordu. Lord'un Türk tarafına yaptığı telkinin ana fikri şu idi. İngiltere'nin yardımı olmadan Türkiye Rusya'yı yenemez ve İngiltere Türkiye'ye yardım edemez. Fakat bunu Mithat Paşa'nın kafasına bir türlü sokamaz.
İngiliz, Midhat Paşa'ya anlatamaz. Rusya ile savaşı "dış siyaset hakkında hiçbir doğru fikri olmayan Sadrazam Midhat Paşa istiyordu. Gafil Serasker Kaymakamı Müşir Redif Paşa ile mabeyn müşiri Dâmad Mahmud Celaleddin Paşa da onu destekliyordu."
Lord Salisbury önce mektupla, sonra huzura kabul edilerek yüzüne karşı padişaha, Rusya ile savaşın tehlikelerini anlatır. Pâdişâh, savaş taraftarı değildi, zaten. Vükelâyı saraya davet ederek, asker ve mühimmat durumunu sorunca, değişik cevaplar alır. Tatmin olmayınca, kendi aralarında görüşüp, vardıkları neticeyi bildirmelerini ister vekillerden.
Arz edilen netice çok destansıdır. Ancak, "ya devlet başa, ya kuzgun leşe" denecek zamanlarda verilecek karardır.
"Böyle tekliflerde harbetmek için askerin kuvvetine bakılmaz, bunda istitaat (yardım) aranmaz. Biz Anadolu'ya dört yüz atlı ile geldik, yine dört yüz kişi kalıncaya kadar harbetmek lâzımdır."
"Midyat Paşa kabinesinin böyle bir palavrayı karar diye bildirmesini" İ.H. Danişmend istihza ile anlatır. Daha garibini Cevdet Paşa'nın Tezakiri'nden aktaracağız.
"Elhasıl ol vakit muharebe yoluna gitmek, bizce hiç caiz değil idi. Lâkin akdemce (daha önce) Midhat Paşa efkârı ammeyi tehyîc (heyecanlandırma) ile muharebe yoluna sevk etti. Sanki topu o doldurdu. Redif Paşa ile Mahmud Paşa dahi ateş ettiler. Devleti bir büyük mehlekeye (helak olacak yere) attılar."
Cevded Paşa bunları anlattıktan sonra, Redif Paşa'nın kaleme aldırdığı bir lâyihayı dinlediklerini, layihanın yanlış sınır bilgileriyle dolu olduğunu söyler ve "Bu lâyiha okundukta fevkalâde teessüf ettim ve dedim ki..." der, Paşa:
"Bu beyan buyrulan hüdûd Kırım muharebesinden önceki hudûdumuzdur. Ledel müsâlâha Besarabya kıtası Buğdan'a ilhak olundu. Rusya ile buluşamayız. Muharebemiz ancak Karadaniz'de yâhud Anadolu kıt'asında olmak lâzım gelir." ve devamla:
"Redif Paşa çantasından haritasını çıkardı. Gördük ki; Kırım muharebesinden evvel yapılmış bir haritadır. Lâkin kendisi ana aldanıp bizim sözümüze çerdâr ehemmiyet vermedi. Derhal divan kaleminden hududname getirildi. Görüldü ki ayağı Tuna'ya munsab olan Bel-grad gölü bile Boğdan arazisine ilhak olunmuş. Redif Paşa pek fena bozuldu."
Sultan Abdülhamit bu adamlarla çalışmak zorundaydı ve bu adamların yüzünden Rusya'ya savaş açılıyordu.
"Eğinli Said Paşa'nın hatıratında:
"Vay gidi humk-u belâhet vay! (ahmaklık, budalalık) Rumeli'nin bütün bütün gitmesine sebeb olacaklar." diye yanıp yakılması bile bundandır" diyor İ.H. Danişmend ve ekliyor; "Sadrâzam Midhat Paşa harbciliğin en büyük mürevvicidir (taraflısı) ve Serasker Redif Paşa da kendisiyle hem fikirdir. Saraydaki harp timsali de Dâmad Mahmud Celaleddin Paşa'dır."
Mahmud Celaleddin Paşa (yukarıda bahsedilen Damad Celaleddin Paşa değil) Lord Salisbury'nin Midhat Paşa'yla diyalogunu, hiç de sevimli anlatmıyor. Osmanlı tezine itibar edilmesi, aslında bir fedakârlık getirmiyordu karşı tarafa.
Osmanlı'dan istenenlere gelince, Balkanlarda Osmanlı hâkimiyetini sıfıra indirmek gibiydi. Mahmud Celaleddin Paşa'nın deyimiyle: "Bosna ve Hersek adına istenilen idare usulünün şekil ve biçimi, neticede oralarda İslâm hukukunun ve Osmanlı hükümetinin kaldırılmasına delâlet edeceği ve Osmanlı askerinin ikametlerinin kalelere inhisar ettirilmesi, "Millet Askeri" tertibi, aynen Sırbistan Prensliğinin kuruluşunda konulan kaideler gibi, Osmanlı idaresinin temelinden yıkılmasına yol açacağı ve bunlardan başka, vali ve hâkimlerin altı devlet reyleriyle tâyini ıslâhata nezâret için ecnebi komisyon kurulması..."
Uzuyor bu mesele. Birdenbire red edilmediği, uzun müzakereler yapıldığı, karardan önce çok düşünüldüğü anlatılıyor. Ve şu da söyleniyor aynı sayfada: "İngiliz murahhası Lord Salisbury, bir gün Bâb-ı Âli'ye gelerek, Midhat Paşa'yı azarlar tarzda pek çok soğuk sözler sarfetmiş..."
Acaba, Mithat Paşa Salisbury ile zıtlaştığı için, ona inad olsun diye aykırı davranmış olabilir mi? Salisbury'nin Rus temsilcisi General İgnatiyefle aynı ağzı konuştuğundan da bahsediliyor, onun Türk tarafını, Rusya'yı sevdiği için tavize zorladığını varsaymak mümkün ise de, aşağıda okunacak, padişaha sunduğu lâyiha düşündürücüdür. İngiltere başmurahhası Salisbury pâdişâha sunduğu layiha ile konferansta istenenlerin kabulünü şiddetle tavsiye ediyor, lâyiha şu:
"Osmanlı Devleti bugünkü günde gayet tehlikeli bir halde bulunuyor. Zira Rusya'nın ikiyüzelli bin kişilik bir ordusu Eflâk ve Boğdan sınırında, yüz elli bin kişilik ordusu da Anadolu sınırı üzerinde yığınak yaptı. Eğer Rusya, Tuna nehrini geçerse, Avusturya Bosna'ya asker sokmaya mecbur olur. İtalya'da Bulgar hadisesi sebebiyle Osmanlı topraklarına saldırmayı ve istilâ etmeyi tasarladığından Avusturyalıların bu hareketi görülürse İtalya'yı tutmak mümkün değildir. Yunanistan ise, istilacı, haris emellerini ortaya atacak, İran'da doğu sınırlarında topraklarını genişletmek iddialarına başlayacaktır. İşte Osmanlı Devleti bu kadar düşman arasında kalıp, muharebeyi bunlarla yapmaya mecbur olur."
Yerlisiyle yabancısıyla Türkiye hakkında düşünülenler böyle yahut buna yakın. Bizim şanlı paşalarımızın bilgisiz cesareti, buna rağmen harp kararı almaya çekinmedi.
Harbin göze alınması, iki tarafın da merdâne! davranışını ortaya koymuştu. İlanından, iki tarafta uzak durmaya çalışıyor olmalı ki, en ateşli taraftar olan Rus İgnatiyef, emelim, savaşmadan gerçekleştirmeyi deniyor. Almanya'ya gittiğinde Berlin'de Osmanlı Devleti maslahatgüzarı ile görüşüp, diyor ki:
"Devletiniz pek basit bir hareketle savaşın çıkışını önleyebilir. O hareket de, Karadağ'la barış yapmak, taahhüt ettiği ıslahatı gerçekleştirmek ve Rusya ile müzakerelere girişerek, iki devlet arasındaki münasebetleri yeniden kurmak için Petersburg'a liyakatli bir elçi göndermekten ibarettir. Belki Avrupa bunu sizden isteyecektir. İstenilmeden önce kendiliğinizden yapmanız akıllıca bir hareket olur. Yoksa savaş çıkması bence muhakkak görünüyor. Bu savaşta ise Osmanlı Devleti'nin bekası tehlikeye düşer ve tebaasının ileride vuku bulacak istekleri de Rusya açısından ıztırâba yol açar."
Rusya'nın Londra'da bulunan elçisi Kont Suvalov da savaşa karşıydı. Ülkesinin barış içinde yaşamasını istiyordu. Londra'daki Osmanlı elçisi Masurus Paşa'ya tavsiyede bulunurken, biraz da Çar'ın gönlü okşansın istiyordu. Ona göre; Çar'a bir elçi gönderilip, aynı zamanda orduların dağıtılması teklif edilirse, buna uyulurdu. Şark meselesi de belirli bir zaman için değil, dâimi unutulur. Suvalov bunu anlatmaya çalışmıştı fakat, hiçbir ilaç çare değil. Ameliyat lazım! Barış yolu araması istenen Masurus Paşa İngilizlerin Osmanlı'yı destekleyeceği yönünde mektuplar gönderip, savaşı teşvik ediyordu.

İlk Meşrutiyetin İlanı (23 Aralık 1876)

Tersane İstanbul Konferansı devam ederken, uzun zamandır üzerinde çalışılan Meşrûtiyet'in ilanı gerçekleşiyordu. Midhat Paşa'nın ısrarla üzerinde durduğu, ama derin bilgilerle hazırlanmadığı için pek de faydalı ve uzun ömürlü olamayan 1. Meşrutiyet Türklerden çok Hıristiyanları sevindirmişti. Her milletin ve memleketin kendine has durumu olduğu hesaba katılmadan, meselâ bir Türk'le bir İngiliz'in ayrı olmadığı düşünülmeden yapılan kanunların neye yarayacağı Midhat Paşa'nın aklına gelmiyordu. Padişahın yetkilerini kısmak, gayrı müslimlerle Müslümanları aynı kefeye koymak Türkiye'ye ne kazandırırdı?
Kanun-ı Esâsi'nin kurtarıcı olduğuna inanan Midhat Paşa, doğru dürüst bir araştırma yapıp, diğer devletlerin kanunlarını bile incelememiş idi. Belki iyi niyetle ama devlet için felaket sayılabilecek maddeleri bile bulunan Kanun-ı Esâsi'de "her milletin kendi dillerini resmen kullanabilecekleri "ta'lim-ü teallümde" serbest olduğu; Türkçenin resmi dil olduğundan bahsedilmediği" vahim hata olarak görülmüş ve Eğinli Said Paşa'nın direnmesiyle bu madde değiştirilmiş.
Her şeyde olduğu gibi Kanun-ı Esâsi'de de mutlaka faydalı maddeler vardı. Lâkin henüz Türkiye için vakti değildi. Bir de, Mithat Paşa bu işe yabancıları karıştırmaya kalkışmış, neredeyse bu anayasa metnini yabancıların himayesine sokmaya çalışmış ama, bunda başarılı olamamış.
"İşte bundan da anlaşılacağı gibi Midhat Paşa dahili idare şeklini haricî kefalet altına sokan bir devletin istiklâlinden eser kalmıyacağını ve ecnebi teminatı altındaki hürriyetin esaretten bin beter olduğunu takdir edemiyecek kadar şahsi ihtirasâtına kapılmıştır."
Meşrûtiyetin ilânından sonra Midhat Paşa hemen hemen bütün yabancı devletler tarafından takdir edilmiş ve "Paris ve Londra borsalarında Osmanlı tahvillerinin fiyatları birden bire beş Frank yükselmiş."
Ne var ki, Midhat Paşa ilk günden sükutu hayale uğrar. Tersane konferansına iştirak eden devletlerin temsilcilerinden, minnet duygularım ifade edici tavır beklerken, hiç bir tepki göremez. Halbuki Midhat Paşa'nın getirdiği demokrasi idi. Devlet-i Âliye'de Hıristiyanlar ve bütün gayrı müslimler rahata kavuşacaktı. Bâb-ı Âli'de hariciye nazırı Safvet Paşa'yı bekleyen Midhat Paşa hemen sorar, "Ne dediler, ne dediler?" Hariciye nazırının cevabı acı! "Ne diyecekler, 'çocuk oyuncağı' dediler!"
Midhat Paşa, konferansa katılan ülke temsilcilerinin memnun kalacaklanı, dolayısıyla Balkanlar'da Türkiye lehine tavır takınacaklarını hesab etmekle yanıldığını anlamıştı.

Meclisin Toplanması ve Harp Kararı (18 Ocak 1877)

18 Ocak'ta yapılan ilk meclis toplantısına 240 kişilik bir kalabalık katılmış, bunların 180'i Müslüman, 60'ı gayrı müslimdi. Bu toplantıda Mithat Paşa'nın bastırmasıyla Rusya'ya karşı harp kararı çıkmıştır. Sultan Hâmid mecburiyetten bu kararı tasdik etmiş, "Rûmî takvime göre '93 Harbi' denilen kanlı faciaya işte böyle yol açılmış ve nihayet Moskof orduları İstanbul kapılarına dayanıp şimdi 'Yeşilköy' dediğimiz 'Ayestefanos' Rus karargâhı haline gelmiştir. İşte bundan dolayı Eğinli Said Paşa'nın hatıratında şu acı hükme tesadüf edilir:
"Harbin netâyici vahimesinden vükelâ, daha doğrusu bizim Mahmud Paşa ile Midhat Paşa mesul olmaz da bu âlemde acaba daha kim mesul olur?"
Cevdet Paşa, o günleri Tezakiri'nde yana yakıla anlatırken, durumumuzun ne kadar elverişsiz olduğunu şu cümlelerle gözler önüne seriyordu:
"Biz henüz ümerây-i askeriyyemize hududu öğretmek üzere iken Rusyalı Turla nehrini geçti... Asâkiri nizamiyye-mizin kifayet etmiyeceği anlaşılmağla vilâyatta bulunan süvari asâkir-i zabtiyyenin dahi mevaki-i harbiyyeye sevk olunması emr olundu ve icrây-i îcâbı nezâret-i âcizîye havale kılındı... Bu tarihte hudûd-ı hâkaaniye gerek zabtiye ve gerek mu'avine ve aşâir atlısı olarak sevk etmiş olduğum askerin mikdan yüzbini tecavüz etmiştir. Bunların takım takım şevki ve masraflanın tedâriki azîm bir meşguliyet idi." Midhat Paşa beş altıyüz bin askerle Rusyalı üzerine gidileceğinden bahsediyor, tabii ki yanılıyordu.
Mevcud asker sayısı kifayetsiz olduğundan yeni asker toplanmasına karar verilir. "... Yirmi yaşından kırk yaşına kadar olan nüfûs-ı zükûr-ı müslime her kangı rütbe ve me'mûriyette bulunur ise bulunsun vücûdca özürleri almadığı hâlde mevkib-i hümâyun taburlarına kayd olunarak ta'lim-i askerî ile mükellef olacağı..." duyurulur.
Böyle, alel acele asker toplanır, "bir iki ay zarfında tüfeng tutma ve hey'eti muntazama ile hareket etmeğe" alıştırılırlar. Bir yandan da elbiseleri hazırlanır, "âlâ atlar" temin edilir. Sultan Ahmed Camii'nde mevlid-i şerif okutulur.
"Taburlarımız Bab-ı hümâyûn dahilindeki Darbhane meydanına gayet nümayişli bir suretta dizildi. Süvari bölüğü dahi bir tarafa yerleştirildi." Sultan Hâmid askerleri seyrederken "böyle müddet-i kalîle zarfında tenfizinden dolayı fevkalâde mahfuz-u mesrur olarak gözlerinden yaş geldi."
Sultan Abdülhâmid'in gözlerini yaşartan askerin mükemmelliği miydi? Yoksa o da, Edmondo De Amicis gibi eski günlerin azametini göremediği için mi hislenmişti? İtalyan Amicis, 1874'te geldiği İstanbul'da gördüklerini kaleme alırken, bazan da gördüklerini kabul etmeye gönlü razı olmaz, eski günlere, muhayyilesini zenginleştiren zamana gider...Kitabında, "Ordu" başlığıyla anlattıkları aşağıda:
"Gelmeden evvel, eski günlerin fevkalâde ordusuna aid bir iz bulamayacağımı bildiğim halde, İstanbul'a varır varmaz, her zaman büyük bir sevgi beslediğim askerleri merak içinde aradım. Fakat, hey hat! Hakikatin beklediğim kadar olmadığım gördüm. Eski, bol, güzel ve cengâver kıyafetlerinin yerine siyah ve dar üniformaları, kırmızı pantalonları, sıkı ceketleri, sırmalı uşak elbiseleri, mektepli kayışlarını ve Sultan'dan askere kadar herkesin başına giydiği, hele kanlı canlı Müslümanların kafasında adi ve ç¬cuksu durması bir tarafa, birçok göz hastalığının ve baş ağrısının sebebi olan şu acıklı fesi buldum. Türk ordusunda artık bir Türk ordusunun güzelliği almadığı gibi, henüz bir Avrupa ordusunun da güzelliği yok; askerler bana hüzünlü, gamlı ve derbedermiş gibi geldi; cesur olabilirler, ama sevimli değiller."
Amicis, hoşuna gitmeyen bazı sahneler anlattıktan sonra tarihe dalıp, eski, ihtişamlı Türk günlerini, Türk askerlerini tasvire çalışıyor: "Sultan Bâyezid'in, Sultan Süleyman'ın ve Sultan Mehmed'in Davudpaşa Ovası'na dizilmiş muhteşem orduları! İstanbul surlarının üstünden kim sizi bir dakika için tekrar görebilirdi! Zafer görmüş Edirnekapı'sının önünden her geçişimde, bu muhteşem ordular gözümün önüne ışıklı bir hayâl gibi geliyor ve sanki hassa fırkalarının münadisi olan miri miran hemen görünüverecekmiş gibi, durup kapıyı seyrediyordum."
Amicis kendinden geçmek istiyor. Bizim yüreğimizi yakan perişanlığımızla, onun duyduğu hüzün aynı değildir! Fakat o kadar güzel anlatıyor ki, biz de acımızın derinliğini keşfediyoruz. O, muhteşem bir manzaranın seyrinden mahrum kalmanın; biz, muhteşem bir tarihin zavallı mirasçıları olmanın azabını yaşıyorduk.
Sekiz bin Yeniçeri'nin başında bir paşanın, miralayların, erzak ve silah taşıyan hizmetkârların, iç oğlanlarının, mehter takımının, mabeyncilerin, timarların geçişini anlatırken, "Bu daha öncüydü" diyor. Ve "Aralıksız taburların üstünde, rengârenk sancaklar uçuşuyor, tuğlar dalgalanıyor, mızraklar, kılıçlar, yaylar, ok kılıfları, tüfekler biribirine çarpıyor, bunların arasında Kandiya ve İran muharebelerinde güneşten yanmış çehreler görülür gibi oluyordu; davulların, zurnaların, boruların ve nakkarelerin ahenksiz sadaları, Yeniçerilerin yanındaki duahanların sesi, çarpışan zırhların ve zincirlerin gürültüsü, Allah! nidaları, Davudpaşa ordugâhından Haliç’in öteki sahiline kadar yayılan neşeli ve korkunç bir uğultunun içinde biribirine karışıyordu."
Amicis; bunca güzel anlatmasına rağmen doymuyor ve sesleniyor: "Ebediyen yok olmuş bu güzel Şark dünyasını sevdalı bir şekilde inceleyen ressamlar ve şairler, İstanbul'un köhne surlarından III. Mehmed'in harikulade ordusunu çıkarmama yardım ediniz."
Amicis istediği rüyayı görmeye başlıyor ve gördüklerim bizimle paylaşıyor. "Öncü geçti: göz kamaştırıcı başka bir şey ilerliyor. Sultan mı bu? Hayır. Tanrı henüz otağından çıkmadı. Bu ancak birinci vezirin maiyetidir. Kadife zırh örtülü ve gümüş dizginli kırk ata binmiş samur kürklü kırk ağa, onlardan sonra, sırma örtüler giydirilmiş kırk katanayı tutan, kalkanlı, gürzlü ve palalı, debdebe içinde bir sürü içoğlanı ve seyis."
Amicis anlatıyor, anlatıyor, gelen her alayda, Sultan varmış hissini verdikten sonra "hayır henüz Sultan değil bu!" diyor. Bir yerde, heyecanı iyice yükseltip, devam ediyor:
"Başka bir kalabalık ortaya çıkıyor. Seyirciler yerlere kapanıyorlar. İşte Sultan! Hayır, henüz Sultan değil bu. Gördüğümüz şey, ordunun başı değil, kalbidir, etrafında dağlar gibi cesetlerin yükseleceği ve dereler gibi kanların akacağı cesaret ve mukaddes gazabın ocağı, Sancağı Şeriftir. Haz. Peygamberin yeşil renkli sancağı, bayrakların bayrağıdır."
Bu alayla ilgili malûmatlardan sonra, "Bir başka insan ve at dalgası geliyor. Henüz Sultan değil bu." diyor ve tafsilât.
"Göz kamaştıran başka bir renk ve debdebe başka bir alayı haber veriyor. İşte nihayet Sultan!" diyor amma, bilerek yanılmıştır. Okuyucunun heyecanını yükseltiyor Amicis ve yine muhteşem bir tablo seyrettirdikten sonra, bu alayın "Sadrâzam alayı" olduğunu söylüyor.
"Sadrâzam alayı geçti. Birden borular ve davullar ortalığı inletmeye başladı; seyirciler kaçışıyor, toplar gürlüyor, kapıdan palalarını savurarak öncüler fırlıyor ve işte kesif bir mızrak, sorguç, kılıç ve pırıl pırıl yanan bir altın ve gümüş miğfer şaşaasının ortasında, atlas sancaklardan bir bulutun altında, işte sultanlar sultanı, hükümdarlar hükümdarı, dünya prenslerine taç dağıtan, Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz'in, Karadeniz'in, Rumeli'nin, Anadolu'nun, Dulkadir, Diyarbekir, Azerbaycan, Acemistan, Siyam, Halep, Mısır, Mekke, Medine, Kudüs eyaletlerinin, bütün Arabistan ve Yemen diyarlarının, şanlı seleflerinin ve şevketli atalarının zaptettiği veya alev alev yanan muzaffer kılıcıyla haşmetli devletinin hükmü altına aldığı bütün öteki eyaletlerin hükümdarı, mutlak hâkimi."
Amicis 'in bundan sonraki tasvirini geçip, son cümlesi ile bu konuyu bitirelim. "Sancak bulutlan, sorguç ormanları, sarık selleri, demir çığları, arkalarında tüten enkazlardan bir çöl ve kesilmiş kellelerden meydana gelmiş dağlar bırakarak Avrupa'nın üstüne atılmaya gidiyorlar."
"Hayali cihan değer", amma nerede o günler?

Sadrâzam Midhat Paşa'nın Azli ve Sürgünü (5 Şubat 1877)

Midhat Paşa'nın sürgün edilmesi de bu günlerdedir.
Rusya ile savaşa asker hazırlanırken, bu savaşın çıkmasına sebep olan Midhat Paşa azlediliyor; İstanbul'dan, hatta Türkiye'den bile çıkarılıyordu. Sebep mi? Pek çok. Sultan Aziz ile Sultan Murad'ın tahttan indirilmelerinde birinci adam. Abdülaziz Han'ın ölümünden sorumluluğu var. Pâdişâhla araları iyi değil. Pâdişâha rağmen ilan ettiği Kanun-ı esâsi'nin en çok sevinen taraftarları "Midhat Paşa köşkünün önünde sevinç gösterileri yaptılar. Türklerden başka, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler kendi dillerinde nutuklar söylediler." "... Hıristiyanların ruhani reisleri Midhat Paşa'yı ziyaret ederek tebrik ve teşekkürde bulundular."
Gayri müslimleri bunca sevindiren bir şeyin Müslümanlan üzeceği kimsenin meçhulü değildir. Midhat Paşa dediğini yapmış olmanın heyecanıyla havalara girmiş, sık sık rakı sofraları kurmaya, bu sofralarda devlet sırlarını ifşa etmeye başlamış. Nâmık Kemâl ile Ziya Bey (Paşa) Midhat Paşa'nın hayallerini dinlemeye alışmışlar. Meşhur sözlerinden biridir: "Âli Osman" olur da "Ali Midhat" olamaz mı? Çok büyük hayaldi bu. Ne Âli Osman'ın bir üyesi bulunan Pâdişâh af edebilirdi bu sözü, ne de Türk milletinin herhangi bir ferdi. Fakat belki de sarhoşlukla ortaya atmıştır böyle bir lafı. Yerin kulağı var ya, hemen halkın diline sakız olmuş.
5 Şubat Pazartesi günü görevden alınan Paşa'nın sürgün yeri italya'dır. Giderken söylediği sözler de muhteşemdir! Kendisini nasıl gördüğünün resmidir.
"Eğer beni buradan tard-u tedib ederseniz alimallah memleket mahvolur."
Ve vapura bindirilir Paşa, artık gidiyor. Onsuz olunamayacağı inancında olmalı ki, "Allah rahmet eylesin bu millete." der. Ve "Teessüf ederim ki, dersaadete avdetimde ne Şevketlü Efendimizi bu saraylarda ve ne de bu mülkü yerinde göremeyeceğimden ve edilen hataların vakt derecesi taayyün eder ise de telâfi-i mâfât (imkâna) mümkün olmayacağından bunların ayniyle ve tamamıyla Huzûr-ı Şahaneye arzını rica ederim." diye hatıratına yazmış olan Midhat Paşa, dönüşünde de her şeyi yerli yerinde bulmuş. Hattâ devletin vilayetlerinde valiliklerde bulunmuştur.
Midhat Paşa'nın pâdişâha söylediği bir sözü daha nakledelim. "Bir yazısında pâdişâha şöyle hitâb etmiştir. "Evvelâ Zât-ı Mülûkânelerine aid olan vazâif-i hükümdârânenizi mutlaka bilmelisiniz; zira bil cümle harekâtınızdan, millet nazarında mes'ûl olacaksınız!" "... Usûl-i meşveretle idare olunan bir millette nizâm nedir, bilir misiniz?.. Binayı devleti tamire çalıştığımız sırada, siz adetâ yıkmak istiyorsunuz."
Midhat Paşa'yı kısaca tanımaya yetecektir bunlar. Şimdi savaş ne haldedir, bir bakalım.

Meclis-i Meb'usan'ın Açılış Merasimi (19 Mart 1877)

Midhat Paşa'nın gayreti, her şeyden fazla meşrûtiyet üzerine yoğunlaşmıştı. Kanûn-ı Esâsî, Meclis-i Mebusan ve Midhat Paşa yan yana anılırlardı; şimdi ayrılar. Midhat Paşa'nın eseri! hayata geçtiği halde kendisi sürgün. Kânun-ı Esası dolayısıyla Midhat Paşa için, "Musul taraflarının meşhur bir şairi olan Şeyh Rızâ-i Talekânî, Tanzimattan beri süregelen ecnebi kânunlar meselesini de tenkid eden bir şiirinde Kânun-ı Esasi tâbirini şöyle hicvetmiştir."

Bîçâre adalet ki yıkılmışdı binası
Birden içine s...dı bu Kanûn-ı Esâsî
Kânun-ı ilâhî varken, yani şeriat
Kanun hezeyandır çi siyâsi, çi esâsî


İyi yahut kötü, bütün yenilikler muarızlanyla beraber doğar; Kanun-ı Esasi'nin de Tanzimat gibi algılandığı, ona düşman olanların buna da düşman olduğundan bellidir. İyi mi kötü mü meselesi de adamına göre değişiyor. Neyse, Meclis-i Mebusan'ın açılışına bakalım.
Daha önce seçilmiş olan Mebuslar ve Ayan-senatörler İstanbul'da toplanmıştı. Bugün Dolmabahçe Sarayı'nın bir salonunda yapılacak merasime iştirak ettiler. "69 müslim 46 gayri müslim" ve pâdişâhın tâyin ettiği 26 âzâ ile beraber ceman 115 kişi idiler. İlk Meclis-i Mebusan reisliğine Ahmed Vefik Bey (Paşa) seçilmişti.
Sultan Abdülhâmid bu açılışta hazır bulundu. Vükela, ulema, askeri ve mülkî erkânın yanı sıra Rum, Ermeni, Katolik patrikleri, Bulgar eksarhı, Protestan vekili, Hahambaşı vs. ile yabancı devlet temsilcileri de merasime katılanlar arasındaydı. Yabancı devletlere şirin görünme uğruna yapılan bu yenilik daha çok onlara gösterilmek isteniyordu. Ne var ki, bu yeniliğin banisi ortalarda yoktu.
Pâdişâhın, tahtının solunda kardeşleri veliahd Reşad ve Şehzade Kemaleddin Efendiler bulunuyordu. Sultan Hâmid, burada okunmak üzere hazırladığı nutku Küçük Said Paşa'ya okuttu. Nutuk, daha ziyâde iyi dileklerle, pâdişâhın Kanûn-ı Esâsi'den memnuniyeti ile Osmanlı Devleti'nin kısa tarihçesinden bahisle, bugünün önemini vurgulayan kelimelerle bezenmişti. Nutukda zikredilenlerle pâdişâhın gönlü aynı şeyleri terennüm ediyor muydu acaba?

Türk-Rus Harbi (24 Nisan 1877)

Türkiye'de Pâdişâh ile bazı devlet erkânı savaş istemiyordu; Rusya'da da durum aynı; II. Aleksandr istemiyor; onun da bazı adamları savaş yanlısıydı. Bizde Midhat Paşa'ya söz geçirilemediği gibi, II. Aleksandr da adamlarına söz geçiremiyor. (1990'lann Jirinovski'si gibi aşırılar o zaman da Rusya'da eksik değildi). "Avrupa devletlerinin de savaşa rızaları yoktu."
Anadolu cephesi Başkumandanı, Katırcıoğlu Ahmed Muhtar Paşa idi ama bir dağınıklık vardı. Şöyle ki: Müşir Derviş Paşa Batum'da bir kolordunun başında; Erzurum Valisi Kurd İsmail Paşa Van ve Bâyezid taraflarında kuvve-i muavene fırkası toplamakla meşgul ve bunlar müstakil hareket ediyorlardı. Ahmed Muhtar Paşa'nın asker mevcudu 57650, top sayısı 97 ve askeri talimsiz. Rusların kuvveti 125390 asker, 189 top; bir de Rusların takviye alma imkânlarına mukabil, Ahmed Muhtar Paşa'nın o şansı da yoktu.
1877,30 Nisan Pazartesi; Bâyezid, 17 Mayıs Perşembe Ardahan'ın düşüş günleridir. Rusların hedefi Karakilise. General Tergusaf karşısında Ahmed Muhtar Paşa'yı bulacak ve ummadığı bir yenilgiyi tadacaktır. (21 Haziran) Rus Çarı şöyle diyecektir. "Herhalde büyük satranç ustası idi... Onun bu maharetine İstanbul'daki Pâdişâh ve idareciler sahip olsa idiler savaşa gerek kalmazdı." (İlhan Bardakçı, İmparatorluğa Veda)
Ruslar 25 Haziran'da Zivin'e hücum ederler, yine mağlup dönerler; Kars şehri muhasaradan kurtulur. Ermeni asıllı General Loris Melikof' a Petersburg'dan azil emrini bildiren bir telgraf gelir, onun yerine Prens Misel Nikolayeviç tayin edilir. Ferik Fazıl Paşa bir fırka askerle Sohum'a çıkarma yapar ve Rusları müşkül duruma düşürür, Kızıltepe ele geçirilir. Ruslar 6000'den fazla yaralıyla, 3000 ölü bırakarak kaçarlar savaş meydanından.
Bu başarılar İstanbul'a ulaşınca Pâdişah'dan Ahmed Muhtar Paşa'ya bir telgraf gelir; bu Petersburg'dan gelenin tam aksine, kumandanı taltif edicidir. Saygılı Paşamız Pâdişâhın telgrafını ayakta dinler, bir yere gelince gözyaşlarına hakim olamaz. Kendisine gazilik unvanı veriyordu Pâdişâh. Yine de fazla mutlu değildir, çünkü Rusların daha güçlü olduğunun farkında, yarın ne olacağını bilemiyor...
Üç gün sonra Yahniler muharebesiyle bir zafer daha yaşanır, bunun kahramanı Mirliva Kapdan Mehmed Paşa'dır. Gazi Ahmed Muhtar Paşa onun için şöyle yazar hatıratına:
"Koca herif, kendine mahsus o gümrah sadasiyle sabahtan akşama kadar ayakta ve ortalık yerde envâı kelimat-ı müheyyice ile askerini teşci eder, asker de onu gördükçe gayretini artırır ve cehennemden nümûne-nümâ olan hâli hiçe sayar idi."
Bu muharebede 74 bin Rus askerine karşı 34 bin Türk askeri savaşmış, 8–10 bin Rus ölmüş, 2500 Türk şehid olmuştur.
Ruslar takviye alırlar, Gazi Ahmed Muhtar Paşa alamaz ve hezimet kaçınılmazdır. Asker sayısı çok muvazenesiz, top Ruslarda 254, Türklerde 52. 15 Ekim'de topların mermisi tükenir, Ferik Ömer ve Raşit Paşalar şehit düşerler. Askerler öle öle tükenir. Ümit tükenir ve Kars 41 senelik mateme ve Türk bayrağı hasretine mahkum, Ruslara teslim edilir. Gazi Paşa bir avuç askeriyle Erzurum'un yolunu tutar, fakat Rusları da oldukları yere çiviler. Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın Kars'tan Erzurum'a, bu şanlı çekilişi "sonradan Avrupa harb akademilerinde kurmay namzetlerine ders olarak okutulmuştur."
Muhtar Paşa, Pâdişâh emriyle İstanbul'a çağrılınca, yerine Kurd İsmail Paşa geçmiştir. Rusya'da, Çara gidip kazandığı zaferi tebliğ eden Prens Misel, Çar'dan aldığı cevap karşısında dona kalır.
"Grandük" der, "Zaferi siz mi kazandınız?.. Silahlarınız derseniz evet... Ama oradaki üç Türk Paşası'na mağlûp oldunuz. Galipler orada ve siz buradasınız.." İşte bizim övüncümüz budur..." (İlhan Bardakçı, İmparatorluğa Veda)

Rumeli cephesi:

Büyük bir acının, uzun bir mücadelenin, dünyayı hayran bırakan kahramanlığın ve Türklerin Balkanlar'dan sökülüşünün hikâyesidir. Kimi tarihçilerin Kafkas, kimilerinin Anadolu cephesi dediği Doğu'da Ahmed Muhtar Paşa'yı gazi yapmışız ama, Erzurum'dan ötesini Ruslara bırakmıştık. Aynı tarihlerde Rumeli'de yaşanan savaşlarda neler olduğuna şimdi bakıyoruz. Burada da en büyük askerlerden birini gazi yapıyoruz. Tokatlı Osman Paşa'yı.
Rusya ile savaşa nasıl girildiği daha önce görülmüştü. Böyle bir savaşı kaldırmaya hiç bir imkânımız olmadığı halde, memleketin ve milletin mahvına sebebiyet verecek uğursuz adımı atanlar atmış, Türk evlâdına da ceremesini çekmek kalmıştı. Binlerce evladımızı şehit vermiştik. Devletin Hıristiyan tebeasının eline silâh verilmiyordu.
Rumeli cephesi başlığı ile anlatılan savaşlarda yer adları da şahıs adları da çok. Tabii ki, çok özet olarak belli başlılarını konu edeceğiz. Esas olarak, Plevne kahramanı diye tanıdığımız Gazi Osman Paşa'yı biraz yakından seyretmeye çalışalım.
Tuna ordusu başkomutanı Çırpanlı Abdülkerim Nadir Paşa, karargâhını Şumru'da kurar. Süleyman Paşa Hersek'te, Ali Saip Paşa İşkodra'da, Veli Paşa Bosna'da ve Mehmed Ali Paşa Sırbistan'la Karadağ arasında... Anadolu cephesinde olduğu gibi burada da bir dağınıklık var; bazı kumandanlar bağımsızdırlar. Ahmed Muhtar Paşa'nın ordusu, Rusların ordusuyla sayıca mukayese edilmezken, burada o kadar fark yoktu. 200.000'e 250.000. Rumeli cephesi başkumandanı Abdülkerim Paşa'mn kifayetsizliği önemli zaaflarımızdandır. Rus ordusunun başkumandanı Çar'ın kardeşlerinden Grandük Nikola'dır ve 800 topa sahiptirler. Romanya hürriyet ister Bab-ı Ali'den, "hayır" denir. Rusya fırsatı kaçırmaz. "Bize yardımcı olun, Türkleri buralardan atalım, istediğinizi alırsınız." Mezhep yüzünden biribirini sevmeyen iki millet güzel bir ortak menfaat bulunca anlaşırlar ve Rusya da bu anlaşmadan istifade eder. Hattâ, belki de mağlubiyetimizin sebebi, Rusların Edirne'yi de geçip Yeşilköy'de karargâh kurmalarının mesulü, Romanya'yı Rusların kucağına atanlardır. İlhan Bardakçı "İmparatorluğa Veda" adlı eserinde Romanya'nın başında bulunan Prens Karol'un İstanbul'a gönderdiği elçisinin nasıl ortada kaldığını anlatıyor.
"Dışişleri Bakanı Safvet Paşa ile Sadrâzam Edhem Paşa'nın basiretleri bağlanır.
"Gelen aracı kim? Sıfatı nedir, acaba bizimle eşdeğerde midir?" diye tartışmaya başlarlar. Aradan on gün geçtikten sonra, Avusturya - Macaristan'ın İstanbul Büyükelçisi aracı olur ve Safvet Paşa'ya: "Korkarım ki, der. Ruslara karşı sahip olacağımız en kudretli silahtan daha güçlü bir imkânı kaçıracaksınız. Romanya bu savaşta tarafsız kalmak istiyor. Tarafsız kalırsa, Rusya hiç bir şey yapamaz. Rumenler Slav değildir. Sizi Ruslara tercih edeceklerdir. Savaş da tarafsız kalacak bir Romanya, Rus ordusunun ikmâl yollarını kesecek ülke demektir..."
Bunun gerçekleşmesi için istenen şey, yukarda denmişti. Zaten bağımsız olan Romanya'nın Bâb-ı Âli'ce tanınması, hepsi bu. Amma, kabul edilmez. 50.000 kişilik orduları Rusların öyle bir işine yarar ki, belki de bizim işimizin bitirilmesinin tek sebebi olurlar.
Şıpka kahramanı Süleyman Paşa General Gurko'yu çok uğraştırır ama ateş demiri eritir. General Gurko, Şıpka'ya hakim olur. (17 Temmuz) 20–26 Ağustos arası Süleyman Paşa yapabileceği her şeyi yapar... Paşa'nın yiğitliği ve kahramanlığı Şıpka'yı Ruslardan almaya yetmez. Suçun büyük kısmı Başkumandan Mehmed Ali Paşa'ya yüklenir. Daha önce Abdülkerim Nadir Paşa'dan alman görev kendisine verilmişti, bu yenilgi üzerine Müşir Süleyman Paşa Başkumandanlığa atanır. Mehmed Ali Paşa'nın Hırvat dönmesi olduğunu biliyoruz.
Şimdi; esas anlatacağımız Plevne zaferleridir. Birinci, ikinci ve üçüncü... Kumandam esir düşen zaferimiz!

20 Temmuz 1877 Birinci Plevne Zaferi

Osman Paşa, 19 Temmuz'da Plevne'ye gelen Alman asıllı Rus Generaliyle 20 Temmuz'da karşılaşır. General Şilder 2847 ölü ve birçok ağırlık bırakıp cepheden bozgun halinde kaçar. Yine Alman olan bir general yardımına gelir. Bunun adı Krüdnerdir.

30 Temmuz 1877 İkinci Plevne Zaferi

Osman Paşa'nın emrinde 23000 askeri, 58 adet topu var; Alman asıllı Rus Generallerinin 50000 askeri ve 184 topu. Maddi nispetsizliğe karşılık, Osman Paşa farkı, en önemli faktördür. Rus Çan İkinci Aleksandr da cephede savaşı yakından takip etmektedir. Abdülhâmid Han Dersaadette telgraf başında heyecan içerisinde, duaları Türk askerinin başarısı için.
Bu savaş bir destandır. Osman Paşa destanı. 100 şehit, 400 yaralı verir Türk ordusu ve Rus ordusunun kaybı 7305'dir.
İşte burada, bizim paşaların görüşme talebini on gün ertelediği, aracılar vasıtasıyla yapılan görüşmede, talebini reddettikleri Romanya Prensi Koral çıkar piyasaya.
Çar panik içerisindedir; Petersburg'dan Hassa ve Kazak fırkalarını çağırırken, Romanya Prensi'ne aşağıdaki telgrafı çeker.
"İmdadımıza gel! İstediğin şartlar altında, istediğin yerde, istediğin gibi Tuna'yı geç. Fakat yardımımıza koş! Türkler bizi mahv ediyorlar! Hıristiyanlık davası kaybedilmiştir."
İkinci Plevne zaferinden sonra Rusların yardım beklemeleri zaman alırken, Türk tarafı bu fırsatı değerlendirmez. Aradan 44 gün geçer. Hem Rusya'dan beklenen askerler, hem de Romanya'nın 50.000 askeri Koral komutasında gelir, yetişir.

11 Eylül 1877 Üçüncü Plevne Zaferi

Ruslar bütün güçlerini yığdıkları halde, "Şark, Garp ve Cenup Türk orduları düşmanı imha için elbirliği etmeye maatteessüf muvaffak olamamışlardır."
"Düşman 432 topla geceli gündüzlü Plevne'yi doğuyordu." Çok gayretle mücadele eden Ruslar birşey elde edemiyorlar. "3'ü general ve 350'si subay olmak üzere 15553 ölü" bırakıyorlar savaş alanına. Türk tarafının yaralı ve şehit olarak zayiatı 3500 kişi. Pâdişâh, Osman Paşa'ya gazi unvanı veriyor.
Gazi Osman Paşa destan yazmaya devam ediyor. Fakat kalemde mürekkep tükeniyordu. Rusların Plevne önündeki kayıpları 50.000 kişiyi bulmuştur. Asker kaybı belki morallerini bozuyordu Rusların, amma yerlerine devamlı yenileri geliyordu. "Rusya demek, tükenmez sürüler yetiştiren bir mahşer demektir. Onun için Rus ordusunun üçüncü Plevne muharebesinde yediği müdhiş darbenin yegane neticesi, yeni takviye sürüleri celbinden ibaret kalmıştır."
Ruslar, bu insan sürüleriyle Plevne'yi üç tarafından kuşatırlar. Bir tek yol var cephane ve mühimmat gelebilecek, o yoldan gelenler de Rusların eline geçer. General Gurko tek geçiş yolunu da kapatır. Artık, Gazi Osman Paşa tam bir çember içine girmiştir, cephane ve erzak bitmek üzeredir... Görünen bir selâmet yolu var ise, o da düşman hatlarını yarıp kaçmak!
Deli Fuad Paşa, 4 Aralık'ta Elena meydan muharebesinde Rusları yenerse de, Süleyman Paşa'nın Maçka meydan muharebesinde yenilmesi Plevne'ye imdad gelmesini önlediği için işe yaramaz. Soğuklar başlar, açlık ve hastalık askerde takat bırakmaz. Aslında, Rus Başkumandanı Grandük Nikola da savaşın sürüp gitmesinden yana değil, bu yüzden Osman Paşa'ya gayet nazikçe bir mektup yazarak Plevne'yi teslim etmesini ister... Gazi Osman Paşa "Plevne'den çıkmam diyor!" Nikolay'a red cevabını, kullandığı kelimeleri seçerek, gayet ağırbaşlı bir mektupla bildirir.

10 Aralık 1877 Düşüş

"Tuna nehri akmam diyor
Etrafımı yıkmam diyor
Şanı büyük Osman Paşa
Plevne'den çıkmam diyor
"du, amma kararını verdi, gece çekilme yapacak. Bu yarma hareketini denemek zorundaydı; denedi. 2500 şehit, 3500 yaralı verdikten başka, Gazi Osman Paşa bacağından bir kurşunla yaralandı ve atı vurularak öldü. Teslim olmaktan başka çare kalmamıştı.
"Plevne kahramanları, harp talihini değiştiremediler ise de Türk ordusunun askerlik şerefini kurtarmış oldular."
Mirliva Tevfîk Paşa ile, teslim teklifi iletilince, Rusların Generali Strukaf, Tevfik Paşa ile beraber Gazi Osman Paşa'nın bulunduğu kulübeye gelir. Osman Paşa rütbece kendisinden üstündür. General, saygısından oturmaz. Osman Paşa'nın müsaadesine rağmen ayakta durur. Bir başka General gelip kılıcını alır Osman Paşa'nın. Grandük Nikola Rus Başkumandanıdır, duruma üzülür, hemen Osman Paşa'nın yanına gelerek "Böyle bir kılıcı sizden iyi kullanacak kimse olamayacağı için" diyerek, merasimle Osman Paşa'nın kılıcını iade eder.
Bu kılıcın iade edilişini Sayın İlhan Bardakçı'dan dinleyelim:
"Merasim son buldu... Grandük Nikola Osman Paşa'ya: "General kılıcınızı bir hata eseri olarak almış. Çarım İkinci Aleksandr, bu kılıcın hakiki sahibine ve ona şeref veren insana yani size, derhal iade edilmesini emrettiler. İnancımız odur ki, bu kılıcı dünyada, başka hiçbir kumandan sizin kadar liyakat ve şerefle taşıyamaz..."
Rusya, Gazi Osman Paşa'yı şeref misafiri sayıp, şanına uygun davranmaya gayret ediyordu. Paşamız bihalare vatanına dönecek ve Pâdişâha en yakın adamlardan biri olarak ömrünü sürdürecektir...
Rusya'lı Osman Paşa'yı ağırladığı günlerde Rus askerleri Yeşilköy'e kadar ayaklarını sokmuşlardı. İki devlet başkanının da istemediği bu savaş için Cevdet Paşa önceki söylediğinin biraz farklısını, uzununu yazmış tezakire.
"Midhat Paşa anı ilam harbe mecbur etti. Ahâli-i İslâmiyenin efkârını tehyic ile cenge hırslandıran odur. Sanki tüfengi o daldurdu, Dâmad Mahmud Paşa üst tetiğe çıkardı, Redif Paşa ateş etti. Bu üç kişi devletin başını felâkete uğrattı."

4 Şubat 1878, Pazartesi

Ahmed Vefik Paşa, sadarete tayin edilir. Bu renkli sima o makama da renk katar, artık Sadrâzam adı, onun teklifiyle kaldırılır ve A. Vefik Paşa (Başvekil) olarak anılır.

13 Şubat Çarşamba

Çeşitli milletlerden meydana gelen meclis-i mebusan, Pâdişâhla uyum sağlayamadığı, hattâ Pâdişâhı tahkire yeltenenler bile bulunduğu cihetle Pâdişâhın emriyle tatil edilir. Böylece, büyük gürültülerle kurulan Meşrutiyet yönetimi sona erer. Bu, Birinci Meşrutiyet olarak tarihdeki yerini alacak, çok şeyler yazılıp, söylenecek olan bir kısa devredir.

3 Mart 1878 Ayestefanos (Yeşilköy) Antlaşması

Birkaç maceraperestin arkamızdan itelediği fırında yandık; pek çok kayıplar verdik; şimdi üstümüzü başımızı örtecek bir şeyler almaya çalışacağız. Bu işin içinde deriyi yüzdürmek de var, kolu kanadı kestirmek de.
Eğer unutmadıysak, İngiliz elçisi yalvarmış, Rus elçisi rica etmişti; "gelin bu savaşa girmeyin, zamanımız çok olur" demişlerdi. Bizim, ne kadar askere sahip olduğunu bilmeyen, haritada meydana gelen değişikliklerden bihaber paşalar cesaret gösterisine kapıldılar. Avludan bir adımlık yol vermeyi içlerine sindiremeyenler şimdi konağın odalarını kurtarmaya yarışacak.
Ruslar, devamlı desteklemekte olduğu Balkanlılardan, Romanya, Karadağ, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanis¬an'dan aldığı destekle, İstanbul'un dibine Yeşilköy'e gelip oturunca, Osmanlı Devleti yöneticileri "aman" diledi. Devletin tamamen mahvı sözkonusuydu, erkeklik bir tarafa vatan bir tarafa dendi ve ağır basan vatan oldu.
Paris Barışı'ndan imzası bulunan büyük devletler, aracılık için çağrıldığı halde cevap vermedi. Özel olarak, İngiltere'den medet uman hariciyemiz, oradan da beklediğini alamadı. Yine de İngilizler akıl vermeyi ihmal etmeyip, komutanlar arası görüşmenin faydasını anlattı.
Sarfedilen mesâinin tek amacı ateşkesi sağlamaktı, paşalar buna koşturdu bir süre. Akıllarda Rus elçisi General İgnatiyef'in sözleri var, İstanbul'un kulağında Yeşilköy'den gelen Rus ve diğer kavimlerin tüfenk sesleri...
İkinci Abdülhâmid Osmanlı Devleti'nin pâdişâhı ve bilumum Müslümanların halifesi idi, bunalmıştı. Rus Çarı'na telgraf çeken Sultan Hâmid mütareke talebinde bulundu, Çar, Başkomutan Grandük Nikola'ya müracaatını tavsiye etti. Aynısını iki yüz sene önce Osmanlı Devleti Fransa'ya yapmıştı. Fransız elçisi sadrâzamla görüşebilmek için kan terlemişti.
Osmanlı Devleti, kuruluşundan beri bu kadar acı bir tabloda yer almamıştı. Ruslar İstanbul'a asker sokmayı talep ediyorlardı. Sultan Hâmid Başvekile gönderdiği haberde dedi ki:
"Rusya askerinin İstanbul'a duhûlüne (girişine) cevaz gösteremem. Ümerâyı askeriyemiz izhârı cebânet (korkaklık) gösteriyorlar, ben nefsime her fedâkârlıktan çekinmem; Sancağı Şerifi çıkarıp Rus ordusu üzerine gitmeye hazırım."
Silahların susturulması için yapılan müracaatlar geç olsa da netice verdi. Önce Rus Başkomutanı Grandük Nikola'nın talimatıyla Kızanlıkta bir araya gelindi. Burada, Rusya'nın önceden tespit edeceği şartların kabul edilmesi gerektiğini söylediler. Buna göre, daha önce hiçbir konferansta teklif edilemeyen ağır yükler geliyordu:
Ayestefanos yahut Yeşilköy Anlaşması'na gelene kadar barış için verilen mücâdelenin bir kısmım, nasıl bir durumda olduğumuz anlaşılsın diye takdime çalıştık. Şimdi, safahatına girmeden, Yeşilköy'de varılan anlaşmanın bellibaşlı maddelerine bakıyoruz.
Batıda Büyük Bulgaristan Prensliği kurulacak; Makedonya, Batı Trakya ve Kırklareli bu Prensliğe verilecek. Kars, Ardahan ve Batum Rusya'ya verilecek. Karadağ ve Sırbistan'ın bağımsızlıkları kabul edilecek. Rusya'nın savaştaki maddi kaybı da Osmanlı Devleti tarafından tazmin edilecek, yani Rusya'ya 245 milyon Osmanlı altını ödenecek. Türkiye'deki Rus tebeasının menfaatleri ile Aynaroz keşişlerinin hukuku da Çar tarafından teminat altına alınıyordu.
Osmanlı Devleti yapılan anlaşma ile Rumeli'de 237.298 km kare toprak ile 8 milyona yakın nüfus kaybetmiş oluyor. "Bulgaristan Artvin, Tunus gibi yerler bu rakamların dışındadır."
Ruslarla pazarlık şansı olmadan yapılan anlaşmanın içinde bir madde vardı ki, bu, münakaşaya yol açtı. "Ruslar Abdülaziz devrinden beri Karadeniz'e hâkim olan Türk donanmasından altı zırhlının kendilerine terkini istedi. Bâb-ı Âli, güç yetinirse, bu isteği redde, ama başaramazsa kabule razı olmuştu. Sul¬an Hâmid bunu öğrenince Başvekil Ah-med Vefik Paşa ile diğer vekillere aşağıdaki Hattı Hümâyunu gönderdi.
"Başvekil Paşa'ya ve Saffet Paşa'ya ve sair Vükelâya kasemle beyân ederim ki Donanmayı-Hümâyunun elden çıkarılmasına katiyyen reyim ve rızam oktur. Her türlü fedâkârlığı eder, fakat bu do¬anma maddesini reddeylerim ve esbâb-ı mûcibesini dahî beyâna muktedirim." (27 Şubat 1878)
Ahmet Vefik Paşa tarafından Grandük Nikola'ya gösterilen Hattı Hümâyun tesirini göstermiş ve donanma maddesi anlaşma metninden çıkarılmıştır.
Osmanlı Devletini maddi olarak çökerten, manen ağır bir yıkıma sürükleyen Yeşilköy Anlaşması Türk murahhasları Hâriciye Nazırı Saffet Paşa ile Sadullah Bey tarafından gözyaşları içinde imzalanmıştır. (3 Mart 1878)
Ayestefanos yıkıcı bir anlaşma idi. Başka devletleri de alakadar eden hükümler ihtiva ediyordu. Çok geçmeden tekrar masaya yatırılacak.

#58 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 19 June 2007 - 02:45

Çırağan Baskını - 20 Mayıs Ali Suavi Vakası

Kahramanı Çankırı'nın bir köyünden, Kâğıtçı Hüseyin Ağa'nın İstanbul'da doğan oğludur. İsmail Hami Danişmend onun için; "Ali Suavi anadan doğma ihtilâlcidir. İhtilâl için yaratılmış, ihtilâl için yaşamış ve ihtilâl için de ölmüştür." der. İhtilâlin gayesi; Sultan Hâmid'i tahttan indirip, Sultan Beşinci Murad'ı tekrar tahta çıkarmaktır. Ali Suâvi'nin yardımcıları, Rumeli göçmenleri, bazı imkânlar sağlayan da Eğinli Said Paşa'dır. Olayın neticesi 23 ölü, 15 yaralı.
Ali Suâvi Sultan Murad'ın dairesine camları kırarak girmiş, "Aman Efendim, gel bizi Moskoflardan halâs et!" derken başına inen Hasan Paşa'nın sopasıyla yere serilmiş...
Eğinli Said Paşa, Pâdişâhın gözünden düşer, mabeyn müşirliğinden azl edilerek, yerine Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa tayin edilir.
Ali Suâvi ve Çırağan Baskını hakkında birkaç söz etmek lâzım. "Abdülhâmid Han'ın Muhtıraları" adlı kitaba göre: Ali Suâvi Harem dairesinin kapısını kırıp içeri girmiş. Sultan Murad'ı dışarı çıkarıp "Yaşa Sultan Murad" diye bağırmış ve arkadaşlarını alkışlamaya teşvik etmiş. Askerlerin yetişmesiyle, başladığı işi bitirme imkânı kalmamış olan Ali Suâvi başına yediği sopayla orada ölmüş. Diğerlerinden 16 kişi ölüp, 13 kişi yaralanmıştır. Yukarıda verilen 23 ölü, sayısı belki yaralılardan bilahare ölenlerle o rakama ulaşmıştır.
Mahmud Celâleddin Paşa'ya bakılırsa; Yeni Osmanlılar fesat çıkarmasınlar diye birer vazifeye yerleştirilirken "Ali Suâvi denilen sefih kenarda kalmıştı. Bu adam uzun müddet İngiltere'de kalıp evlendiği bir aşüfte kadının güzelliğini sermâye etmek suretiyle Mâbeyn ricalinden bazı beylerin ve o kanalla Mabeyn Feriki ve sonra Mabeyn Müşiri olan İngiliz Said Paşa'nın teveccühünü kazanmış ve en garibi, büyük siyasi meselelerde sarayca görüş ve mütalaasına başvurulmak derecesinde bir mevki tutup, o esnada "Mektebi Sultani" (Galatasaray Lisesi) müdürlüğüne de getirilmişti..."
Bu yazı uzayıp gidiyor ve Ali Suâvi'yi yerden yere vuruyor. Onun, kılıktan kılığa, işten işe girip çıktığını, her işten kovulduğunu söyleyen, yazan istikrarsız, güvenilmez bir Ali Suâvi seyrettiriyor okuyucuya. Ali Suâvi'nin, kendi yazdığı ile tanınması için Basiret gazetesinden onun bir haberi iktibas edilmiş. Şöyle:
"Herkes ve bütün gazeteler, şimdiki durumun tehlikesinden bahsetmektedirler. Hakkımda gösterilen itimattan dolayı, söyleyeceklerimi herkesin dinleyeceğinden şüphem yoktur. Hâli hazırdaki güçlükler pek büyüktür. Ama çaresi pek kolaydır. Yarınki nüshamızda herkesin müsaadesiyle bu çareyi kısaca açıklayacağım. Bu yazdıklarım, yarın yazacaklarına umumun dikkatini çekmek içindir."
İşte böyle bir Ali Suâvi imiş. Kabına sığmayan bu adam genç yaşında (39) kabre sığmış.

Türkiye-İngiltere ve Kıbrıs

Osmanlı Devleti'nin Rusya karşısında hezimete uğraması sonucu yapılan Ayestefanos Anlaşması İngiltere'yi de rahatsız etmişti. Kurulacak olan Büyük Bulgaristan Adalar Denizi'ne inecek, dolayısıyla Rusya Akdeniz'e yol bulacaktı. Ayrıca, Rusya sayesinde Balkanlarda meydana gelen değişiklikler de Avusturya'yı telaşlandırmıştı.
Avusturya, Bosna-Hersek'i Rus nüfusuna kaptırmaktan, İngiltere Hind yolunun kendisine kapanması bakımından sessiz kalamadılar. İngilizler sessizce Kıbrıs'a asker çıkardılar ki, görünüşte maksad, Ruslar çok ileri giderse Anadolu müdafaasında Türklere yardımcı olmaktı!
Ayestefanos Anlaşması'nın yarattığı bu tedirginlik giderek diğer devletlerarasında bir savaşı da gündeme getiriyordu. İngiliz ve Avusturyalı devlet adamları yeni bir görüşme yapılması için faaliyete geçti.
Kıbrıs, bu arada resmen İngilizlere verildi. Osmanlı Devleti adına Saffed Paşa devir anlaşmasını imzaladı. İngiltere dünyanın en büyük devletiydi. Türkiye himayeye muhtaçtı. Rusya azgın iştahlıydı. Kıbrıs bu üç sebebin kurbanı oldu. (4 Haziran 1878)

Berlin Anlaşması

Çok kısa özetini az önce verdiğimiz sebepler yeni bir toplantıyı gerekli kılıyordu. Bu toplantının gerçekleşmesine giden birden çok yol vardı; ama başka devletler, kendi emellerinin zedelendiği için istiyordu. Burada, Sultan Hâmid'in fevkalâde siyâsî davranıp, İngilizleri dost edinmesi de bizim adımıza övünülecek bir hareket olarak methedilirken, ne kadar doğru yapılıyor, bilemeyiz. İngiltere'ye verilen Kıbrıs'ta pâdişâhın Hukuk-ı Şâhanesi'nin devam edeceği, muvakkata İngilizlere devredilmiş olması, böylece elimize bir İngiliz silahı geçirmiş olmamız, Ruslara karşı gücümüzü artırmıştı, doğru. Amma, sonu nasıl geldi?
Şimdi, biraz da İngiltere sayesinde toplanan Berlin Konferansı'na kısaca bakalım. Toplantıya katılan ülkeler ve temsilcileri şöyle:
Türkiye; Nâfıa Nâzırı Aleksandr Karatodori Paşa, Müşir Mehmed Ali Paşa ve Berlin Sefiri Sadullah Bey.
Almanya: Başvekil Prens Bismark, Hâriciye Nâzın Mösyö dö Bülov ve Prens dö Hohenlohe Şilingsmrst.
Avusturya: Hariciye Nâzırı Kont Andraşi, Berlin Büyükelçisi Kont Karoli, Roma Büyükelçisi Baron dö Haymerle.
Fransa: Hâriciye Nâzın Mösyö Vad-dington, Berlin Büyükelçisi Kont dö Şövalye, Hâriciye Nezâreti'nde Politika Şubesi Müdürü Mösyö Depre.
İngiltere: Başvekil Kont Bikansfild, Hâriciye Nâzırı Marki dö Salisburg, Berlin Büyükelçisi Lord Oda Rassıl.
İtalya: Hâriciye Nâzırı Kont Karti, Berlin Büyükelçisi Kont Larey.
Rusya: Başvekil Kont Gorçakof, Londra Büyükelçisi Kont Suvalof, Berlin Büyükelçisi Mösyö Dubril.
Daha önceki anlaşmalarda temsilci adlarını böyle açıklamamıştık; burada bir garabet olduğu zannı ile isim isim bütün ülke temsilcileri tanıtıldı.
Meselenin ehemmiyetini hisseden devletler birinci sırada Başvekil, sonra Büyükelçiler ile temsil edilirken Osmanlı Devleti'nin durumuna bakın. Baş murahhasımız bir Hıristiyan! Bu kadar değil. İkinci sıradaki temsilcimiz de maalesef bir dönme.
Kongre 13 Haziran 1878'de Alman temsilcisi Bismark'ın yönetiminde başladı. Böylesi toplantılar görüşülecek meselelerin çokluğu ve karmaşıklığı oranında, bir de temsilcilerin çokluğu dolayısıyla çok uzun konuşmalara sahne olur. Naklen yayından kaçınıp, alınan özet kararları buraya aktaracağız.
Ayestefanos da Bulgaristan'a verilen Makedonya Türkiye'ye verildi; fakat bu öyle bir verişti ki hiçbir işe yaramadı. Yalnız Bulgaristan biraz küçülmüş oldu ve ikiye ayrıldı. Kuzeyi Türkiye'ye haraçgüzar olan Bulgaristan'ın güneyi "Rumeli-i Şarki" adıyla bir Hıristiyan Valinin idaresinde bırakıldı. Osmanlı Devleti için Bulgaristan'ın bölünmesi kâr sayılır.
Bosna-Hersek vilâyeti Osmanlı hâkimiyeti altına, ama Avusturya-Macaristan işgal ve idaresine tevdi edilerek; bu vilâyetin de elden çıkması tescil edildi.
Türkiye lehine sayılacak bir karar Bâyezid sancağının Ruslardan alınıp Türkiye'ye iadesi ve serbest liman haline getirilen Batum'un tahkimatının yıkılması kararı oldu.
Berlin muahedesinin geneline bakıldığında, Ayestefanos Anlaşması'nın yüklediği yükün biraz hafiflediği görülmektedir. Bu kadarı bile sevinilecek hâdise sayılmaktadır.
Gönderilen temsilcilerin gücü kuvveti ne olursa olsun, zaten fazla bir insiyatifleri olamayacaktı. Büyük Devletler, bugün ve yarın için kendilerine uygun gördükleri düzeni sağlama peşindeydi. Bunu aşağıdaki sözlerle daha iyi anlayabiliriz: Osmanlı temsilcilerine, Alman Başbakanı ve Kongrenin açılışını yapan Bismark şunları söylemişti:
"Kongrenin Devlet-i Âliyye için içtimâ edildiği zannında bulunarak kendinizi aldatmayınız. Ayestefanos Muahedesi, Avrupa devletlerinin menfaatlerine dokunur bazı maddeleri ihtiva etmeseydi olduğu gibi bırakılırdı. Bunun şiddetini hafifletmek ve yeniden düzenlemek mümkündür. Bu düzenlemeden istifade edersiniz, lâkin ileriye gitmek isterseniz hiçbir şeye muvaffak alamazsınız."
Her şeye rağmen, Ayastefanos'un şartlarını hafiflettiği bilinen Berlin Antlaşması, yine de, Osmanlı'nın Avrupa'dan tavsiyesi mânâsına gelir. "Bizim" diyebildiğimiz Niş Sırbistan'a, Taselya Yunanistan'a, Kars, Artvin ve Ardahan Rusya'ya, Dobruca Romanya'ya geçti -bırakıldı-. Hiçbir dahli olmayan İran bile Kotun arazisini alarak sevindi.
Geldi geçti ama şu Türk-Rus Savaşı'ını çıkaran Paşalar, (Midhat, Redif ve Mahmud Celaleddin) bunca vebalin altından nasıl kalkacaklar acaba?

Sadaret Değişmeleri

Ayestefanos Anlaşması sırasında Ahmed Vefik Paşa "Başvekil" adıyla sadârette idi. Ondan sonra Sadık Paşa geldi (18 Nisan 1878). Mütercim Rüşdi Paşa 28 Mayısta beşinci defa sadâreti devraldı; ama fazla kalmadan, yerini Mehmed Esad Saffet Paşa'ya bıraktı. Daha sonra Tunuslu Hayreddin Paşa geldi. Hayreddin Paşa'nın selefi Ahmed Arifi Paşa. Döne dolaşa sıra geldi Küçük Said Paşa'ya. Sadâretle gidiş-gelişiyle rekor kıracak olan Said Paşa tam, "dokuzuncu" seferinden sonra bir daha gelemeyecek.
Ahmed Vefik Paşa'dan küçük Said Paşa'ya yani, 4 Şubat 1878'den 18 Ekim 1879 kadar, bir sene, sekiz ay 12 günde yedi defa sadaret değişikliği oldu. Sırf bu tablo bile yaşanan zamanın istikrarsızlığını göstermeye kâfidir.

Fransızların Tunus'u İşgali (12 Mayıs 1881)

Osmanlı Devleti Ruslara yenilmekle itibarını kaybetmişti. Yeşilköy ve Berlin anlaşmaları yapıldı. Yeşilköy Anlaşması'ndan, Berlin Anlaşması'na kadar geçen süre İtalya'yı Tunus'a yerleşme hevesine soktu.
Tunus Cezayir ve Trablusgarb "Mağrib Ocakları" adıyla üç ayrı eyâlet iken Osmanlı himayesinde yaşıyordu. Cezayir 1830'da Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Tunus mahalli beyler tarafından idare ediliyordu. En son Tunuslu Hayreddin Paşa Türkiye'den küçük yaşta oraya gidip büyümüş, çok önemli mevkilere gelmişti. Osmanlı Devleti'ne bir savaşta katır vs. yardımı Tunus'tan gelmişti. Hayreddin Paşa Türkiye'ye Abdülhâmid Han'ın davetiyle gelip vezir-i âzam olduktan sonra araya soğukluk girdi.
Berlin görüşmeleri esnasında Osmanlı Devleti'nin Tunus üzerindeki haklarını savunması fazla önemli olmadı. Diğer devletler Berlin'de hisseler kaparken Fransa delegesi kendilerine bir şey verilmeyişine karşı protesto çekti. İşte o zaman, yaman bir politikacı olan Alman Başbakanı Bismark Fransa'yı kazanma yoluna gitti. Fransız Başdelegesi'ne:
"Fransa'nın Tunus'a yerleştiği takdirde, bu harekete karşı Almanya'nın bir itirazda bulunmayacağını" gizli olarak bildirdi. İngiliz Hariciye Nâzırı Salisbury de aynı teminatı İngiltere adına verdi. Bu suretle Osmanlı delegelerini Karadağ'da bir limanın Osmanlı ülkesinde kalmasını sağlamak için ter döktükleri sırada koca Tunus eyâletinin ihalesi Fransa'ya yapılmış oldu."
Osmanlı'nın hakkı gözetilmiyordu. Tunus'u kendi malı gibi gören İtalyanlar tarafından kısmen işgal edilmişti; daha sonra da Fransızlar kendi haklan soymaya başlaşınca, mesele iki devlet arasında kaldı. Osmanlı Devleti'nin gözü önünde İtalya ve Fransa'nın mücadelesi başladı. Daha baskın gelen Fransızlann ufak tefek çarpışmalar sonucu Tunus'a yerleştiler. (12 Mayıs 1881)
Yaralı Osmanlı Devleti bu olayı içine sindiremedi. Eli ayağı bağlı olduğu için yerinden kımıldayamadı. Oturduğu yerden, Tunus'un 1570'den beri kendisine ait olduğunu iddiaya çalışması da bir şeyi değiştirmedi. Tunus Beyi ile Fransa arasında yapılan anlaşma ve atılan imza kabul edilmeyerek, hukukî mücadelenin sürdürülmesi kazanç getirmedi. Kendi güçsüz ve de güçlü olanlar kendisine karşı olunca, hukuk demek de güç demek ise ki öyleydi, Osmanlı Devleti sadece kayıplarının hesabını yapmaya başladı. Balkanlarla beraber İslam beldeleri de ipi kopmuş danalar gibi kaçıp gidiyordu.

Yıldız Mahkemesi'nin İlk Celsesi (27 Haziran 1881)

Bu meşhur mahkeme, Sultan Abdülaziz'in katil veya katillerinin bulunup cezalandırılması için kurulmuştur. Hâdisenin üzerinden 5 sene, 23 gün geçtikten sonra olması niçindir dersek, tafsilatı pek uzun anlatılıyor, girmeyeceğiz. 15 tane maznunu bulunan davanın en meşhuru Midhat Paşa'dır, kısaca ondan bahsedeceğiz. Paşa, yukarıda geçtiği gibi, bir takım yanlışlarından dolayı sürgün edilmiş, sonra aff-ı şahane ile İzmir valiliğine kavuşmuş idi. Mahkemeye gelmesi gerektiği zaman da valilikle İzmir'de bulunuyordu. İstanbul'a çağrılınca, gelmemek için "evinin arka kapısından çıkarak, bir kira arabasıyla Frenk mahallesine gidip, çok çirkin bir harekette bulunarak, ecnebi mümessilliklerinden en yakını olan Fransız konsoloshanesine iltica etmiştir."
İşte kahraman Midhat Paşa bu. Tarihte emsali olmayan bir işi yapmıştır. Midhat Paşa orada fazla kalamamış, vapurla İstanbul'a getirilip diğer maznunlarda mahkemeye çıkartılmıştır. Sonuç: "Rüşdü, Midhat, Mahmud ve Nuri Paşalarla Hasan Hayrullah Efendi, bütün rütbe ve nişanlan alınmak, dâmad olan ikisi zevcelerinden ayrılıp, dâmadlık sıfatlarından da mahrum edilmek suretiyle idama,..." çarptırılmışlar.
Hakkında kitaplar yazılan Yıldız Mahkemesi'ni en kısa biçimiyle vermek istedik. Mahkeme safahatinin sıkıcı geleceği düşüncesi bu yalın tercihin sebebidir. Yukarıda idama mahkum edildiği söylenen kişiler idam olundular mı? Hayır. Pâdişâh ceza verilmesini sevdiği kadar affedici olmaya da bayılıyordu. Bu onun ince siyasetinin tezahürü müydü, vicdanının kanunlardan yumuşak oluşu mu? Bunların tahlilini yapmıyoruz. Mahkemenin cezalandırdığı şahısların, mahkeme sonrası nasıl olmuş, topluca onlara bakıyoruz.
Mahkemenin verdiği idam kararları pâdişâh tarafından değiştirildi, cezalar hafifletildi. Buna göre;
1. Midhat Paşa Taif Kalesi'ne, askerî hapishaneye gönderildi, orada 2 sene, 9 ay yattıktan sonra, boğularak öldü -boğdurularak öldürüldü- (8 Mayıs 1884)
2. Dâmad Mahmud Celaleddin Paşa, Sultan Aziz'in katillerinden biri sayılmıştı. (Kısa bir hatırlatmada bulunalım. Türk-Rus Harbi mesullerinden biri de bu Paşa idi. O harbin sonu, bilindiği gibi devletin direkleri çelmelenmiş, hatta birkaçı yıkılmıştı) Dâmad Paşa da Midhat Paşa'nın akıbetine uğradı, aynı günde.
3. Dâmad Nuri Paşa'nın suçlanması da cezası da aynı, akıbeti de aynı olabilirdi. Cezayı kendisine lâyık görmeyip vapurda cinnet geçirmeye başlamış, hapishanede 10 sene yattıktan sonra -herhal¬de- eceliyle ölmüştür.
4. Mâbeynci Fahri Bey, 30 yaşlarında bir delikanlıydı. Ona da idam cezası verildi, affı şahane ile canı bağışlandı. Ömrünün 27 senesini hapishanede geçirdi. 1908'de ilan edilen İkinci Meşrûtiyet Fahri Bey'in de af ilanı oldu.
5. İkinci Mâbeynci Seyyid Bey. Herkes verilen cezanın azını çekerken bunda tam tersi oldu. 10 sene kalebentliğe mahkum olmuştu. Zamanı doldurunca arayan soran olmadı. Salıverilmesi için müracaat ettiği halde, nedense, dinlenmedi. Fazladan yedi sene kadar daha yattı; ancak eceliyle, ruhu azad edildi. (15 Mart 1898)
6. Miralay İzzet Bey, hal zamanında yani Sultan Aziz'in hal'inde Talia Tabur kumandanı idi. 10 sene kalabent cezası aldı. Cezası dolduktan sonra da bırakılmadı. -Demek ki, oralardan kanun elini ayağı çekmişti- 1903'te hapis yattığı Taif 'te öldüğünde 61 yaşındaydı.
7. Binbaşı Necip Bey. Tabur komutanı, cezası idam iken 12 seneye indirilmişti. 1893'te ölümle noktalanan ömrü, en az diğerleri kadar acıyla dolmuştur.
8. Binbaşı Ali Bey. İdam cezası almış olsa da Hicaz Valisi Cemal Paşayla kardeş olmaları imdadına çabuk yetişti. Medine'de ikamet şansı buldu, hapis hayatından kurtuldu ve 1908 İkinci Meşrutiyeti, onun da İstanbul'a gelmesini meşrulaştırdı.
9. Yozgatlı Pehlivan Mustafa Çavuş'un suçu taammüden öldürmek, aldığı ceza idam idi. Taif'te yatarken öldüğünde 61 yaşındaydı.
10. Boyabatlı Hacı Mehmet de idam cezası almıştı ya, 27 sene sonra Meşrutiyet onu da hürriyete kavuşturdu. Memleketine döndüğünde 66 yaşına gelmiş bir ihtiyardı.
11. Cezayirli Mustafa da Boyabatlı'yla aynı şansı paylaşmıştır.

Bu bilgiler "Midhat Paşa'nın Hatıraları" isimli kitaptan alınmıştır.
Yıldız Mahkemesi sanıkları arasında adları olup da burada zikredilmeyen Şevk-efzâ Valide Sultan (Beşinci Murad'ın anası), Arz-ı Niyaz Kalfa, hiçbir cezaya uğramamışlar. Pâdişâh, himayesini onlardan esirgememişti.

Duyûn-ı Umumiyye (20 Aralık 1881)

Silah, asker ve para... Bunların üçü devleti ayakta tutan kuvvetlerden idi. Yapılan son savaşlar silah ve askerimizin kifayetsizliğini gösterdi, cephelerden zavallı halimizle döndük. Barış masalarında, kaybedilen toprakların yanı sıra, bir de tazminat ödemeye mahkûm edildik. Hazine senelerdir hiç almadan vererek tamtakır kaldı. Yabancı devletlere, ödeyemeyeceğimiz kadar borçlandık. Yabancı devletlere faiziyle beraber ödememiz gereken borç 252.801.885 Osmanlı lirasıdır.
Alacaklılarla oturulan masada, vaziyetin acziyeti anlatılarak, borcun yüzde altmışa yakını sildirildi. 106.437.234 Osmanlı lirası borç kaldı. Kalan bu borcu ödeyeceğimize güvenemeyen devletlere teminat olarak bir şeyler gösterilmesi gerekiyordu. "Müskirat, balık, tuz, ipek, tütün ve damga vergileri alacaklılara bırakıldı. Borç bitene kadar, anılan maddelerin gelirleri alacaklılara temin edilerek, biraz nefes alındı. Bu millet İMF gibi müesseseye ta o zamandan alışmaya başlamıştı. Bugünkü alacaklılardan o günkülerin biraz daha anlayışlı olduğu sanılıyor; ama herhalde öyle değil. Şimdikiler verdiklerini istiyor, o zamankiler vermeden istiyorlardı!

Mısır'a Yağan İngiliz Topları (11 Temmuz 1882)

Mısır'ı idare eden Osmanlı valileri değil şimdi. İdare, Kavalalı Mehmed Ali'nin evlatları arasında el değiştiriyor, adlan vali değil, hidiv ve salâhiyetleri daha geniş.
İsmail Paşa, Hidiv'lik unvanını almak için Osmanlı Sarayına bol miktarda altın akıtmıştı, denir. Müstakil bir hükümdar gibi yaşadığı Mısır'da israfıyla hazineyi kurutmuştu. Diğer gaileler fırsat vermediği için Osmanlı Devleti'nin Mısır'a bakabildiği yoktu; baksa da ne yapabilirdi?
İsmail Paşa Napolyon Bonapartıvâri hayallere kapılmış, Mısır'ı fetihlerle büyütmek istiyordu. Kendi hacmini dikkate almadan genişleme siyasetine hazırlık için büyük ordular tesis etti. Fabrikalar, yollar, tiyatrolarla elinde avucunda olanı harcadı.
Öz sermaye bitince Avrupa'ya borçlanmaya başladı. Fransa ve İngiltere borç verirken, paralarının takipçisi olmak istediler. O kadar ölçüsüz bir borç yapmak için insanın deli olması lazım. Mısır'ın 9,5 milyon gelirine mukabil 100 milyon borç, bunun sadece yıllık faizi 7,5 milyon.
Osmanlı Devleti bazı gelirlerini nasıl devrettiyse, Hidiv İsmail Paşa da büyük tavizleri kabullenmek zorunda kaldı. Mısır'ın mâli işlerini kontrol edebilmek isteyen bir İngiliz ve bir de Fransız Nazır tayin edildi. Genişleme mâli hülyasının esiri hidiv, Mısır'ın yönetimine bile yabancı ortakları alma durumuna düştü.
İngiliz ve Fransız Nazırlar harcamaların en aza indirilmesi cihetine giderek yerli memurların birçoğunu işten çıkardılar. Halk da sömürgeleşmeye karşı yoğun tepki oluştu.
İsmail Paşa makamını tehlikede görüyordu. Yabancı düşmanlığı had safhaya varınca yabancılara yol vermeyi kendisi için çıkar yol saydı. Hükümeti tamamen Mısırlılardan meydana getirdi.
Fransa ve İngiltere nazırların kovulmasına rıza göstermediler. Taahhütlerine uymayan Hidiv, Kahire'deki konsoloslar tarafından istifaya davet edildi. "Sen çekil, oğlun gelsin" diyorlardı.
İsmail Paşa bu ültimatomdan sonra kim olduğunu anlayabildi. Osmanlı Devleti'ne çektiği telgrafta, "Mısır Osmanlı'nın mülkü, ben de memuruyum, bize sahip çıkın" dedi. Sadâratte bulunan Tunuslu Hayreddin Paşa, İsmail Paşa'nın İngiliz ve Fransız silahlarıyla çıkarılmadan, azlini teklif etti. Hidiv İsmail Paşa'dan çıkan olanların aksi görüş serdetmesine rağmen pâdişâh, Hayreddin Paşa'nın söylediği istikâmette karar verdi. Bu kararın kolay olmadığı söylenir. Hayreddin Paşa'nın Tunus, Trablusgarp ve Mısır'ı birleşik Arap Devleti haline getirmek istediği yolunda pâdişâhı uyararılar olmuş, Tunuslu Hayreddin Paşa Arap değil, ama ondan huylananlar vardı. İkinci Abdülhâmid, önce Tunuslu Hayreddin Paşa'nın teklifine, kendisine yapılan telkinden ötürü "hayır" dedi. Sadrâzam fikrinde ısrarcı oldu ve Pâdişâh öfkeyle: "Paşam paşam, ben Türküm, Türk olarak kalacağım" dedi. Tunuslu "Ben de Müslimim, Müslim olarak kalacağım" dedi.
Tunuslu Hayreddin Paşa Arap değildi, bu yüzden olacak, pâdişâh kendisine yapılan telkinden kurtuldu. Hidiv azledilerek yerine, oğlu Tevfik Paşa getirildi.
Mehmet Tevfik Bey'in Hidivliği Mısır'da millî heyecanı kuvvetlendirdi, hele de "Miralay Ahmet İrâbî Bey'in idare ettiği hareket büsbütün alevlendi."
Millî heyecanın kıvılcımları İngiltere ve Fransa'ya kadar sıçradı. İki devlet de filolarım Mısır'a gönderdi. Mısır işini iki devletin halli kolayda, sonra kendi aralarında nasıl anlaşacaklar? İngiltere, ezeli rüyası olan Hindistan'a, Süveyş kanalını kullanıp en kısa zamanda varmayı hesap etmekteydi. Bunun için Fransa'yı Süveyş kanalından uzak tutmak lazım. Fransa, İngilizlerin tek başına mirasa konmasını istememekte.
Vaziyetin İngilizler lehine görünmesi, Fransızları İstanbul'da bir konferans toplamaya teşvik etti.
Fransa hem İngilizlerin tutumundan, hem de millî güçlerin davranışından şikayetçiydi. Bunun için İstanbul'da konferans toplandı. Düveli muazzama Bâb-ı âliden Mısır'a üç aylığına asker gönderip asayişi teminini istedi. Sultan Hâmid Mısır'da Mısır milliyetçilerine karşı Türk askerinin kanı dökülmesini istemiyordu. Neticede, Mısır İngilizlerin emellerine hazır hale getirilecek, Sultan Hâmid Hıristiyanlara hizmet etmiş olacak, bunun kabulü mümkün değildi.
Mısır'a Derviş Paşa başkanlığında bir heyet gönderildi. Yerli askerleri İngiliz ve Fransızlara karşı ayaklandıranlar İstanbul'a davet edildiler. Onlar gelmeyi kabul etmedi. İngiliz ve Fransızlar Mısır hükümetini tehdide başladılar. Tam bir kargaşa ortamı hâkim olmuştu. Yerli halk zaptedilemez haldeydi.
"Şehirdeki Avrupalılara taarruz edildi, evleri yağmalandı, birçok kimse öldürüldü. İngiliz, İtalyan, Rus ve Yunan konsoloslarıyla ileri gelen ecnebilerden birçokları yaralandı."
İngilizler tahrikle halkı bu vaziyete getirdiler. Bundan sonra önüne geçilemeyecek bir harp geliyor demekti. İrâbî Paşa İskenderiye'nin etrafını tahkime başladı. İngilizler bu tahkimatın kaldırılması için 24 saatlik süre tamdı. Cevap alamadı ve ondan sonra Amiral Seymour sabahleyin İskenderiye'yi topa tuttu. Altı buçuk saat sonra istihkamlardan beyaz bayraklar çekildi. İrâbî Paşa'nın gücü buraya kadar. İngilizlere silahla karşılık verme imkânından mahrum olan İrâbî Paşa askerini alarak şehirden ayrıldı, 12 Temmuz Çarşamba günü İngilizler karaya çıkmaya başladı. Hidiv Tevfik Paşa Kahire'ye giren İngiliz askerinin geçit resmini 15 Eylül Cuma günü gurursuzca seyretmek mecburiyetinde kaldı.
İrâbî Paşa kaçmıştı, yakalandı ve İngilizler tarafından Seylân adasına sürüldü. Mısır böylece İngiliz işgaline düştü. Bundan sonra Mısır'a bir "İngiliz müstemlekesi" dense yanlış olmayacaktır.
Sultan Abdülhâmid'in boğazını sıkan seneler üzerine devrilen ateş dağları ve tam uyum sağlayamadığı vezir-i âzamlar resmi geçidi. 12 Temmuz 1882'de Küçük Said Paşa üçüncü defa geldiği sadârette 4 ay, 20 gün kaldı, yerini Ahmed Vefik Paşa'nın ikinci sadâretine terketti. 30 Kasım'da gelen Ahmet Vefik Paşa iki gün sonra mührü aldığı kişiye geri verdi. Said Paşa dördüncü sırasını değerlendirme azminde.

Bulgaristan'ın Büyümesi (18 Eylül 1885)

Berlin kongresinde kaderi çizilmişti. (1878) Zaman işledi, günler geçtikçe varılacak yer görünmeye başladı. İstikbal, kendisine ekilen tohumun meyvesini vermek mecburiyetindedir. Yalnız, onun da tıpkı doğumlar gibi bekleyeceği bir zaman dilimi var.
Rusya'nın Balkan siyâseti, öncelikle Osmanlı'nın oralardan kovulmasına dayanıyordu. "Büyük Bulgaristan" dediler, bilâhare bundan vazgeçildi. Biri Türkiye'ye bağlı "Şarkî Rumeli Prensliği" diğeri, kuzeyde bağımsız Bulgaristan Prensliği. Rusya, bağımsız Bulgaristan'ı ordusuyla destekledi; buna karşılık minnet bekledi. "Ancak Bulgarlar her şeyden önce milliyetçiydi, Osmanlı'nın yerine, Rus egemenliğine girmek istemiyorlar, Çar'ın memurlarının üstünlük havası taslamalarından hiç de hoşnut bulunmuyorlardı. Bu yüzden, şaşılacak kadar kısa bir süre içinde, minnet yerini düşmanlık ve kuşkuya bırakarak bölgedeki Rus politikasını zayıflattı."
Bulgarlar birleşme peşindeydi. Uygun ortamın hazırlanmasını beklediler, o an gelince de birleştiler. Osmanlı Devleti'nin görmezden gelmesi mümkün olmadığı gibi, müdahale de sakıncalıydı. Nicedir hareketsiz oturan devlet bedenine felç geldiğine inanıyor, ayaklarını oynatmaya çekiniyordu. Sırbistan ile Bulgarlar arasında bir anlaşmazlık çıktı. O zaman, Sadrâzam Küçük Said Paşa askerî müdâhaleyi gündeme getirdi. Diğer Erkân-ı Devlet ve devletin başı pâdişâh siyâsî çözümü savundu, tabiki ikincilerin dediği yapıldı.
Sultan Hâmid'in siyâsî dehâsı yerli-yabancı bütün tarafsız fikir sahiplerince takdir edilir. Bulgar meselesine yaklaşımı, "Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye" adlı kitapta bakın nasıl anlatılıyor: Abdülhâmid'in "yükümlülüklerini yerine getirmekten hep kaçınan yabancı devletlere güveni kalmamıştı. Bu yüzden Aleksandr'ın Rus Çarı ile kavgasından yararlanıp, Bulgaristan'ı Rusya'dan uzaklaştırma ve böylece Rusların daha fazla yayılmasını önleme çabalarına girişti. Bulgaristan yine pâdişâhın egemenliğini kabul etti. Prens Aleksandr da beş yıl süreyle Doğu Rumeli Valiliğine atandı. İki vilâyet arasında böylece bir birleşme sağlanmış oldu. İstanbul vergi almaya devam etti." Yazarlar, ayrıca, Abdülhâmid'in iyi bir sonuç aldığını belirtiyorlar. Aleksandr'ın valiliğe tayinine mukabil Rupçoz ve Kırcaali nahiyelerinin Türkiye'ye bırakılıp, Edirne'ye bağlanmış olması, bu meselenin siyâseten hallindeki faydayı katmerlemektedir.

İki Ölüm

Çok mühim şahsiyetlerin ebediyete intikalleri, devamlı bahsimizin dışında tutuldu. Farklı tasavvurlarıyla tanınan iki kişinin ölüm haberini vermeden geçmeyelim, dedik. Hayatlarından bahsetmeyeceğiz. Bunlardan birisi Namık Kemal; Yeni Osmanlılar Cemiyetinin bir ferdi idi. Milliyetçiliği -herhalde- birinci vasfıydı.

Biz ol nesl-i kerim-i dü'de-i osmaniyanız kim
Muhammendir serâpâ mâyemiz hûn-i şehâdetden
Biz ol âl-i himen erbab-ı cidd-ü içtihadız kim
Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretden


Namık Kemal bu şiiri söylemişti. Maceralarla süslü hayatını Midilli Mutasarrıfı olarak noktalamıştır. Vasiyetine uyularak Bolayır'a getirilen cenazesi Süleyman Paşa türbesi yakınına defnedildi. Sultan Hâmid masrafını karşılayıp güzel bir kabir yaptırdı. (2 Aralık 1888)
Diğer ölüm haberi Ahmet Vefik Paşa'nındır. Ahmet Vefik Paşa sadâret adını, başvekalet olarak değiştiren sadrâzamdır. Bursa valiliğinde farklı kişiliğini gösteren, Bursa'ya tiyatroyu getiren insandır. Yeniliklerden hoşlananlar onu sever, aksi olanlar sevmezdi. Şakacıydı. 1 Nisanda ölerek son şakasını yaptı. (1891)

30 Eylül 1895 (Ermeni Patırtısı)

"Anadolu'nun fethiyle Türkiye Devleti'nin kurulmasından itibaren dilini, dinini, mezhebini ve milliyetini Türk adaletinin bahşettiği imtiyazlar sayesinde muhafaza eden, Türk ordusunun müdafaa ettiği topraklarda asırlarca her türlü emniyet ve masuniyet esbabı içinde ticaret ve ziraatle meşgul olan" Devlet hizmetine de girip vezarete kadar yükselen Ermeniler, Türkiye'nin zayıf günlerinde yanlış iş yaptılar. Rusya'ya, İngiltere'ye güvenerek doğuda bir Ermenistan kurulması için faaliyete geçen Ermeniler, altı vilayeti istiyorlardı. Bugünkü 12 vilayetimizle bir ilçemizin bulunduğu toprakların bir Ermeni yurdu olması tabii ki kabul edilemezdi. Erzurum, Erzincan, Ağrı, Van, Hakkari, Bitlis, Muş, Siirt, Diyarbakır, Mardin, (Ma'mûret ül Aziz) Elazığ, Malatya, Bingöl, Sivas, Amasya ve Tokat, bir de Şebin Karahisar... istedikleri yerlerimizdi.
Ermenilerin bu isteğine Sultan Abdülhâmid'in cevabı:
"Şarki Anadolu'yu muhtariyete ******ürecek 'Islâhat'ı kabul etmektense ölmeyi tercih ederim!"
Çeşitli isimlerle teşkilâtlar kurup emellerini gerçekleştirmeye çalışan Ermeniler, Türkiye'ye zarar vermişlerdir amma kendileri bir şey kazanamamıştır. Bizim uyum içinde yaşadığınız Ermenileri Rus Ermenilerinin kandırdıklarını İ.H. Danişmend söylüyor ki doğru olması lazım. Türklere kimler tekme vurmaya çalışmadı ki! Bizim, bağrımıza basıp, kendi ırk ve dindaşlarımızdan ayırmadığınız Ermeniler fırsatı niye kaçırsın!
Osmanlı Devleti'nden genişçe bir mıntıkayı isteyen Ermenilerle ilgili bir miktar bilgiyi dindaşlarından olan Stanford Shaw'dan aktarıp, yabancı gözünün onları nasıl gördüğünü anlayalım. İşte bir Hıristiyan Profesörün yazdıkları:
"Ermeniler Osmanlı ticaret ve sanayiinde her zaman önemli bir rol oynamışlar, Ortadoğu geleneklerine göre sarraflık, kuyumculuk, dış ticaret, inşaat, tıp ve tiyatro alanlarında uzmanlaşmışlardı. (...) Yabancı dil bilmeleri, maliye ve ticarette deneyimli olmaları yüzünden, gayet karmaşık olan Tanzimat yönetiminde, özellikle maliye, içişleri, dışişleri, eğitim, adalet ve bayındırlık bakanlıklarında yükselmişlerdi. Ayrıca posta, telefon, sayım ve demiryolu hizmetlerinde de önemli memurluklarda bulunuyorlardı. Bazı Avrupalı gezginlerin padişahın topraklarında iki milyondan fazla Ermeninin yaşadığını ileri sürmelerine karşın, kimlik cüzdanı yoluyla nüfusu izleyen Osmanlı nüfus idaresi, kadın ve erkek olmak üzere Gregoryan milletinin 988.887 Ermeniden oluştuğunu saptamıştır. Ülkedeki 160.166 Katolik ve 36.339 Protestanın Ermeni kökenli olduğu düşünülürse İmparatorlukta 1.125.000 Ermeni olduğu ortaya çıkar ki, toplam 20.475.225 olan nüfusun yalnızca yüzde 5.5'idir."
Ermenilerle ilgili anlatılanlar çok fazla. Hareketlerinin yanlış olduğunu sayfalar dolusu bilgiyle tasdike çalışmayacağız, zaten kâinat biliyor. Bir defa kafalarına bağımsızlık fikri sokulduktan sonra, yaptıklarının yanlışını doğrusundan ayırmaya kendi güçleri de yetmiyor.
Balkanlar'dan Türklüğü sürgün etmeye çalışan Rusya, Anadolu'da yeni bir silahı denemeye kalkıştı. Mesele, ölüsü bile haşmetli olan Osmanlı Devleti'ni kabre gömmektir, acilen...
Birinci ayaklanmalarında elde edemediklerini sineye çekmek istemeyen Ermeniler 10 ay 26 gün sonra tekrar sahneye çıkıp Osmanlı bankasında bomba patlatmaya kalkışırlar (26 Ağustos 1896) İngiltere, Rusya ve Fransa yine (Vilâyât-ı Sitte) ıslahatı isterler. Yani, doğudaki 16 vilayette Ermenilere muhtariyet. Bu seferki olayın elebaşısı ise Ermenilerin din adamları İzmirliyan'dır. Kudüs'e sürülüp Kudüslüyan olur Patrik cenapları!
Ermenileri baştan çıkaran devletlerden biri de İngiltere'ydi. Sultan Abdülhâmid bu yüzden İngiltere'yi Osmanlı Devleti'nin bir numaralı düşmanı sayıyordu. "Bu konuda Prof. Vambery'ye aynen şöyle demişti: "Hele Ermeni sorununda" İngilizlerin gözleri hiçbir şeyi görmez olmuştur; emelleri "Bulgar Mezâlimi" yaygaralarını bir kez de burada tekrarlayarak, tıpkı Bulgarların imparatorluktan ayrılışında olduğu gibi, Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermenistan kurmaktır. Benden de sadece üçte biri Hıristiyan ve gerisi Müslüman olan bir bölgeyi elden çıkarmamı bekliyorlar..."

Yunanistan'a Harb İlanı (18 Nisan 1897)

Yunanistan, Berlin anlaşmasında, bedavadan Tesalya ile Narda kazasını almıştı. Osmanlı Devleti'nin budanan dallarından büyük büyük parçalar koparmaya azmetmiş, pusuda bekliyorlar. İlk ağızda düşündükleri Girit adasıyla Epir kıtasının ilhakı. Kurdukları kanlı çeteler bu uğurda faaliyet içerisinde.
Bulgaristan'ın birleşmesi Yunanlılar'a ayrı bir cesaret verdi. Ermeni meselesinin getirdiği meşgale fırsat sayıldı ve "Deli Yani" kabinesi heyecana geldi. Etnik-i Eterya cemiyetinin Yunan umumî efkarondan gördüğü hüsnü kabul, zaten 1890'dan itibaren Girit'teki hareketi artırmıştı. Müslümanlara karşı çete savaşı devam ederken Yunanlı Rumlar, donanma göndermesi yolunda hükümeti tahrike başladılar. İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya'nın istememesine aldırmadan Yunanistan Girit'e asker çıkardı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti de Yunanistan'a harb ilan etmek zorunda kaldı. (18 Nisan 1897)

Ve Harb

Aslında büyük bir savaş yaşanmadı. Abartılacak sahneler mevcut değil. Yine de Girit'te girişilen "Rum Harekâtı" üzerine kitaplar yazılacak kadar önemlidir.
Kendisini, çok eski ve o derecede önemli bir medeniyet mirasçısı gösteren, bunda gerçekten başarılı olan Rumlar bütün Avrupa'nın nazlı prensi gibiydi. Girit üzerinde bitmek bilmeyen emeli Rumları her türlü harekete sevk ediyor, Hıristiyan devletlerin teveccühü, cesaretlerini kışkırtıyordu.
Küçük çaplı olsa da bir Türk-Yunan savaşı meydana gelmişti. Bu savaş müddetince Saray'ın yaşadığı sıkıntının şahitlerinden olan Ayşe Osmanoğlu, hem o telaşenin nasıl yaşandığım, hem de babası Sultan Abdülhâmid'in halini anlatıyor.
"Babam Harem'e pek az geliyor, bazen yemeği bile ayakta yiyip hemen Selamlığa çıkıyor, masasının başına geçip şifre kâtiplerini huzuruna getirerek telgraflar çektiriyor, emirler veriyordu. (....) Muzafferiyet haberleri geldikçe hemen secdeye kapanıyor, dua ediyor, musahiplerini, çıkan gazete ilaveleriyle bize gönderiyordu. (....) Babam, İkinci Hazinedar'ı, "Yaralı askerlerime çamaşır yetiştirsinler, dualar etsinler" diye günde iki üç defa gönderiyordu. Eski kalfalar her tarafta şehitlerin ruhuna okuyor, gazilerin ruhuna dualar ediyordu..."
Askerler cephede savaşır, ter akıtır, kan döker, can verirken pâdişâh başta olmak üzere bütün saraylılar üzerine düşeni yapıyordu. Dikiş makineleri hani harıl çalışıyor, cepheden gelen yaralılara hasta gömlekleri dikiliyordu. Ayşe Sultan diyor ki: "Ben dokuz yaşlarında bir çocuk olduğum için büyük bir işe yaramıyordum. Ama makinelerin başında oturuyor, düğme dikmek, bazı küçük işleri yapmak ve sargı sarmakla uğraşıyordum."
Sultan Abdülhâmid'in ünlü marangozhanesi bile vazife değiştirmiş, Revir olarak işe yarıyordu. Pâdişâh testereden, hızardan elini çekmiş, devamlı yaralıları ziyaret edip, onların ihtiyaçlarını tespite çalışıyor, bir an evvel sıhhate kavuşmaları için üzerine düşeni yapıyordu.
Hatıratından istifade ettiğimiz Ayşe Sultan harbin zaferle bittiğini yazıyor. Fakat bu sadece barış idi.
Ne Yunanistan ne de Türkiye kendi başlarına hareket edecek durumda değillerdi. Büyük devletlerin istediği olacaktı. Onlar ise "5 Kasım'da Girit'teki Osmanlı askerî ve mülkî kuvvetlerini zor kullanmak suretiyle adadan çıkardılar. Dört devlet, adayı aralarında taksim edemezdi; çünkü çok küçüktü. İçlerinden birisine veremezlerdi; çünkü çok önemli idi. Yunanistan'a ilhak edemezlerdi; zira Yunanistan için de çok büyüktü. Nihayet karar verdiler. Ada, Osmanlı hâkimiyetinde kalmaya devam edecek, Yunan Prensi Yorgi, umûmi vali tâyin edilip onun tarafından idare edilecektir."
Rus Çarı, Abdülhâmid Han'a bu isteği bildirince, ne çare ki "emir büyük yerden geldi" deyip boyun eğilecektir. Girit'ten Anadolu'ya göçler başlar... Böyle şeylere alıştık nasıl olsa. Balkanlar'dan da, Kafkas'lardan da çook gelenler olmuştu.
1897, 4 Aralık Cumartesi: Türk - Yunan sulhu.
18 Aralık, Girit'in muhtariyeti.
4/5 Nisan 1900. Gazi Osman Paşa'nın ölümü.
5 Kasım 1901 Fransızların Midilli'ye asker çıkarması.
1902, 21 Eylül Pazar: İlk Makedonya ihtilâli. Makedonya ihtilâle çok müsait bir yapıdadır. Nüfusunun yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan ve idaresi Türklerin elindedir. Makedonya'nın "dörtte biri Makedon ve Bulgarlardı" dörtte biri de, Romenler, Sırplar, Yunanlar, Yahudi, Ermeni, Boşnak, Çingene ve Hırvat'tı. Müslüman kesimin ekseriyeti Türk, azı Arnavut idi.
Bulgarlar "Makedonya - Edirne ihtilâlci dâhili teşkilâtı" adında gizli bir cemiyet kurdular... Bunların tek hedefi Türkler değildi; diğer kavimleri de bertaraf ederek, Makedonya'nın hâkimi olmak sevdasındaydılar. "Siyasi dehâ" olduğu ileri sürülen Sultan Abdülhâmid burada dahi kendini gösterdi; diğer Hıristiyan kavimlere de çete kurmaları için yollar açıp, Hıristiyanları biribirine düşürdü.
Bulgarlar, büyük devletlerin aracılığıyla Türkiye'den tavizler koparmaya çalıştılar, fakat Abdülhamit Han hiçbir tavize yanaşmadı ve Bâb-ı Âli'de bir "Rumeli Vilâyâtı Islahat Komisyonu" kurulup, reisliğine de Ferid Paşa getirildi.
Bulgar ihtilâlcilerinin tesiri bizim üçüncü ordumuzun subaylarına iyi gelmeyip "başka bir ruhi halet içine düştüler. Her an bir Bulgar bombasının tehdidi altında yaşadılar. Ruhen ihtilâlci oldular ve 1908'den itibaren Makedonya'da öğrendiklerini bütün Türkiye'de uygulamaya kalkarak, on yıl geçmeden tarihteki son Türk İmparatorluğu'nu temellerine kadar yıktılar."

Bomba Olayı (21 Temmuz 1905)

Sultan Abdülhamit 29 senedir Türkiye tahtında oturmaktadır. Aslında oturmaya çalışmaktadır, demek daha doğru olurdu. Çünkü onu istemeyen düşmanları pek çoktu. Hem içeriden hem dışarıdan kuyusunu kazmaya gayret edenlerle, maharetle uğraşarak bugünlere gelmişti. Adeta kulübeyi ayakta tutan son direk gibiydi. Onu da, bir çele-bilseler bina yıkılacaktı. 63 yaşına değmişti. Yunanistan'ın çıkışlarını başarısız bıraktığından dolayı Rumlar, doğuda Ermenistan'ın kurulmasına izin vermediği için Ermeniler can düşmanı idiler. Müslüman azınlıkların çok sevmelerine karşılık, Yahudi azınlığı da Abdülhamit düşmanlığıyla bilenmişti. Dünya Siyonist teşkilâtı Filistin'e bir miktar Yahudi yerleştirilmesine müsaade almak için Pâdişâha 10 milyon altın teklif ediyorlar; aldıkları cevap, "hayır" oluyor. Para teklifini yapanlardan birisi Theodor Henzl'dir.
Theodor Henzl'in tercüme edilen hatıralarında Abdulhamid Han'ın devlet adamlığını öğen sözler doludur. Filistin meselesine aldıkları cevabın bir cümlesi şu: "Türk imparatorluk toprakları bana değil, Türk milletine aittir..." Pâdişâh 10 bin altını reddettiği günlerde Türkiye'nin maddi sıkıntıları had safhada idi; ama bu sıkıntıyı kesinlikle toprak satarak düzeltmeyi istemeyen Pâdişâh, ne yazık ki kötü neticeyi de hissediyordu. Yahudilerin, ileride emellerine erişeceklerini söylüyordu. Doktor Atıf Hüseyin Bey "Nasıl olur?" deyince de "Para kuvveti her şeyi yapar." demişti.
Abdulhamid'in düşmanları çoktu, en hararetlileri olan Ermeniler canına kasd etmek için çareler arıyorlardı. Müşterek bir plânla mı yoksa sadece Ermenilerin planıyla mıdır, bir öldürme teşebbüsü var. Abdülhâmid Han çok kuvvetli hafiye teşkilâtıyla maalesef bu teşebbüsü öğrenememiş...
Viyana'da yaptırılıp İstanbul'a getirilen çok özel bir arabaya çok kuvvetli patlayıcılar yerleştiren hainler, zamanı da gayet iyi ayarlamışlar. Sultan Hâmid'in Cuma Namazı'ndan çıkıp arabasına binmesi tam bir dakika kırk iki saniye sürüyor. Bütün hesaplar buna göre yapılmış. Pâdişâhın saltanat arabasının yanında duran araba gayet iyi işliyor, Pâdişâhın camiden çıkışı da uygun. Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi bir şey arz etmek için Pâdişâhı bir dakika oyalamasaydı her şey istedikleri gibi gidecekti. Fakat bir dakika bütün plânlan altüst etti.
Bomba, görevini ihmâl etmez. Alacağı kadar can alır. Ve korkutacağı kadar da korkutur. Ölen 26, yaralanan 58 kişidir. Korkan, ödü kopan yüzlerce, belki binlerce insan. Yalnız bunların içinde Sultan Hâmid yoktur. Sultan Hâmid'in o anki halini yanında bulunan Başkâtip Tahsin Paşa şöyle anlatıyor: "Hiç korku ve telâş eseri göstermedi, yalnız benden 'Ne var?' diye sordu."
Korku ve telâşla kaçışanları sakinleştirmeye çalışan da Pâdişâh olmuştu: "Korkmayın, korkmayın."
Son zaman yazarlarından "bazıları" Sultan Hâmid'e bir yığın sıfat yakıştırmışlar; bunlardan birisi de korkaklığıdır. Yukarıdaki olay ve olaydan sonraki tavrı "bazılarını" yalancı çıkarmaya kâfidir. Başarısız suikast, hazırlanışı itibariyle mükemmeldi. Kıl payı, şans eseri yahut Takdir-i İlâhî... Hangisi olursa olsun, bir sebep Sultan Hâmid'i ölümden kurtarmıştı. Hedeflerine varamamanın üzüntüsü Ermenilerde uzun zaman sürecek, varsın üzülsünler, doya doya ağlasınlar, saçlarını başlarını yolsunlar... Ermenilere her türlü üzüntü helâl! Bütün arzulanın önündeki kocaman bir kayayı parçalayacak dinamitleri, kayadan bir kum tanesi alamamıştı. Kendilerini kiliselerinin önünde Rus halatıyla assalar kimse çok görmez...
Yalnız, bizden birinin derin üzüntüsünü Türk milletinin anlaması da mümkün değildir. Ermenilerin suikasdına kurban gitmeyen Pâdişâhı için destanını beklerdik, büyük şair Tevfık Fikret'in. O ise:

Ey şanlı avcı, damını bihûde kurmadın
Attın fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!


diye üzüntülerini dile getirdiği manzumesinin bir yerinde de şu sözleri söylemekten bile haya etmez.

Her yerde hiss-i halâsın muharriki

Bu şair, galiba pişmanlık duyduğunu da açıklamamış. Ne hikmetse bu milletin fertlerine, hâlâ bu adam sevdirilmeye çalışılır!!

Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda Tevfik Fikret öğretilir. Büyüklüğü körpe hafızalara işlenir. Bu nasıl millîlikse! Şu "herhalde kelimesini çok kullanıyorum, bütün manasıyla yine kullanacağım. Tevfik Fikret'in Ermeniler için yazdığının benzerini yazan bir şair bir başka ülkede olsa, herhalde buradakinin tam aksi olurdu.

Anarşist Jorris ve Sultan Hâmid

Sultan Hâmid'in fevri davranışları hiç yok gibi. Normal bir insan, başından böyle bir bomba olayı geçtikten sonra, buna sebep olanları en ağır biçimde cezalandırırdı.
İlk yapılan iş bomba hâdisesinin faillerinin ortaya çıkarılması idi. Vazifeliler, hakkıyla yürüttükleri çalışmayı başarıyla neticelendirdi. Suçlular yakalandı. Bunlardan biri Jorris adlı bir Belçikalı. Jorris ne yaptıysa hepsini itiraf ettiği gibi, Belçika sefirinin önünde en ağır cezayı hakkettiğini de itiraftan çekinmedi. Bombayı getiren, fitili ateşleyen kişi olduğunu söyledi. Çıktığı mahkeme, bu Jorris'e idam cezası verdi.
İlginç olan bundan sonrasıdır. Hemen boynuna ip geçirilecek değil ya; önce bir hücreye atoldı. Buradan Darağ-cı'na ******ürülmeyi beklerken, kendisini alanlar doğruca saraya ******ürdü. Sultan İkinci Abdülhâmid Jorris'in bütün suçlarını affetti. Artık hür bir insan olmuştu ve bir iş teklifi aldı Sultan'dan.
Ermeni komiteleri hakkında malûmat toplayıp, pâdişâha bildirmesi karşılığında maaşa bağlandı. "500 altın harcırah ihsan edilerek Sirkeci'den şömendifere bindirildi ve gitti. Sultan Hâmidi ithaf etmek için vazife kabul etmiş olan Jorris çok geçmeden Sultan Hâmid'in hafiyeliğini alarak Avrupa'ya döndü ve bir hayli hizmet etti."
Sultan Hâmid, kötüleriyle uğraşmak mecburiyetinde olduğu Ermenilerin iyilerini çok seviyor. Bir zamanlar Türklerden ayrı görülmeyen iyi Ermeniler -hâlâ da iyileri vardır- ve Sultan Hâmid'in anlattıkları:
"Babam Sultan Mecid zamanında bilirim; kilercilere varıncaya kadar Ermeni idi. Eski bir aile bilirim, validemin terzisi idi. Âdeta Harem Ağaları vazifesi onlara verilmişti. Bütün vüzerâ, Kübera konaklarında Ayvazlar, mutemetler onlardı. Pederim her hafta Gümüş Gerdanlar ailesine gider, orada yemek yerdi. Onlar da gelirler, Harem-i Hümâyunda kalırlar yatarlardı."
Bir Ermeni aile pâdişâhla bu derece yakın dostluk kurabilmiş, pâdişâh o aileyi ailesinden saymış ve sonra nerelere gelinmiş.
Sırf İstanbul'da meydana gelen bir olay değil, başka olaylar da var. Daha önce de olmuştu. Anadolu şehirlerinde, kasabalarında, köylerinde Ermeni tedhişi devam ediyor ve edecek...

Akabe Meselesi (1906)

Yavuz Sultan Selim'le başlayan İslâm Halifesi sıfatı bütün Osmanlı Pâdişahları tarafından kullanılagelmiştir. İngilizler, Hilâfetin kendilerine zarar verdiğini farkederler, Asya'da, Afrika'da emellerinin aksamasına sebep olan bu meseleyi halletmek isterler. Osmanlı Türk Devleti'nin görünürdeki en büyük dayanağı hilâfettir. Kuvvetli zamanlarda Pâdişâh olanlar bu gücü kullanma ihtiyacı duymamışlardı. Sultan Abdülhâmid, Medine'ye kadar demiryolu döşetip, Arap Yarımadası'na asker şevki için imkân hazırlayınca, ayrıca Hac'a gidiş gelişleri de kolaylaşınca, İslâm âleminde itibarı bir kat daha artmıştı. Bunun yanı sıra Bağdad demiryolu imtiyazını da Almanlara vererek, İngilizlerin gözünden iyice düşmüş oldu. Mısır'ı işgalinde tutan İngiliz hükümeti rahatsızlık duymaya başlamıştı. Kendi varlığının hiç bir ehemmiyeti olmadığı halde, bulunduğu yer itibariyle önem kazanan Akabe, Türk - İngiliz savaşına vesile oluyordu. Bazı çarpışmalar olmakla beraber önemli bir şeyin çıkmasına Abdülhâmid'in kararlı tutumu engel olmuştur. "Ceziret-ül Arab-ı Kuveyt-Akabe-San'â kıskacıyla boğmak isteyen İngiliz emperyalizminin yalnız Kuveyt'te muvaffak olmasına mukabil, diğer iki noktada Hilâfet siyaseti üstün gelmiştir."

İkinci Meşrutiyet'in İlânı

Türkiye'de tutunamayıp, Avrupa'ya kaçan heyecanlı gençlerin meydana getirdiği yeni Osmanlılar, şimdi yeni isimlerle ve yeni bir isimle anılıyordu (İttihat ve Terakki). "Bu cemiyet, 1890 yılında Türk asıllı olmayan bir kısım Harbiye ve Askeri tıbbiye talebesi tarafından, gizlice ve Sultan Hâmid rejimine karşı kurulmuştu."
Paris'te kümelenen, oradan Abdülhâmid aleyhine neşriyatta bulunan, bu neşriyatı Makedonya yoluyla Türkiye'ye de sokan İttihatçıların arasında Türk olmayanlar da bir hayliydi. İttihatçılara destek olan yabancılar ise, sayılamayacak kadar... Ortada, bir irice kurban bulunuyor ve herkes onu, bir tarafı için boğazlamaya çalışıyordu. Kimi derisinden giyecek yapma hayalindeydi, kimi ciğerlerine, kimi butlarına, kimi başka yerine göz koymuştu. Kendi aralarında başka meselelerde hiç anlaşamayacak nice insan, Abdülhamit Han'a düşmanlıkta gayet rahat bir noktaya vurabiliyorlardı.
Doğu Anadolu meselesinden dolayı Ermeniler, Filistin meselesinden dolayı Yahudiler, Hilafet yüzünden İngilizler, Boğazlar yüzünden Rumlar, Yunanlar, Bulgarlar vs. vs... hepsi Abdülhâmid düşmanı idiler.
Abdülhâmid Han'ın karşısında bir hayli tanınmış isim de vardı. Abdullah Cevdet, Midhat Paşa'nın oğlu, Prens Sabahaddin vs. Bu Sabahaddin Efendi, Abdülmecid'in kızdan torunudur. Pâdişâhın eniştesi Mahmud Celaleddin Paşa'nın oğludur ve Abdülhâmid'e yeğen düşer. Şehzade olmak için aranan şartlan haiz değildir. Şehzade olmayana da Prens denemez. İ.H. Danişmend'e göre Sabahaddin 'Prens' olarak anılamaz.
Prens denen Sabahaddin Bey'in babası Sultan Aziz'in katillerindendir, diye yargılanıp suçlu bulunmuştu. İdam cezası alıp, Sultan Hâmid tarafından müebbete çevrilmiş, bütün nişanlarından soyutlanıp, zevcesinden de boşanmış idi. (1881)
Bu Sabahaddin, Abdülhâmid Han'a karşı olanlar tarafından çok takdir edilir. İ.H. Danişmend ve Yılmaz Öztuna gibi tarihçilerden tanıdığımız Sabahaddin pek yaramaz bir adamdır.
"Paris'te 'Prens' Sabahaddin Bey'in riyaset ettiği bir 'Ahrar-ı Osmaniyye Kongresi' toplanmıştır. Bu kongreye Türk, Arap, Kürt, Arnavut vesaire gibi Müslüman unsurlardan başka Rum ve Ermeni murahhasları da dahil olmak üzere yetmiş kadar âzâ iştirak etmiş ve netice olarak Türk tarihinin ebediyyen lanet edeceği bir takım yüz kızartıcı kararlar verilmiştir. Bu masum kararnamenin meşrutiyete ait maddesinden mâdâsı Türk vatanına çevrilmiş birer hançer mahiyetindedir!" (İ.H.D.)
Yılmaz Öztuna'ya göre de "arkasında İngiltere olan bu karektersiz adam" Pâdişâhı, dolayısıyla devleti aleyhine çalışmıştır. İsimlerini saymadıklarımızla beraber yekûnu bir hayli kalabalık olan cemiyet üyeleri aralarında tam görüş birligine sahip olamadıkları için, Osmanlı Devleti aleyhine kararlar alırlarken de çok tartışırlar. Ve cemiyetlerini Paris'ten Selanik'e taşıyıp, Manastıra da şube açarlar.
"1908'de, az mübalağa ile Üçüncü Ordu'nun bütün genç ve küçük rütbeli subaylarının ittihada oldukları söylenebilir. Kur'an, Bayrak ve Silah üzerine yemin edilerek gözleri bağlı olarak cemiyete girebilebiliyordu. Emirleri komite erkânından alıyorlardı. Emirleri yerine getirmek istemiyenler öldürülüyordu. Kendi kumandanlarından değil, komitecilerden emir alan subayların idaresindeki bir Üçüncü Ordu'nun durumu düşünülebilir.."
"Birçok küçük rütbeli subay, Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın torunu Said Halim Paşa, yine o sülâleden Ömer Tosun Paşa, Talat Efendi, Enver Bey, Niyazi Efendi... Son üç kişi meşhurdur! Ve Erkân-ı Harb Kolağası (kurmay kıdemli yüzbaşı) Mustafa Kemâl Efendi (Atatürk) de cemiyete girmiş, sonradan çıkmıştır."
Mustafa Kemâl niçin çekilmiştir bilmiyoruz. Yalnız, Fethi Okyar hatıratında "Mustafa Kemal rejime karşı tutumundan askeri mahkeme önüne çıkarılmış, Şam'a, devamlı gözaltında bulundurulması kaydıyla gönderilmişti." diye yazıyor, ki, bu tarih de 1908'den evveldir.
İttihad ve Terakki'ciler yabancı konsolosluklardan bile yardım istemişler Meşrutiyetin ilanı için. Zaten Pâdi¬âhın da hazırlık içerisinde olmasına, aslında meclis-i mebusanın kaldırılmış değil tatil edilmiş bulunmasına rağmen, yeniden ilan edilmiştir.
"Meşrutiyet'in ilânı ile 'merkez-i umûmi' denen genel merkezini Selanik'te muhafaza eden İttihad ve Terakki, Fransız İhtilâli'nin prensiplerini taklit ederek ortaya attığı 'hürriyet, adalet, müsavat, uhuvvet' umdelerinin fiyasko verdiğini, az zamanda göstermiş ve bizzat kendisi görmüştür."
İkinci Abdülhâmid'i bazı yönleriyle takdir, bazı yönleriyle tenkid eden Yılmaz Öztuna, İttihad ve Terakki'nin uğraşıp, istediğini elde ettiğini söyler ve der ki, "Ancak bu Türkiye tarihi ve Türklük bakımından pek hayırsız bir zafer olmuştur. İtalya, Balkan ve Cihan savaşları ile milli mücadele, bu uğursuz zaferden hemen sonra, 1911'den 1922'ye kadar Türk milletini onbir yıl nefes almaksızın savaşmak zorunda bırakmış, düşman sürüleri Ankara kapılarına kadar gelmiştir."
İkinci meşrutiyetle ilgili Mabeyn Başkatibi Tahsin Paşa'nın söyledikleri çok önemli olmalı. Birkaç cümleyi "Yıldız Hatıraları" adlı kitaptan aktarıyor, Sultan Hâmid'i, en yakınında bulunan kişinin kaleminden takip ediyoruz:
Yeni bir şeylerin yapılması fikri Sultan Hâmid'in beynine yerleşmişti. Memleketin gidişatı memnuniyet verici değil, lâkin ne yapmalı, nasıl yapmalı? Bu düşüncelerle, Avrupa Kanun-ı esasilerinin birçoklarını getirtip, tercümelerini emreden Abdülhâmid Han memleketin, milletin iyiliğine olanları almaya çalışıyordu. Sadrâzam falan olursa, filan olursa daha iyi şeyler yapılır fikrini ortaya atanlara pâdişâh şöyle cevap veriyordu:
"Neme lâzım benim Ferid Paşa, Sâid Paşa, bunların biri gitmiş ötekisi gelmiş bunun hiç ehemmiyeti yok; bir hükümdar için lâzım olan şey memleketinin menfaatidir. Eğer bu menfaat Kanûn-ı Esasi'nin ilânında ise o da yapılıyor; fakat iyi tatbik olunur mu; Türkün menfaati mahfuz kalır mı, bunu kestiremiyorum."
Memleketin durumu ne kadar fenaya gidiyor ki, Sultan Hâmid gibi bir zekâ bile bunalmış, milletinin selâmeti için tavsiye edilen her ilacın denenmesine rıza gösteriyor. Tam olarak neyin iyi olduğunu anlamakta, çareler içinde seçim yapmakta Sultan Hâmid de zorlanıyor.
Netice itibariyle macera heveslilerinin zoruna boyun eğiyor. Kanûn-ı Esâsi'yi gönülden isteyip istemediğini Tahsin Paşa dahil hiç kimse anlayamamıştır, ama gerçek şu ki Kanûn-ı Esâsiye geçilmiş, yukarıda bahsedildiği gibi, böylece de Osmanlı Devleti'nin ipi hızla çekilmiştir.
İsmail Hami Danişmend'in Meşrûtiyetin ilanıyla ilgili anlatımlarına bakılınca, şartların, pâdişâhı buna mecbur ettiği gayet net anlaşılıyor. Ya iç harbin çıkmasına izin verecekti, ya gemi azıya alan ittihatçıların arzusuna boyun eğecek. Kendisine suikast teşebbüsünde bulunanları bile bağışlayan pâdişâha yakışan ise, bir kişinin burnunun kanamasına izin vermemektir.
Resmeli Niyazi Bey'in durumunu, İstanbul'da nelerin olabileceğine ışık tutması bakımından örnek alırsak, Sultan Hâmid'in haklılığı anlaşılır. Niyazi Bey ittihatçıların önde gelen simalarından biridir. Kurduğu ihtilal çetesine Arnavutlukta Türk hâkimiyetine isyan eden Toska ihtilâl reisi Çirçis'i bile almıştır. Çetesinde "Hayvanat-ı vahşiyye" gibi adamlar bulunduğunu da gene kendisi anlatmaktadır! Takındığı unvan "Resne millî taburu kumandanı" şeklindedir; başındaki külahın üstünde de "Vatan fedaisi" yazılıdır.

31 Mart Vakası (13 Nisan 1909)

Adana olayları devam ederken yaşanan, Abdülhâmid Han için bir yüz kızartıcı olay gibi gösterilen, o yıllarda kullanılan takvime göre (31 Mart 1325) günü cereyan ettiği için 31 Mart vakası diye anılan olayın, bugünkü takvime göre meydana gelişi 13 Nisan Salı günüdür.
31 Mart'ta vuku bulan olaylar, o günden bu güne kadar bazı çevrelere iyi malzeme olmuş, Sultan Hâmid aleyhine irticai bir düzen olarak kullanılmıştır. Akıl, izan, vicdan sahibi yazarlar boğazlarını yırtarcasına, kalemleriyle bağırarak Pâdişâhın bu hadiseden uzak olduğunu, zaten fiili olarak da idarede Pâdişâhın bulunmadığını anlatmışlar, anlatıyorlar...
Yönetim ittihatçıların elinde, getirmeye çalıştıkları hürriyet anarşiye dönüşmüş, herkes istediğini söylüyor ve yazıyor. Derviş Vahdeti adlı biri de Volkan adlı gazetesiyle irticai yayınlar yapıyordu. Gazetelerden kimi ittihatçıların kimi de Pâdişâhın aleyhinde ipe sapa gelmez yazılar neşrediyorlardı. Şimdi adına Provakatör denen şahıs veya şahıslar Pâdişâhı hal etmek için çalışıyorlar.
"... İkinci Abdülhâmid duruma hakim olamadı. Esasen meşruti bir hükümdar anayasaya göre gayri mes'ul olduğu gibi isyanı bastırmak görevi de kendisine ait değildi."
"İsyanı bastırmak için İttihadçılar, Selanik'te kuvvet toplamaya ve trenlerle İstanbul'a sevketmiye başladılar. Bu kuvvet içinde muntazam birlikler küçük bir azınlıktı. Çoğunluğu Sırp, Bulgar, Yunan, Makedon, Arnavud çetecileriyle, söz de gönüllüler teşkil ediyordu..."
Neticesi Pâdişâhın hal'i olan bu olayda, eski Posta katibi Talât Paşa, hal konusunda tereddüt eden meclis üyelerini tehdid ederek korkutuyordu. "Zira mürteciler asılmaya başlanmıştı."
Sultan Abdülhâmid'in basiretli davranışının daha fazla kan dökülmesine mani olduğunu söyleyenler, şunu da yazmaktan veya anlatmaktan çekinmemişlerdir. İbnül Emin'in Son Sadrâzamlar adlı eserinden İsmail Hami Danişmend anlatıyor:
"Hareket ordusu (Selanik'ten) İstanbul önlerine geldiği sırada sadârette bulunan Tevfik Paşa'ya Sultan Hâmid şöyle bir teklifte bulunmuştur:
"Madem ki beni istemiyorlar, saltanatı biraderime ferağ ederim; devleti o idare etsin. Fakat bir komisyon mu, meclis mi, ne derseniz deyiniz, teşkil olunup benim bu vakada medhalim olup olmadığını meydana koymalıdır!
Tevfik Paşa bu teklifi Ayan reisi Said Paşa'ya şifaen tebliğ etmişse de evhamıyla meşhur olan Said Paşa bermutad vesveseye kapılıp: "Tebrie ederse sonra bizim hâl-ü mevkiimiz ne olur?" diye resmî tahkikat açılmasını reddetmiştir."
İsmail Hami Danişmend "31 Mart Vakası" adlı bir kitap yazacak kadar, bu konuyu araştırmıştı. Onun tespitlerine göre bu hadise İttihat ve Terakki Cemiyetinin tertibidir. Sultan Hâmid'in bu işte hiçbir dahli yoktur. Sultan Hâmid'i hiç sevmeyen, her fırsatta ona duyduğu öfkeyi ortaya koyan Ahmed Refik Bey bile faillerin İttihatçılar olduğunu söyleyebilmiştir.
Nedendir bilinmez, hâlâ 31 Mart irtica ve Sultan Hâmid bir kısım yazar ve konuşur tarafından imtizaç ettirilmeye çalışılır. Bir insanın düşmanı olmanın tarihî olayları saptırmaya kadar ilerlemesi hayra alamet olmamalı. Tabii ki bu, hayır taraftarları için geçerli bir kuraldır. Senelerce pâdişâhın ekmeğini yiyen Said Paşa bile, inceleme neticesinde kendisinin de suçlu çıkacağı endişesiyle pâdişâhın ısrarına rağmen bu işe yanaşmamıştı.

Adana Vakası (14 Nisan 1909)

İttihadçılar işbaşına geçince, Türk düşmanı "Bulgar, Yunan, Sırp ve Ermeni çetelerinin çoğunu affettiler." Fazla Türk öldürdüğü için öğünen çete reisleriyle sarmaş dolaş fotoğraflar çektirdiler.
"İttihad-ı anâsır" diyerek, diğer milletlerin Türkiye'yi parçalamak isteyenleriyle dostluklar kurdular. Abdülhâmid Han'ın yaptığı her hareketi yanlış bulan ittihadçılar, her şey de onun yaptığının tersini yapmayı marifet biliyorlardı; bunlardan biri ise, Ermenilerin dışarıdan silah getirmelerini önlemek idi, bunun da tersini yaptılar. Ermeniler Taşnak, Hin-çak ve diğer cemiyetleri vasıtasıyla silahlandılar... Abdülhâmid'in değil, artık İttihadçılann dediği oluyordu. Onlarda hangi niyetle olursa olsun Ermenileri hoş görüyorlar, Ermeniler gizli olan cemiyetlerinin tabelalarını binalarına asarak alenen Ermenistan'ı kurma çalışmalarım yürütüyorlardı.
Adana bölgesinin Ermeni Piskoposu Muşeg, Hıristiyan devletlerin yardımım Ermenilerden esirgememeleri için gayret sarfederken, silahlı Ermeniler de Türk evlerine saldırmaya, çocuk, ihtiyar, kadın, erkek ayırımı yapmadan insanlarımızı öldürmeye başladılar. Türklerin de "buyurun, istediğiniz kadar öldürün" demesi beklenemezdi herhalde. Ve Türkler daha çok, daha güçlü, daha haklı olarak mukabelede bulundular. Dört günün sonunda 1850 Türk, 17000 Ermeni'nin ölümüyle hadise bitti. Piskopos canını kurtarmak için Mısır'a kaçtı.
Bu meselenin neticesi akıllara durgunluk verecek derecede vahimdir. İttihadçı Cemâl Bey (sonradan Paşa) Adana valisidir. Ne yapar biliyor musunuz? Kendi hatıratından aktaralım.
"Yalnız Adana'da 30 Müslüman idam ettirdim. Erzin kasabasında da 17 Müslümam idam ettirdim. Bununla beraber yalnız 1 Ermeni idam olunmuştur. İdam olunan Müslümanların arasında Adana'nın en eski ve zengin ailelerinden gençler olduğu gibi, Bağçe kazası müftüsü de vardı ki, o havali Türkleri arasında pek büyük nüfuza sahipti."
Namlı Cemâl Paşa böyle öğünürken Dahiliye Vekili Talât Paşa da ondan aşağı kalmaz. Hatıratında der ki:
"Bu idam kararının nazırlar heyetince tasdikini ben temin ettim." İşte Abdülhâmid'i devirenlerin devirdiği çamlar...
Bu iki kişinin kaderinde, şimdi müdafaa ettikleri Ermenileri 1915'in Nisan ayında Anadolu'dan sürmek, gibi bir ibretlik levha var.
İttihadçılann büyük bir kısmı icraatlarına uygun şekilde hayata veda ederler. N.N. Tepedelenlioğlu, Komitacılar adlı kitabında pek güzel anlatır. Birkaç satır alıyoruz.
"Evet... Bâb-ı Ali baskınından iktidar fermanı alanların hemen hepsinin sonu onun encamına benzemiştir."
"Talât Paşa bir Berlin sokağında Ermeni komitacısı tarafından katledildi." (15 Mart 1921)
"Enver Paşa bir Türkistan tepesinde yok oldu." (Galiba kahramanca)
"Cemal Paşa bir Gürcü şehrinde mitralyözle öldürüldü."
Bu meşhur şahısların akıbetleri enteresan olmakla beraber, "yanlış hareketler Allah tarafından böyle cezalandırılır." demek doğru değil. Her kötülüğün sonu başka neticelenebilir.

#59 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 19 June 2007 - 02:49

27 Nisan 1909 Sultan Abdülhâmid Han'ın Hal'i

Nasıl olursa olsun, bir gerçek var ki, devlete hâkim olanlar İttihatçılardır. Rahat hareket edebilmeleri için devletin başında -bir kenarda oturan da olsa-Pâdişah olarak Sultan Hâmid istenmemektedir. Müslüman olan memleketin Halife Hakan'ı uygun suçlar isnad edilerek tahttan indirilecekti. Küçük Said Paşa'ya niçin küçük denirse densin küçüklük yakışmaktadır! Güc'ün, İttihadcılarda olduğunu görmesiyle İttihada kesilmesi bir olmuş, en kısa yoldan hal işinin gerçekleşmesi için çalışmaya başlamış.
İstanbul ana-baba günlerini yaşıyordu. "25 Nisan'da Mahmud Şevket Paşa örfi idare ilan etmiş, İstanbul'a hakim olmuş, sürüyle insan öldürülmüş ve asılmış. Balkan çetecileri, Yıldız Sarayı'nın emsalsiz zenginliklerini yağmaya başlamışlardı."
600 senelik ecdad mirası Bulgar, Yunan, Sırp çeteciler tarafından yağmalana dursun, acele fetva aranıyordu. Öyle bir fetva olacak ki, duyanlar Abdülhâmid Han'a lanetler yağdıracaklar. 1-31 Mart olayım o çıkarmış, (yalan); 2- Dinî kitapları yaktırmış, denecek (dinli dinsiz herkes İkinci Abdülhâmid'in dindarlığım biliyor) ; 3- Devletin hazinesini israf etmiştir, işte böyle saçma sapan suçlar isnad edilecektir ki, böyle bir fetva, yazıcısı için ne kadar aşağılık bir iftira ise, yazdıranlar için de o derece utanılacak bir ayıptır. Babasının ve amcasının yaptığı borçların dörtte üçünü ödeyerek hazineyi rahatlatmıştır. Bazı sürgünlere bol harçlık vermesinin dışında cimri bile sayılabilir. 4-Kan dökücü olduğu iddiası da çok komiktir; öyle olsaydı, şimdi onu suçlama mevkiinde bulunanlar, herhalde mezarda olurlardı!
Yaptırdığı hayır ve ilim müesseselerini İstanbul'un her tarafında gördüğümüz dindar, akıllı, zeki, tedbirli, vicdanlı Pâdişâhın hal fetvası, fetva emiri Hacı Nuri Efendi tarafından reddedilir amma, Elmalılı Hamdi Efendi imzasını esirgemez. Bu Hamdi Efendi ki, daha sonra hazırladığı 9 ciltlik Kur'an-ı Kerim tefsiri ile büyük şöhrete kavuşmuştur. Bir tarihçinin söylediği "Fetva bir yobaza imzalatılmıştır" sözü bile insanı üzüyor. Niye üzüyor? Hamdi Efendi'ye bu imzalama işini ve hakaret edilmesini yakıştıramadığımızdan.
Fethi Okyar'ın kitabında: "Hacı Nuri Efendi'nin hal fetvasını yazmaya ikna edildiği" yazılıdır. Ayrıca, herkesin hal için el kaldırdığı toplantıda "Feragat etsin, yazıktır, günahtır" diyen bir Rum Senatör Yorgiyadis'in adı geçer.
Bir de hal'in Sultana tebliği var ki, bu işin elebaşlarının sonradan dileyecekleri özürler hatalarım hafifletmeyecektir. Milletin lanetinden kurtulamıyacaklardır. Cenab-ı Allah ne yapar, bilemeyiz! İşte hal'i tebliğe gelenler, 33 senelik Pâdişâh ve İslâm Halifesi II. Abdülhâmid Han'a "inin aşağıya" diyenler şu dört kişidir. Yazarken utanıyorum:
1. Selanik milletvekili Emanuel Karaso;
2. Senatör, Ermeni Aram;
3. Draç milletvekili, Arnavud Esad Toptâni Paşa;
4. Senatör bahriye feriki Gürcü Arif Hikmet Paşa.
Böyle bir seçimin yanlışlıkla, aceleden veya benzeri sebeplerden olması katiyyen mümkün gözükmüyor. Bu olsa olsa kinden yapılır. Pekiy, bu kin, kimedir? Sadece Sultan Hâmid'in incindiğini varsaymak, milyonlarca Muslümam hesaba katmamak mümkün mü? II. Abdülhâmid Türk Osmanlı Devleti'nin Pâdişâhı ve bütün Müslümanların Halifesi idi. Hal tebliğini yapanların ikisi gayr-i müslim, ikisi gayrı Türk; pes doğrusu!
Kahraman! İttihadçılann tebliğcilerinin akıbeti nicedir, bir de bundan sonrasına bakalım. Böyle bir göreve memur olmakla, belki, Abdülhâmid Han'ın duyduğu üzüntü kadar sevinç yaşamışlardır. Amma, bütün milletin nefretle takib ettiği hayatları şöyle devam etmiştir:
"Yahudi Emanuel Karaso, İtalya'dan para alan bir casus olup, Libya'nın İtalyanlar tarafından yutulmasında meş'um bir rolü bulunmuş, sonradan İtalya'ya kaçmış bir vatan hainidir. Jandarma Paşası olan Esad Toptâni bir kaç yıl sonra devlete isyan ederek Arnavud istiklâli için silah çekmiş ve sayısız Türk'ün kanınba girmiş bir adamdır. Aram Efendi'nin Ermeni ihtilâl komiteleri ile yakın ilgisi malûm olup Sultan Hâmid'den Ermenilerin intikamım almak için heyete sokuşturulmuştur. Arif Hikmet Paşa sonraki yıllarda karanlık siyasi hayatı olan bir denizcidir."
Mülkiye, hukuk, fen-edebiyat, güzel sanatlar, mühendislik, yüksek öğretmen, maliye, ticaret ve ziraat mekteplerini kuran Abdülhâmid Han'dır. "Ticaret-i Bahriyye, Orman ve Maadin, Dilsiz ve Â'mâ mektepleriyle Dârül muallimat ve Kız Sanayi mektepleri de onundur. Ve Liseler, Ortaokullar, Rüşdiyyeler, İlkokullar... Müzeler, kütüphaneler, tıp okulları, hastaneler sevap hanesini kabartan önemli icraatlarındandır. Çoğunun parasını Hazine-i Hassa'dan (özel hazine) ödediği hayır eserlerinin arasında Dar'ül aceze ve daha pek çoğu...
Padişahlığı bıraktırılmış Abdülhâmid Han'a, bir tek arzusu vardır güç sahiplerinden "İhtiyar ömrümü vatanımda tamamlayım, Yıldız Sarayı'na yerleşeyim" diyor amma, ne mümkün ki kabul oluna!
Sultan Abdülhâmid, dört kadın Efendisi, oğulları Şehzade Abdurrahim ve Abid Efendiler, kızları Şadiye, Ayşe ve Rabia sultanlarla diğer yalanlan yanında olduğu halde Selânik'e gidecek. Maiyet efradıyla beraber tam 38 kişi (27–28 Nisan gecesi) Sirkeci'den trene bindiler.
28 Nisan Çarşamba akşamı Selânik'e vardılar. İtalyan generali Rabilant Paşa'nın boşalttığı Alâtini Köşkü'nün önünde ilgililer tarafından karşılandılar. Aile halkı köşke çıkarlarken yatsı ezanı okunuyordu. Abdülhâmid Han "Aziz Allah, celle şânuhu" deyip, günlerini marangozluk ve tenekecilikle geçireceği köşke girdi.
Sultan Abdülhâmid'in muhafazasına memur olan Fethi Okyar, Alâtini Köşkü'nde geçen günleri hatıratında anlatırken, Sabık Hakan'ın kızlarıyla nişanlı olan paşazadelerin vefasızlıklarını, nişanları bozmalarını, eski pâdişâhın ızdırapla karşıladığını yazıyor. "Düşenin dostu olmaz" amma bu kadar seviyesizlik de zor bulunur doğrusu!
Sürgün hayatı üç buçuk seneyi doldurmuş, dünya ahvâlin, gazete ve mecmua okuması yasaklanan sabık Hakan takip edemiyordu. Balkan Harbi başlamıştı. Selânik'in de elden çıkacağı ihtimali üzerine Abdülhâmid Han'ı İstanbul'a döndürmek için harekete geçilmiş, yanına bir heyet gönderilmişti. Yanına gelip durumu anlatanlardan savaşı öğrenen eski Pâdişâh hayret eder. Balkanlar da Türkiye'ye karşı bir ittifak meydana gelmiş ve savaş çıkarmışlar. 33 sene nasıl maharetle idare etmişti koca Sultan; nasıl biribirine düşürüp, kendi aralarında dövüştürmüştü! "Kiliseler meselesini hallettiniz mi?" diye sormuş ve halledildiği söylenince ittifakı tabii bulmuş...
Selanik'ten ayrılmayı istememiş, tehlikeden bahsedilince de: "Bende elime bir silah alır askerle beraber savaşırım. Ölürsem şehid olurum; ben zâten ölmüş bir adamım!" demiş ve bir aralık da: "Allah bu hallere sebeb olanları Kahhar ismiyle kadreylesin. Şimdi devlet ne hâle geldi?" diye 33 sene muhafaza ve idare ettiği imparatorluğun üç dört sene içinde uğradığı ve uğratıldığı feci akıbetten şikâyet etmiştir."
Sultan ısrarlar üzerine Selanik'ten ayrılıp İstanbul'a gelir. Beylerbeyi Sarayına yerleşir. "5 sene 3 ay 9 gününü burada geçirir. Hastalanır, ölmek üzeredir. Devletin acıklı haline yanmaktadır. Birinci Cihan Harbi sürüp giderken, malûmatından istifade etmeyi düşünenler çıkar. Bunlar, daha önce ipini çeken İttihadcılardır! İ.H. Danişmend, dinlediği bir hatırayı naklediyor ki, ilginçtir, aynen alıyoruz.
"Talât ve Enver Paşalar İshak Paşa'yı Beylerbeyi Sarayı'na göndermişlerdir. O zamanki tabiriyle 'Hakan-ı Sâbık'ın verdiği cevap aynen şöyledir:
"Bu vaziyette artık benim verebileceğim hiçbir fikir ve tavsiye edebileceğim hiçbir tedbir kalmamıştır. Çünkü bu zavallı devlet harb-i umûmiye sürüklendiği gün mürkarız olmuştur! Sizi bana gönderenler o çılgınlığı irtikab etmeden evvel göndermeliydiler. Bütün dünya denizlerine hâkim olan devletlere karşı Almanya ve Avusturya gibi kara hudutlan içinde mahpus yaşayan iki devletle karadan ateşe atılmak, tarihin kaydettiği en büyük hamakattır."
"Daha başka kimselere de bu mealde sözler söylediğini zeki ve münevver kızı Ayşe Sultan'dan işitmiştim." diyor, İsmail Hami Bey.
Kimi insan yaşarken, kimi de ölünce anlaşılıyor. Sultan Hâmid'le ilgili hatıratlar, sağlığında sevmeyen insanların, onu, öldükten sonra anlayabildiğini gösteriyor. Refî Cevad Ulunay'dan nakledeceğimiz şu tespite dikkat ediniz:
"Eski nazırlardan merhum Dâmad Şerif Paşa'dan dinlediğim şu vakayı anlatıyım" diyor üstad ve anlatıyor...
"İstanbul'da İngiltere sefiri bulunan ve yine İstanbul'da vefat eden Sir Nikola Okonor, bir gün Umumi Teşrifat Nazırı Galib Paşa ile Boğaz'daki Yazlık Sefarethaneye giderken, çatana Beşiktaş'tan geçtiği sırada sefir, Yıldızı göstererek sormuş:
— Paşa burada kim oturuyor? Galib Paşa:
— Aman Ekselans, burada kimin ikâmet buyurduğunu bilmiyor musunuz?
— Rica ederim, söyleyiniz, bunu sizin ağzınızdan işitmek istiyorum.
— Buraya Şevketmaâb efendimiz şeref veriyorlar.
Sir Nikola Okonor:
— "Bu zatın, daha uzun seneler yaşamasını ve hükümdar olarak kalmasını temenni edelim, demiş. Çünkü bu adam olmazsa dünya birbirine girer ve umumi harp olur." Nitekim oldu da.
1918, 10 Şubat Pazar günü vefat eden Abdülhâmid Han'ın muhteşem cenaze töreni, "bizi bırakıp nereye gidiyorsun" diyenlerin gözyaşları arasında Sultan Mahmud türbesine defnedilmiştir.
Birkaç gün sonra açılan özel eşyalarının arasında ehemmiyetsiz bir şey dikkati çekmiş. Bu şey, Sultan Hâmid'in, ömür boyu boynunda taşıdığı üç köşeli gümüş bir muhafaza içindeki muskadır. Muhafaza açılır, içinden mavi bir kâğıt çıkar. Kâğıdın bir yüzünde kırmızı mürekkeple şöyle bir sual yazılıymış:
— İyi adam nasıl olur?
Bu sualin altında iyi adamın bütün klasik tarifleri sıralanmış; mukabil sahifesindeki:
— Fena adam nasıl olur?
Sualinin altında da müthiş bir zâlim tasvir ediliyormuş! Bu iki sahife Sultan Hâmid'in kendi el yazısıyla yazılmış ve hattâ bazı silikler bile varmış. Üfürüklere, büyülere, efsunlara mu'tekıd ve hattâ mübtelâ zannedilen zavallı İkinci Abdülhâmid'in meşhur muskası işte böyle bir muskaymış! -Eğer Fatih, Yavuz ve Kanunî 15'inci ve 16'ncı asırlarda gelmeyip de Sultan Hâmid'in zamanında gelmiş olsalardı, ne yapabilirlerdi? Bu büyük pâdişâhın şahsiyetini tespit etmek isteyenler için böyle bir sualin cevabını çok iyi düşünmek gerektir. Her halde tarih İkinci Abdülhâmid'i daima hürmet ve rahmetle yâd edecektir.
Yılmaz Öztuna, İkinci Abdülhâmid'in servetiyle ilgili çok önemli bilgiler vermektedir. "Yağmadan kurtulan mücevherlerden 578 parçanın namuslu Türk subaylarının eline geçtiği, bilâhare bankalardaki paralarının ve tahvillerinin alındığı, Sultan Hâmid'e bir şey bırakılmadığı" anlatıldıktan sonra, "Bu suretle hanedanın serveti bir hayli sarsıldı ve çok geçmeden devletin fatihlerinin ve kurucularının torunları olan şehzade ve sultanlar, birer ikişer müşkil durumlarda kalmaya başladılar. Osmanoğulları hiçbir sakıt hanedanın başına gelmediği derecede sıkıntılar çekerek günümüze geldiler."
Fethi Okyar, Selanik'te devamlı Abdülhâmid Han'ın yanında bulunmuştur ve devlet sıkıntıya düştüğünde, servetini orduya bağışlayan Pâdişâhı takdirle anlatmaktadır...

#60 tarihogretmeni

tarihogretmeni

    TnC Silver

  • Emekli
  • 642 İleti

Yazma tarihi: 19 June 2007 - 23:36


SULTAN REŞAD

(27 Nisan 1909–1918)


Resmi ekleyen


Niçin, diye sormaya lüzum yok. Varlığıyla yokluğu aynı da olsa, hâlâ ortada bir taht var ve ona Osmanlı hanedanından birinin oturması lâzım. Onun için mecburiyetten buyur edildi; padişahlık sırası gelmişti. Sultan Abdülmecid'in üçüncü pâdişâh oğludur Sultan Reşad. Anasının adı Gülcemâl Kadınefendi. Sultan Reşad'a o gün halk Sultan Reşad demişti, bugün de öyle deniyor. Fakat "Senatör Sami Paşa adındaki ukalanın teklifiyle, V. Mehmet unvanıyla tahta geçirilmiştir. Zira Hareket Ordusu denen başıbozuk teşekkülün, İstanbul'u Fatih II. Mehmed'den sonra yeniden fethettiği ileri sürülmüştür. II. Meşrutiyet bir mugalâtalar devresidir."
Bu isim meselesi bir garabet olarak anılırken, bir garabette tahta çıkarılışında görülür. Bu da şöyle olmuştu: Mehmed Reşad büyük evlat olarak rakipsiz tahta çıkma hakkına sahiptir ama sanki reyle iş basma getirilmiş gibi, iki kişi giderek "seçildiniz" diye tebrik ettiler.
Sultan Reşat, uzun süren şehzadelik ile veliahtlık döneminde, bilhassa Şark kültüründe mesafe almış, çokça Mesnevi okumuştu, Batı'yla fazla ilgilenmemiş görünüyor. Şiire de ilgi duymuş ama ortaya konacak bir eseri yoktur.
İrade, bilgi, şahsiyet ve otarite yönünden olağanüstü olmalıydı ki, o dönemde bir şeyler yapabilsin. Sultan Abdülhâmid gibi bir dahiye hayat hakkı tanımayan insanların devlete hâkim olduğu günlerde ve o insanların "güya" ittifakıyla tahta oturan derviş meşrep bir insandan fazla bir şey beklenemezdi. Üstelik Sultan Reşad'ın böyle müşkül bir zamanda iş başına gelmek için hazırlığı da yoktu. O gözlerden uzak, sevdiği kitapları okuyarak, sevdiği bir miktar insanla günlerini geçirirken, "gel, padişahlık sıran geldi" demişlerdi. 66 yaşının içinde, ömrünün son demlerini yaşıyordu.
İsmail Hami Danişmend, Sultan Hâmid'in Esvabcıbaşı İlyas Bey'den dinlemiş. Pâdişâh, İlyas Bey'e demiş ki:
"Ben bizim biraderi halka göstermemekle kendisine çok büyük bir iyilik ediyorum!"
"İnsana latife gibi gelen bu sözün ne kadar ciddi olduğunu hâdisat ispat etmiştir."
Bir başka görgü şahidi olan Halit Ziya sarayda dört sene Mabeyn Başkâtipliği yapmıştı. Devamlı Sultan Reşad'ı yakınndan görme, tanıma imkanı bulmuş, dünya görüşlerinin farklılığından dolayı belki zor sevmiştir, ama yazdıkları faydalıdır. Başkâtip Bey'in ilk dikkatini çeken, padişahın kibarlığıydı:
"Giyinişinde, oturuşunda öyle kibarâne bir hâl vardı, bütün simasının ifadesinden öyle bir iyi hilkat (huy) sahibi olduğuna şahadet (şahitlik) eden mânâlar okunurdu ki onu nazarımda pek sevimli yapmıştı..."
Bu ifadenin iyi olduğu kabul edilirse de, yazarın kendini gördüğü yer, mevki Osmanlı pâdişâhının bulunduğu mevkii de gösteriyor! Meyvesinden gıdalanılan ağaç bakıcısı tarafından ihtimamla, minnetle korunur, verimsiz hale düşüp kurumaya başlayınca, lütfen ilgilenilir ya, işte öyle. Çünkü biz Fatih'i, Yavuz'u, Kânuni'yi yazarak geldik, onları anlatanların tavırlarını gördük, onlar tarafından himaye görmeyi cana minnet sayan insanlardan misallerimiz çok. Tanzimat, Meşrutiyet, İttihat ve Terakki Cemiyeti, biraz da zaman ne kadar değiştirmiş her şeyi?
Halit Ziya, Sultan Reşad hakkında iyi bir şey duymadan, onu şahsen tanımaya başlamış, nispeten, duygulan değişmiş, velinimeti mevkiinde bulunan pâdişâhı sevmişti. Ne olursa olsun, hâlâ Osmanlı Devleti varlığını sürdürüyor, hanedanın, hatta halkın alışkanlıkları kolay değişmiyor, fakat hazine boş. İyi ki israfın düşmanı bir padişah iş başında.
Gerçi bir önceki, adını cimriye çıkaracak kadar tutumluydu ya. Sultan Reşad'ın Başkâtip Bey'e ilk sözleri: "Ben hiç müsrif değilim. Pek azla idare etmeye alışık bir adam olduğum için gene öyle olmakta devam edeceğim..."
Bilenlerin, tanıyanların müşterek fikri Sultan Reşad'ın iyi bir adam olduğu, ama devletin ağır yükünü taşıyacak gücü bulunmadığı yönündedir. Daha cevval pâdişâha ihtiyaç var, fakat o şans mevcut değil. Hiçbir türlü ona imkân yok. Şayet Sultan Reşad'dan farklı biri tahta geçmiş olsaydı, ya üstünden atılırdı yahut fazlalıkları yontulurdu; çünkü ipler başka ellerdeydi. Padişah isteklerini ancak rica yolu ile bildiriyor, saray masraflarının kısılmasını da Başkâtip Bey'den rica ediyor.
Başlangıcı, belki fakir halkın faydalanması düşüncesiyle alakalıydı, fakat sonradan suiistimale alet olmuştu. Saray mutfağının tüketimi o kadar aşırıya varmış ki, lüzumundan birkaç misli fazla pişirilen yemekler etraf mahallelerde oturanlara ucuz fiyatla satılıyor, bundan devlet zarar ederken hak bilmez vazifeliler para kazanıyordu. "Saray ve Ötesi" yapılan israfın, yolsuzluğun, epeyce tasviriyle doludur. Sarayın sefaletini de aynı kitaptan öğreniyoruz. Eskimiş eşyalarla dolu bir saray, kullanınca uygun olmayan biçimiyle sıkıcı manzara hükmünde anlatılıyor. Pâdişâh yarı hapis yaşayışla ömrünün sonuna yaklaşmış, hiç hazırlıklı değilken işbaşı yapmış, idareciler intizamdan mahrum. Yine de Devlet-i Âli Osmaniye ihtişamlı görünmek zorundadır. Yeni padişah ilk Cuma Selâmlığına çıkacak. Geleneklerin devamı için şart olan bu tören bile ne kadar sıkıntılı geçmiş; bunu başkâtipten öğreniyoruz: ".... Nasıl oldu da bu olay tertip edilebildi? İtabl-ı Âmire'den köhne alay arabaları çıkarıldı, Hünkâr'a bir saltanat arabası bulunabildi, arabacılarla seyislere telli pullu, şalvarlı cepkenli elbiseler giydirildi."
Ne acı hâl ki, anlatımın devamını bırakıyoruz. İçinden çıkılacak gibi görünmeyen bütün düzensizlik, yokluk, kudretsizlik ve gözleri fal taşı gibi açılan düşmanlar... bunların üstesinden gelmesi icab eden ise bir pir-i fâni pâdişâh ve ona muhalif İttihatçılar...
Sultan Reşad hükmü olmayan bir hükümdar olarak oturduğu tahtta İttihatçıların her isteğine "evet" demiş, dokuz senelik padişahlık hayatı acı olayları acı acı seyretmekle geçmiştir! "Gerçekte hükümdarlık II. Abdülhâmid'le bitmiştir. Vahidüddin (de) ancak hükümdar gölgesi (idi)."
Sultan Reşad, İttihadçılara daha az zeki görünmeye çalışıyordu; sebebi ise tahttan indirilip hakaretlere maruz kalma korkusudur. Belki haklıdır, çünkü İttihatçıların ne yapacağı hiç belli olmaz. Balkan Savaşı'nı dört tane mahalle gibi devletçiklere karşı kaybedenler onlardı. Türkiye'yi dünya harbine sokanlar da onlardır. Bir gün içinde yarbaylıktan paşalığa yükselip, Harbiye Nazın olan da onlardan biriydi (Enver Paşa). Tabii Pâdişâhın bu terfi ve atamadan hiç haberi yoktu. Aslında İttihatçıların tâbi olduğu kanunlar Pâdişâhın rızasını ve mührünü gerektirirdi.

Tevfik Paşa'nın İstifası

İttihat ve Terakkiciler bütün yetkileri kendi ellerinde toplamak istiyorlardı. Meclis-i Mebusan reisi Ahmet Rıza Bey ile reis vekili Talât Bey'in ısrarlarına dayanamayan Tevfik Paşa istifa etti.
Tevfik Paşa'nın, istifa öncesi sıkıntılar yaşadığı görülüyor. Bir yanda Ahmet Rıza Bey'in kabineyi istifaya daveti sürüyor, diğer yanda Sultan Reşad'ın "gitme" ısrarı. İkisi arasında bocalayan Paşa vekilleri ile toplantı yapıp, nasıl bir yol takip etmeleri gerektiğini görüştüler. Kimi vekil zâtı şahaneyi tavsiye ediyordu. "Abdurrahman Şeref Efendi "bu adamlar genç ve heveskâr adamlardır, mevkii iktidara gelmek istiyorlar; biz çekilelim onlar gelsinler de heveslerini alsınlar" deyince, Mavkakordato Efendi bunun fikrine iştirak ediyor ve "yerlerimize adam bile hazırlamışlar" diyordu. Ferid Paşa karşıdan atılarak ve elini kalbinin üzerine koyarak "Abdurrahman Efendi, sen bradaki gibi söylemiyorsun, biz çekilelim ama memleketi kimlerin eline bırakacağız?" sözleriyle, endişesini belirtiyor.
Memleketi idare edebilecek ehliyette adamlar olmadığı kanaati işe yarayacak değildi. Mecburen çekildiler.

Çırağan Sarayı Yangını (19 Ocak 1910)

Çırağan Sarayı, İttihat ve Tera-ki'nin emri altındaki herşey gibi kullanılıyordu. Yani, orası normal saray işlevinden uzaklaştırılmıştı. Sultan Reşad hiçbir şeye yetiremediği gücünü buraya da yetirememiş, arzusu hilafına, Çırağan Sarayı elinden çıkmıştı. Bu işin kotancısı Ahmed Rıza Bey'dir. Kendisini tanıyanlar "iyi bir komitacıdır" derler. En bariz vasfı olarak komitacılığı tanınır. Çırağanla ilgili de komitacıvari bir usûl kullanmıştır.
Ahmet Rıza Bey'i bir başka kalem farklı anlatıyor: "... O kadar iyi yürekli idi ki kendisine vukua gelen ricaları reddetmeye kudret bulamazdı, fakat aynı zamanda pek muannit (inatçı) idi. Aynı yazara göre, Ahmet Rıza Bey'in Çırağan Sarayı talebi pâdişâh tarafından memnuniyetle karşılanmış.
Gerçi Abdülhâmidi tahtından indiren insanların devlet içinde güç yetiremeyecekleri bir şey yoktu, bunu da istedikleri şekilde yapabilirlerdi, yapmamışlar. Ahmet Rıza Bey nezâket! gösterip, gazetelere, pâdişâhın Çırağan Sarayını millî meclise bağışladığını yazdırmış. Böylece, emri vâki ile saray alınmış, Ayasofya'daki Ayan ve Mebusan meclisleri buraya taşınmışlar, kısa zamanda yangınla yüzyüze gelmişler.
Adına, şanına lâyık eşyalarla dolu olması hepsinin tarihe karışması kıymetini bilenleri üzmüştür.

Ardavudluk İsyanı (1 Nisan 1910)

Devlet yönetiminin sadece şevkle olacağını sananlar kısa zamanda ve acı acı yanıldıklarını anlıyorlar. Gururları elvermediği için aleni konuşmayanlar içlerinden, "ey tecrübeli bilgi sen ne kadar büyüksün" diye feryad ediyorlar.
Hürriyet, adalet, müsavat türküleri peşlerine epeyce adam da takmıştı. İttihatçılar, yaralı memleketin tedavisine, aç insanların doyurulmasına, hürriyete susamışların bir kuş gibi uçmasına zemin hazırlayacaklardı. Başka şeyler olmaya başladı; ne olduğunu anlayamadılar.
Fatih'in, Yavuz'un Kanûni'nin yaptığını yapmayan pâdişâhlar farkında olmadan padişahlıkta kalite kaybına sebep olmuşlardı. İttihatçılar da, vali atamalarında Sultan Hâmid'i örnek almayıp, hatalarına hata eklediler. Meslekten yetişmiş tecrübeli insan yerine İttihatçı olanı tercih edip büyük valilikleri bunlarla yönetmeye kalktılar. Mazhar Bey komitacı bir zabit iken ittihatçılığını etiket saydılar ve Kosova'ya vali yaptılar. Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan vs. unutulmamış olduğu, her yerde her an volkanların patlaması beklendiği günlerde bu tayin affedilmez hata idi.
Neyi, ne zaman, nasıl yapacağını bilemeyen Mazhar Bey, Üsküp"ün imarına koyuldu. İmparatorluk merkezi mâli yönden ayaklan bukağılı vaziyette olduğundan, masraflarını Üsküp halkından tahsili lazım. Dâhili gümrük vergisi koydu. Ayrıca, yumurta ve sakal vergisi gelecek" diye bir şayia halkın arasında dolaşmaya başladı. Daha başka, muhalif mebus çıkarmamak, derebeylerinin itibarlarını sıfıra indirmeye çalışmak isyankâr ruhlu Arnavudlara yetti. Sultan Hâmid buranın belli başlı adamlarını lütuflarıyla kendine -dolayısıyla- imparatorluğa bağlıyor, onlar da söz geçirdikleri insanları susturuyorlardı. Akıllı ittihatçılar sevmedikleri kişinin hareketinin tersini yaptılar.
Nice senedir Avusturya, Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve İtalya, Arnavudları ayaklandırmaya çalışıyordu. İçlerinde hapis edilmiş millî ruhları yeni bir kazma darbesiyle fışkırmaya hazırdı. Vali Mazhar Bey tecrübesiz elleriyle o kazmayı en hassas yerlerine indirdi.
Silahlanan "Arnavudlar meşhur Kaçanik boğazını tutup yukarısına hâkim oldular. İsyan sahası az zamanda İpek ve Yakova havalisinden Priştine, Voçetnin, Ferizovik ve hatta İşkadraya kadar genişlettiler. Buna karşı İttihat ve Terakki komitesi Arnavud mebusların tavsiye ettikleri muslihane tesviye şekillerini (barışçı yollar denenmesi) reddederek tenkit kararını verdi..."
Zorla iş görme alışkanlığı burada iyice su yüzüne çıkan İttihatçılar, Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa'nın 82 piyade taburuyla işi halletmesini yeğledi. Nazır hazretleri de, isyana iştirak edeniyle etmeyeniyle bütün ahalinin silahlarını topladıktan sonra kadınların, kızların önünde sıra dayağına tâbi tuttu. İzzeti nefislerine düşkün olan Arnavudlar bundan sonra Osmanlı'dan tamamen yüz çevirdiler ve son kozlarını da Balkan Harbi'nde oynadılar.

Kiliseler Kanunu ve Balkan İttifakı

Mezhepleri, dinlerinden daha kuvvetli bağ idi. Rum-Ortodoks kilisesinden ayrılmak için Bulgarların gösterdiği çaba önceki sayfalarda geçmişti. Âdeta Yunan boyunduruğunun ağırlığından ayrı kiliseye sahip olarak kurtulan Bulgarlar hürriyeti tatmıştı. Fener Rum Patrikhanesinin Bulgar Eksarhlığını aforoz etmesi bile umurlarında değildi. Aslında bu ayrılık, en fazla Osmanlı Devleti'nin kârınaydı. Sultan Hâmid mevcud durumun ne getirdiğini biliyor, devamını, ince bir siyasetle temine çabalıyordu. Şayet, bu ihtilaf giderilirse, bunun getireceği sonucu da tahmin eden Sultan senelerce ip üstünde oynamıştı. O düştü, düşürüldü, bütün hesaplar, planlar alt üst oldu:
3 Temmuz'da Kiliseler Kanunu çıktı. İttihatçıların en büyük yanlışlarından "hamakatlarından" biridir bu.
Dünya dengeleri devamlı Türkiye aleyhine değişmektedir. Türkiye ancak siyasi maharetle, Abdülhâmid Han'ın dehasıyla ayakta durabiliyordu. İlm-i Siyaseti bilmeyen ittihatçılar bir iş yaptıkları zannıyla önceki kiliseler kanunu üzerinde değişikliğe gittiler. Böylece Sırplar ve Bulgarlar aralarındaki ihtilaftan kurtuldular. Aralarındaki ihtilafın kalkması işbirliğinin, işbirliği de onlara Türkiye'nin yolunu açtı. Edirne'mizin bile Bulgarların eline geçmesini sağlayan, bizim İttihatçıların işte bu kiliseler kanunu üzerinde kalem oynatmalarıdır ve Hıristiyanlar bu kanunu ayakta alkışlasalar yeridir.
Selanik'te, sürgünde bulunan Abdülhâmid Han, İttihatçıların Balkanlıları barıştırdığını, savaşın çıktığını duyunca kederinden perişan olmuş; muhafızı Ali Fethi Okyar hatıratında, sabık Hakan'ın, şunları söylediğini yazıyor:
Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar, Yunanlılar beraber olabildiler. Aralarındaki derin ihtilaftan halledebildiler ve müştereken üzerimize saldırdılar demek... Rum, yani Yunan kilisesi ile Bulgar kilisesi arasındaki ihtilaf baki kalsa idi, bu iki millet arasındaki uçurumu hiçbir şahıs ve tedbir doldurtamazdı. Zaten elden gitmiş olan Girit için Yunan'ı ötekilerin kucağına atmanın manası var mıydı? Sizler tecrübesiz ve genç idiniz. Fakat Makam-ı Sadâreti lâyık gördüğünüz Sait ve Kâmil Paşalar senelerdir takip edilen idare-i maslahat siyasetinin zaruret olduğunu bilmiyorlar mıydı? Onların vebali sizinkilerden büyük... Bu kadar gaflet, bu kadar kısa zamana nasıl sığdı?.."
O zaman binbaşı rütbesinde bulunan Ali Fethi Bey, Sabık Hakan'ın, teessüründe samimi olduğunu da yazıyor ki, zaten, şüphe edilemezdi.
Türkiye'nin başında kara bulutlar küme küme dolaşırken, İstanbul'un başında kızıl dumanlar da eksik olmuyordu. Çırağan Sarayı yangını ile telafi edilemeyecek zararlar görülmüştü. 5 Ocak 1911'de Bâb-ı Âli'de bir yangın çıktı. Burada da çok kıymetli vesikalar kül oldu. Devletin evrakları bile koruma altına alınamıyordu. Şehirde yangın, hudutlarda yangın, yüreklerde yangın... âdeta vatan bir ocak oldu; her şey, herkes yanıyordu.

Padişah'ın Rumeli Seyahati

Sultan Reşad'ın hiçbir işe karışmasını istemeyen İttihatçılar, Rumeli'nde yaşanan kaynaşma için ondan yardım bekliyorlar; çünkü hâlâ Âli Osman hanedanından bir pâdişâhın halk üzerinde tesiri vardır. İçeride ve dışarıda Müslümanlar halife pâdişâha sevgiyle, saygıyla bağlıdırlar. Arnavud isyanı için bile faydalı olacağı umulan bu seyahat, isyandan iki ay sonra düşünülmüştür.
5 Haziran'da Barbaros adlı zırhlıyla yola çıkan Pâdişâh 16 Haziran Cuma günü Kosova'da ve Kosova sahrası tarihi bir gün yaşamaktadır. Sanki Murad Hüdavendigar'ın Meydan Savaşı var! 100 bin Arnavud toplanmış sahraya; Osmanlı hakanıyla beraber Cuma Namazı kılmanın hazzını tadacaklar. Kendilerini Hak din ile tanıştıran, Müslüman olmalarını sağlayan Osmanlıya, Türk'e, Müslüman Arnavud'un minneti fazladır. Sultan Reşad'ın onlarla beraber kıldığı Cuma Namazı Arnavud'ların gönlünü fethetmiştir... amma tesiri çok sürmeyecektir...
Sultan Reşad giderken arkasından "Baba" diye ağlaşan Arnavudlar; ayrılmak istemezler, âdeta sevgileri coşkun ırmaklar gibi çağlar Türk'ün hakanı için...
Ne yazık ki, idare sanatını hiç bilmeyen İttihatçılar Arnavudları da idare edemezler ve isyan bir süre sonra tekrar başlar...

Türkiye - İtalya Savaşı (29 Eylül 1911 -15 Kasım 1912)

İngiltere'nin ve Fransa'nın bir sürü sömürgesi var; yeni sayılsa da Almanya bile sömürge sahibi olmuştu. İtalyan'ın bu devletlerden eksiği mi var? Avrupa'ysa Avrupalı, büyükse büyük!! Artık onun da bir sömüreceği, poz yapacağı bir memleket olmalıydı! Libya, gerçi verimli bir araziye sahip değildi ama 1.759.450 km arelik koskoca bir kara... Osmanlı'nın orayı koruyacak gücü mü var?
İtalyanların bu emeli olgunlaşırken bizim şimdiki sadrazamımız Hakkı Paşa, Roma büyükelçimizdir, bir şeyler sezinlemesi icab ederdi ama edememiş. İşte bu Hakkı Paşa, briç oynarken İtalya'nın notası gelir, bu yazılı kâğıt, İtalya'nın Türkiye'de jandarma ıslahıyla görevli Rabilon Paşası tarafından bizim Sadrâzama verilir. Sadrâzam Paşa, oyuna ara verip de zarfı açmanın sosyete adabına uymayacağı düşüncesiyle bir kenara bırakır; oyun bitince açar, okur. Geç kalınmıştır. Geldiği vakitte okunup gereği yapılsa belki savaş önlenebilirdi. İş işten geçmişti artık, bu savaş yapılacaktı. İttihatçıların ne kadar başarılı oldukları her sahada böyle görülmektedir, görülecektir vatan enkaz olana kadar...
"İtalyanların; birkaç yüz Türk'ün, hattâ subay kıtlığında Türk çavuşlarının idare ettiği birkaç bin yerli ile yıllarca başa çıkamamaları Avrupa'da İtalyan ordusunun prestiji için ağır bir darbe olmuştur."
İtalyanlar Libya'nın tamamını ancak 20 yıl sonra alabilecekler ama bizim 12 adamız İtalyan hışmından kurtulamayacak. Libya Turgut Reis tarafından fethedilmiş, 360 sene Türk hâkimiyetinde kalmıştır. Pekiyi; Libya'yı birkaç saatlik kumar zevkine feda eden Hakkı Paşa ne olmuştur? Hiçbir şey olmamış. İttihatçılar, onun "Eski zamanlarda benim vaziyetime düşen vezirlerin kafasını pâdişâhlar binek taşında kestirirlerdi" itirafında bulunup istifa etmesine rağmen kendi adamları olduğu için kurtarmışlardır. "İttihat ve Terakki" komitesi bir takım parlamento dolapları çevirerek o lekeli mücrimi adalet pençesinden kaçırmış ve "memuriyeti mahsûsa" ile Londra'ya bile göndermiştir!"

Sadâret Değişiklikleri

Her şey kısa ömürlü, hüznün dışında. Sadrâzamlar da çabuk gelip gidiyor. Zorla istifa ettirilen Tevfik Paşa kabinesinden sonra Hüseyin Hilmi Paşa da uzun süre duramadı. Kimi Fatih, kimi İskender edalı ittihatçıların kahrına dayanabilmek zor. Hilmi Paşa sekiz aya yakın durabildi. Sabrının son noktasında istifa etti.
İtalyan Harbinin müsebbibi değil de maznun'u Hakkı Paşa, kendi ihmalini cezalandırıp istifa etti. Hatta boynu vurulacak bir sadrâzam olduğunun itirafından çekinmedi.
29 Eylül 1911'de en kıdemli Sadrâzam Küçük Said Paşa sekizinci defa vazife aldı. Bir türlü olmuyordu. Uzaktan bakarak dağları devireceğini sanan yiğitler küçük tepeleri aşamıyordu. Sultan Hâmid'in yetiştirdiği, sadâret tecrübesi de fazla olan Said Paşa'dan medet ummak zorunda kaldılar. Belki, Abdülhâmid politikasını, gizlice, el altından ona uygulatacaklardı. Birçok eksiği olmakla beraber Said Paşa'nın bilgi fazlasının memleketi tünelden çıkaracak ışık olacağı umuluyordu.
Bir önceki Sadrâzam Hakkı Paşa'nın Trablusgarb'ın kara yazısına mürekkep olduğu düşünülüyor, onun kabinesi de sorumlu bulunuyordu; gereğinin yapılması istendi. Meclisi Mebusandaki Trablusgarb ve Bingâzi mebusları acıyı daha fazla hissediyorlardı. Doğrudan suçlu saydıkları Hakkı Paşa kabinesinin Divanı Âliye verilmesi için imza topladılar. Her zaman görüldüğü gibi bir kere daha, İttihatçının İttihatçıyı ısırmadığına şahit olundu.
Meclisi Mebusan'm fesih hakkı, Kanûn-ı Esasi sevdalısı İttihatçılar tarafından değiştirilmiş, bu yetki pâdişâhtan alınmıştı. Said Paşa, Hakkı Paşa kabinesiyle ilgili suçlamaların görüşülmesini isteyince, İttihatçılar meclisi tatil etti. Said Paşa onlara tatil ve fesih yetkisi veren kanun maddesini değiştirmek yolunu denediyse de, şart olan üçte iki çoğunluğu temin edemedi.
Sadrâzam Said Paşa kendi usulüyle hedefe varmaya uğraştıkça, muhalifler öbür yolu zorladı ve kuvvetli olan (İttihatçılar) savaşı kazandı. Bu mücadele sürerken Said Paşa sekizinci sadâretinden istifa etti. Siyasî bir hesapla yapılan istifanın bir gün sonrasında Paşa dokuzuncu ve sonuncu defa Mührü Hümâyunu aldı. Pâdişâhın da devreye sokulması hiçbir şeye çare olmadı. Hakkı Paşa ve arkadaşlarının yargılanmasına güç yetiremediler. Sorumlu mevkide bulunup da selâhiyetini kullanamayışı Said Paşa'nın istifasına yol açıyordu.

Türk Ocağı'nın Kuruluşu 25 Mart 1912

Said Paşa'nın sadâreti işe yaramasa da devam ediyordu. Türk Milliyetçiliği fikri taşıyan bir grup insan, imparatorlu¬a dahil birçok memleketin, eyaletin bağımsızlığını alması karşısında, yeni tavır belirlemeyi düşündü. Devletin tebâsı sayılan gayri müslim kalmamış gibiydi. Müslüman teba da şöyle ya da böyle bağımsızlığına kavuşuyor, devletin herkese aynı mesafede yaklaşması aslî unsur olan Türke zarar veriyor, bu mülahazalar etrafında bir araya gelen insanlar, kendilerini bir arada tutabilecek programlar hazırladı. Türk Milliyetçiliği işleyen programlarla "Türk Ocağı" adı verilen bir çatı altında toplandılar. Ocağın ilk, en faal iki üyesi Hamdullah Suphi ile Ferit Cansever idi.

İttihatçıların Suyu Kesiliyor (16 Temmuz 1912)

Trablusgarb Harbi devam ediyor. İtalyanların gördüğü direnç ne olursa olsun, Türkiye'nin zebunluğu kendini gizleyemiyor. Düşman fırsatı kaçırmayıp buyandan da 12 adayı işgal etti. İstanbul'un kalbi heyecanla çarparken Çanakkale Boğazı topa tutuldu. İttihatçılar, içeride halkı yıldıran şiddeti artırdı, herkes endişeli yaşayışla yönetime düşman kesildi. Başlamış olan Örfi İdarenin devamı, bir kısım devletlerin kışkırtması Arnavudlukta isyanı körükledi. İttihatçılar düzeni sağlamak amacıyla Arnavudluğa ordu gönderdi.
"Halaskar Zabitan" İttihatçıların hayırsız evladı da denebilecek bu isim yani "Halaskar Zabitan" Arnavudluğa isyan bastırmaya giden ordunun içinden çıktı. Kendilerine bu ismi yakıştıran bir kısım genç subay, kurtarıcı olduklarını göstermek amacıyla dağları yurt edindi. Arnavud isyancıları sindirme yerine İttihatçıları tehdid eden Halaskar Zabitan Pâdişâha yapılanların acısını çıkarıyordu.
"Mahmud Şevket Paşa grubun kampanyasını desteklemek için Harbiye -Bakanlığından- istifa edince bir darbe kaçınılmaz oldu. Böylece, İttihat ve Terakkinin denetiminde olan Meclisten güvenoyu almasına karşın Said Paşa istifa etti." (16 Temmuz 1912)
Said Paşa'nın, sıkışınca istifa etme huyu yeni değil; Sultan Hâmid devrinde de böyle yapıyordu. Hiçbir zoru göğüsleme fedâkârlığına yanaşmaz, en kısa yoldan bir başka sapağa kendini atıverir. Yalnız, bu defaki istifasında şunu da gözönüne almak lazım, İttihatçılarla fikrî yakınlığı yoktu.
Subayların siyâsete karışıyor olması Sultan Reşad tarafından eleştirildi. Emin bir kumandan olduğunu Türk-Rus savaşında ispatlayan Ahmet Muhtar Paşa sevilen insanî yanı ile de önemli şahsiyetti. Pâdişâh, hükümeti kurma görevini, sevilen bu Paşaya verdi. (12 Temmuz 1912) Ahmed Muhtar Paşa yaşlı, tecrübeli, büyük devlet adamlarından biriydi ve kendisi de "ne olduğunu" biliyordu. Arnavudluk isyanıyla ilgili fikri kendine ne derece güvendiğinin delilidir. Sadâret verildiğinde, Arnavudluk meselesini açarak Ali Fuad Türkgeldi'ye söyledikleri:
"Benim niyetim sadâreti Kâmil'e yahut Hüseyin Hilmi'ye terk ile Şûrayı devlete çekilmektir. Nâzım'ı da atarak Harbiye nezaretine Mahmud'u (oğlu) getirip Arnavudluğa göndermektir. Onun üzerine benim adım olduğundan ve Arnavudların bana büyük hürmetleri bulunduğundan o giderse derhal ihtilâli teskine muvaffak olur."
Gazi Ahmed Muhtar Paşa zamanın değiştiğini, Arnavudların da değişen zamana boyun eğdiğini aklına getiremiyordu. Paşa'nın tasavvurları bir kenara, yaptıklarına bakmak lazım. "Büyük kabine" "Baba-oğul kabinesi" gibi isimler takılan Ahmed Muhtar Paşa'nın kurduğu hükümette "Eski Sadrâzamlardan Kâmil, Hüseyin Hilmi ve Avlonyalı Ferid Paşalar" bulunuyor. Bu yüzden "Büyük Kabine" deniyordu. Bahriye Nâzırı olan oğlu Mahmud Muhtar Paşa'dan dolayı da "Baba-oğul Kabinesi" denmişti.

İttihatçı-Halaskâr Çekişmesi

Halaskar Zabitan grubu başkan çıkmış, yeni kurulan Ahmed Muhtar kabinesi İttihatçıları meclise almamıştı. Amma, tam olmamıştı her şey; Halaskar Zabitan amacına yaklaşmıştı. Mecliste bir tane İttihatçının bulunması bile can sıkıcıydı ve bu da mevcut idi. Kanun maddesinde bir değişiklik yapılarak pâdişâha yetki verildi, o da meclisi feshetti.
5 Ağustos 1912'de yeni seçimlere gidildi. Hükümetin kampanya imkanını kısıtladığı İttihat ve Terakki Partisinin şansı kalmadı.

Kaynayan Balkanlar

İtalyanların Trablusgarb'a saldırması Balkan devletlerine şok tesiri yaptı. Bir süre Türkiye'yle ilgili faaliyetlerden el çekmiş bulunan liderler yeniden, yeni planlar yapma ihtiyacı duydular. Makedonya'da süregelen rekabetin terk edilmesindeki menfaatlerini gördüler. Türkiye'nin, başındaki savaşla başa çıkamayacağı, İtalyanlar tarafından hırpalanacağı iyi hesap edilip, bundan kâr sağlamak gerekti. Türkiye'nin Balkanlarda yanacak ateşi söndürmeye nefesinin yetmeyeceği dikkate alınıp, değerlendirilmeliydi. Bunun yolunu aradılar.
İlk önce Sırbistan ile Bulgaristan anlaştı. Bunlar esasen iki devletçik, aslana saldıracak iki tilki mesabesinde idiler amma, aslanda aslanlık kalmış mı ki?
13 Mart 1912'de yapılan Sırp-Bulgar anlaşmasına göre Türkleri yendikleri takdirde Yenipazarla Niş bölgesi Sırbistan'a, Rodop Dağlarının doğusuyla Struma Bulgarlara geçecek. Ayrıca Makedonya'nın özerkliği uygulamada güçlük çıkarırsa Bulgaristan Manastır ile Ohri'yi Sırbistan da Kuzey Makedonya'yı alacak. Komanova ile Üsküp ve geri kalan bölge¬er çarın arabuluculuğuyla iki devlet arasında pay edilecekti.
Sırbistan-Bulgaristan birliği Yunanistan'ı, Karadağ'ı, Arnavudluk'u daha sonra peşine taktı. Osmanlı askeri askerlikten fazla siyâsetle uğraşıyordu. Doğru. "Osmanlıların silâhaltında bulunan 250.000 askeri Balkan ordularının toplamından çok azdı.
Balkan devletleri savaşa, Türkiye onlara karşı tedbir almaya çalışırken devam etmekte olan Arnavud isyanı durdurulmayı bekliyordu. Büyük ordular kullanıp sindirilmeleri yerine, arzularının yerine getirilmesi, olamayacak istekleri yönünde de ikna edilmeleri düşünüldü. Birçok tavizle olsa da, isyan durduruldu. (4 Eylül 1912)

Balkan Harbi'nin Başlaması (8 Ekim 1912)

Anadolu'dan daha fazla, hem de Anadolu’yla mukayese edilemiyecek kadar fazla önem verdiğimiz Rumeli'nin tamamen elimizden çıkmasının savaşıdır bu. Türkiye Türklüğüne bir dizine yanık Türkü kalacak bu savaştan; bir de yanık bağırlı yüz binlerce göçmen... "Esme bre deli rüzigar yolda yolcum var benim" diyerek hisleneceğiz; sonra da, elimizden çıkan Edirne'yi tekrar alabildiğimiz için teselli bulacağız. İlerleyen zaman içerisinde heba edilen camilerin, köprülerin, kervansarayların direkleriyle, sütunlarıyla devamlı yıkılacağız; hele de Mimar Sinan'ın, adına kitaplar yazılan eserlerinin yok oluşuna esef edip duracağız, nesiller boyu...
Türkler bütün dünya tarafından savaşçı bir millet olarak kabul edilirken, Balkanlar'da "dört eski vilayet ve ilçemiz karşısında" yenileceğimiz kimsenin aklından geçmezdi. İşte bir Fransız gazetecinin sözleri. İlhan Bardakçı'dan naklediyoruz:
"Beklenmedik bir fevkalâdelik olmazsa, ne Bulgarlar, ne Yunanlılar ve ne de Sırplarla Karadağlılar Türkleri yenebilirler... Ben daha geçen yıl Libya da 100 bin kişilik modern İtalyan ordusunu 1700, evet mübalağa etmiyorum beyler, sadece 1700 Türk askerinin perişan ettiğini gördüm..."
"Ve Libya'daki 1700 Türk'ü yöneten iki ufak tefek adamdan bahsediyor, aynı gazeteci; "Pâdişâh Libya'ya Enver ve Fethi Bey isminde iki binbaşı göndermişti. Tanıdım kendilerini. ( ) Tam bir yıl o yüz binlik İtalyan ordusu 1700 Türk askerinin karşısında çakıldı kaldı." diyor. Ve bir başka yabancı gazeteci "Türk ordusunu yenmenin imkânı yok. Ama dikkat ediniz Türk ordusu diyorum. Çünkü bugün için Türk ordusu artık mevcud değildir..." (İmparatorluğa Veda)
Ordunun politikaya bulaştığını anlatıyor gazeteci. Bulgar ordusunun disiplinini övüyor. Türkiye'nin yenilmek, küçülmek alın yazısıdır artık. En iyi vezirler de işbaşında olsa bir şey fark etmiyor. İtalya harbi, daha doğrusu İtalya ile Libya harbi çıkmadan önce İtalya'dan gelen Roma sefiri Hakkı Paşa ile Balkan Harbi'nden evvel Bulgaristan'da bulunan, "Asım Bey zavallısı da Bulgaristan'dan geldiği halde, Bulgar ihtirasatından o kadar gafildir. Hattâ son Said Paşa kabinesinin istifasından bir gün evvel Meclis-i Mebusân'da kürsüye çıkıp, "Balkanlar'dan imanım kadar eminim!" demişti.
Acaba imanı mı çürüktü hariciye nazırımızın? Balkanlar'dan emin olununca bu fakir devletin masrafını azaltmak lâzımdı. Asım Bey'den sonra bir başkası hariciye nazırı olur. (sıkça söylediğimiz gibi) Osmanlı'da adamı mı yok; biri gider, biri gelir... Asım Bey'in yerine de biri geldi.
Rusya Türkiye'ye teminat veriyor. Balkanlar'dan korkmayın, diyor; buna bizim hariciye nazırımız hemen inanıveriyor ve 120 taburumuz terhis ediliyor. "Türklere karşı beslediği hisler şüpheli olarak tanınan hariciye nazırımız Gabriel Noradungiyan'dır ve Ermeni'dir bu şahıs, bu şahıs İttihatçıların memurudur!
"21-23 Ekim'de Bulgarlar Edirne ile Kırklareli arasında Süloğlu ile Pınarhisar muharebelerini, 28 Ekim - 2 Kasım'da Lüleburgaz muharebesini kazandılar. Türk ordusu dağıldı, çözüldü ve geriledi. Kırklareli düştü. Düşman Çatalca önlerine geldi."
Pınarhisar, fetihlere giden Pâdişâhların dinlendiği yer idi. Şimdi askerimiz çil yavrusu gibi Bulgarların önünden kaçıyor, Bâb-ı Âli iktidar lotosu oynuyor!!!
Balkan Savaşı'nı kaybedişimiz askerin politikası yüzündendir, deniyor ya, galiba gerçek. İşte bir Talât Paşa, arkadaşları ile arası açılır ve Edirne'de Şükrü Paşa'nın yanında alır soluğu. Şükrü Paşa Edirne'yi savunan kahraman ihtiyarımızdır. Der ki:
"Seni hemen Edirne'nin ortasında idam ettirmemi istemiyorsan, bu günden tezi yok, çekil git buradan Talât Bey oğlum, sen ki sabık dâhiliye nazırısın, sen ki Edirne'ye vatanseverlik göstermek için er rütbesi ile gelmişsin... Ve sen ki, bana yardımcı olmak yerine orduyu ifsad ediyor, askere dövüşmemesini telkine çalışıyorsun... Çek git buradan, İttihat ve Terakki'yi iktidara getirmek için başka yerlerde çalış." (İmparatorluğa Veda)
Şükrü Paşa'ya demişlerdi ki İstanbul'dakiler: "30 gün dayan yeter." Şükrü Paşa tam 155 gün dayanmış, yiyecek bir şey kalmayıp da askerlerin "ekmek... ekmek" diye inlediği günlerde süpürge tohumların bile gıda olarak kullanmışlardı. Hastanede kendine gelen yaralı askerin "İlaç istemem bacı hemşire, bir dilim ekmek ver bana" dediği günler... ve o günlerde bir Osmanlı Paşası, başkumandan vekili Nâzım Paşa, Çatalca hattında tren vagonundan dışarıya boş şampanya şişesi atıyor. Görgü sahibi bu olayı oğluna anlatmış, oğlu da Yılmaz Öztuna'ya, biz de Öztuna'nın kitabından aldık.
26 Mart Çarşamba günü, maddi hiçbir şeyi kalmayan Şükrü Paşa, Bulga-lar'a teslim olur. "General İvanov'un hürmetle karşıladığı büyük Türk kahramanı şanlı kılıcını düşmana teslim eder." Daha sonra Edirne'ye Kral Ferdinand gelir ve Osman Paşa ile Ahmed Muhtar Paşa'ya yapılardan takliden kılıcı Şükrü Paşa'nın beline takar.
Bu talihsiz harbin sonunda Edirne yine bize geçer, ama hepsi bu kadar. Öteler ellerindir, pasaportla gider vize alabilenler... Şükrü Paşa istenenden beş kat fazla mukavemet gösterip yine de yardım alamamış ve her şey bittikten sonra mağlup kahraman olarak İstanbul'a dönünce, halktan, bu yiğit ihtiyarı görmek isteyenler garı doldurur. Fakat itibarları sarsılacak olan İttihadçılardan Cemal Paşa, trenden el çabukluğu ile kapar kahramanı bir arabaya bindirir, kimseye göstermeden kaçırır. Bu olayı Şükrü Paşa İsmail Hami Danişmend'e anlatmış, şöyle:
"Şükrü Paşa diyor ki: "Harbin bidayetinde hükümet benden Edirne'nin bir ay muhafazasını istedi. Elimde bu noktaya aid bir vesika da var; ben her türlü mahrumiyete rağmen taahhüdümün beş misli dayanarak 155 gün mukavemet ettim. İşte buna rağmen esaretten avdetimde İttihat ve Terakki hükümeti beni tekaüde sevkedip menkûp yaşattı."
İttihad ve Terakki ile onlara karşı meydana getirilen Halaskar Zabitan grubunun politik çarpışmaları devletin batmasına sebep aladursun, İstanbul'un elimizde kalmasına sevinecek günleri atlatmıştık. Edirne'yi Bulgarlara bırakmamış olmamızı büyük başarı olarak görmek durumundaydık! O günkü zevat böyle düşünüyordu, her halde. İttihatçılar politikaya bir hayli yatkın olduklarından Halâskârân grubu başkanı Harbiye Nazırı Nazım Paşa'yı bile elde etmeyi başarmışlardı. (Tren vagonundan şampanya şişesi atan paşa).

Bâb-ı Âli Baskını (23 Ocak 1913)

Talât, Enver ve Cemal Beyler İttihatçıların liderleridir; bunlar harbiye nazırını elde edince çok işler plânlamaya başlarlar, pek çok kişi ile pazarlığa girişirler. Balkan Harbi devam etmektedir.
"Tesadüfen Bâb-ı Âli'nin önünden geçerken gördüğüm 8-10 kişi" İsmail Hami Bey bu kadar görmüş, böyle diyor; bazıları bu sayıyı 200'e kadar çıkarıyor. 23 Ocak Cuma günü "Enver Bey kır bir ata binmişti. Diğerleri kamilen yayandı. Ellerinde birer küçük bayrak vardı. ( ) Reşit Bey'in hatıratında söylediği gibi bunlar hakikaten "cemiyeti beşeriyenin en müstekreh tortularındandı." Enver'in bindiği kötü beygirin dizginlerini iki tarafından iki çeteci tutuyor, hepsi birden ve hiç durmadan tuhaf bir külhanbeyi telaffuzuyla: "Yaşşassin Enver Bey, yaşşassin millet!" diye bağırıyorlardı. Bunların içinde Talât Bey yoktu."
Kahramanlar! Bâb-ı Âli'yi basarlar, 2 subayla 8 nöbetçi er şehit edilir. Olayı duyup Bâb-ı Âli'ye gelen Nazım Paşa Enver Paşa'ya "Sen siyasetle uğraşmayacağına dair söz vermemiş miydin? Şahsî ve askerî namusun üzerine bana verdiğin söz bu muydu? Bu Nazım Paşa pek namuslu olarak anlatmasa da, kendisine yapılan namussuzluğa tahammülü yoktur. Hiddetini yenemeyen Nazım Paşa: "Peze…, beni aldattınız!" diye bağırır. Bu ağzından çıkan veya oradakilerin duyduğu son sözleri olur. Bir kurşunla Nâzım Paşa dünyaya veda eder. "Kim vurdu? Enver Bey mi, Yakub Cemil mi? Hâlâ belli değil." diyor Yılmaz Öztuna.
Bu olayla ilgili Yılmaz Öztuna böyle kanaat belirtiyor ama Hüsameddin Ertürk'ün sözleri farklı.
Hüsameddin Bey o sıralarda binbaşıdır; İttihatçılarla içli dışlıdır; baskın öncesi bazı toplantılarına da katılmıştır. Tabanca seslerini duyup dışarıya fırlayanlardan birisi Harbiye Nâzıırı Nâzım Paşa'ydı. "Enver'i görünce şaşırmış: "Bu ne cüret burada ne arıyorsunuz, asî herifler!.." diye bağırmaya başlamıştı. Enver, Paşa'yı askerce selâmlamış: "Vatanı satanlara ordu müsaade etmeyecektir..." demişti. İşte tam bu sırada, yanında duran Yakub Cemil, kolunu paşanın arkasından çevirip, sağ yanağına tabancayı yaklaştırarak onu vurmuş ve yere sermişti. Enver hiddetle: "Eyvah, ne yaptınız, bu cinayete ne lüzum vardı?.." diye bağırınca hâlâ tabancasından duman çıkan Yakub Cemil Nâzım Paşa'ya bir kurşun daha sıkarak: "Bu herife laf anlatılır mı?" diye cevap vermişti."
Enver Bey'in istediği nedir? Sadrâzam Kâmil Paşa'nın istifası. 83 yaşındadır Kâmil Paşa. Fransızca, İngilizce, Yunanca, Arapça ve Parsça bilir. Şöhreti Avrupa'ya yayılmış bir devlet adamı olan Paşa, böyle buhranlı bir zamanda yapılan işin hata olduğunu söyler. Enver Bey için hiç mühim değildir ve Kâmil Paşa sadâretten istifa eder, ama "Makamı Sadâret" başlıklı kâğıtlardan birini alır ve "Asker tarafından vâki talep üzerine istifa ettiğini bildiren satırları yazar. Enver Bey asker tarafından gerekçesine halk kelimesini ilave ettirir."
Bundan sonra Enver Bey, Mahmut Şevket Paşa'yı getirtir sadârete, hüküm artık onundur.
Bütün bu olaylar, Türklere ait topraklar paylaşılırken yaşanır İstanbul'da. Devletin başı olan Pâdişâh Sultan Reşad ne yapıyordu acaba? 500 senelik Türk yurdu elimizden çıkmış, evladı fatihan kovuluyor öz toprağından. Ölenler! Bulgarların iğrenç tecavüzlerine uğrayanlar ve her şeylerini bırakıp İstanbul'un yolunu tutanlar... İstanbul'dan Anadolu'ya dağılanlar... Koyunun kuzudan ayrıldığı bir hercü merc.
Yüzbinlerce göçmen ağıt figan içerisinde barınak bulma çabasıyla yaşamaya çalışırken Pâdişâh ne yapıyordu? Maalesef hiç bir şey! Bir şey yapmasına imkân verilmiyordu ve imkân bulacak meziyetlere de sahip değildi. Sarayında, hayatına dokunulmaması ona yetiyordu. Belki de olan bitenlerden haberi bile yoktu. Belki de Avusturya ateşemiliterinin şu yazdıklarını okumamıştı ve duymamıştı:
"Hayatım, altımdaki atın gücüne bağlı idi. Yıkıldığı an buralarda kalmaktan başka bir şey beklemiyordum. İki gündür üzerimdeki iki parça çikolata ile idare ediyordum. Ama cebimdeki ekmeğe henüz dokunamamıştım. Bir ara durdum. Ekmeği çıkardım. Isıracak ve karnımı doyuracaktım ki, ilerideki derenin kenarında bir şeyin kımıldadığım hissettim. Baktım kanlar içinde bir yaralı. Sesi çıkmıyordu amma, kolları bir şeyler ister gibi bana uzanıyordu. Gözleri elimdeki ekmeğe takılmıştı. Ekmeğim elimden kaydı. Yaralı asker çılgın gibi atıldı. Yarı kan, yarı çamura bulanmış ekmek parçasını cinnet getirmişçesine ısırmağa başladı." (İlhan Bardakçı'nın, İmparatorluğa Veda adlı kitabından).
Pâdişâh, daha önce de söylediğimiz gibi İttihatçıların istedikleri kâğıtları mühürlüyor, istenen tayinleri yapıyordu. Bâb-ı Âli baskınından sonra Enver Bey, yeni tayinler yaptırmış, saraydan dönmüş halka tebliğ ediyor.
O günleri yaşayan, o olayı olay yerinde gören, gördüklerini kitabına aktaran İsmail Hami Danişmend anlatıyor:
"Enver Paşa yeni tayinleri binek taşından, halka anlattıktan sonra, "Pâdişâhım çok yaşa!" dedi ve artık mahşerleşen kalabalık da tekrar etti."
Pâdişâhın adı ara sıra böyle anılıyordu. Yine imzalanacak bir kâğıt sürülmüş önüne, yüreği cızlar Sultan Reşad'm, tereddütle etrafına bakar; "Şimdi ne yapalım?" der. Sultan Abdülmecid'in kızı M-nire Sultan'ın kocası Salih Paşa'nın idam hükmüdür bu imza bekleyen kâğıt. Ve Dâmad Paşa iftiraya uğramıştır. Pâdişâh, yeğeninin kocasını kurtaracak cesaretten mahrumdur.
Cemal Bey (henüz Paşa değil) İstanbul muhafızıdır, der ki:
"Eğer zat-ı şahane Salih Paşa'nın idamına irade vermezse, ben irade olmaksızın asarım, sonra siz beni asınız!"
Yiğit bir Padişaha söylenemezdi bu söz ve terbiyeli bir devlet adamı Padişahına karşı böyle bir davranışı aklından bile geçirmezdi!
Dâmad Paşa asılır, Sultan amcasına beddua eder, "Sakalı kana boyansın" der.
Dâmad Salih Paşa suçsuz olduğu halde idam edilince Sultan Reşad hakiki dostlarından da mahrum kalmıştı.
Şehzadeler ve sultanlar küsmüşler, "baba" diyenler kendisinden yüz çevirmeye başlamıştı.
Babı Âli baskınıyla sadârete getirilen Mahmud Şevket Paşa (23 Ocak 1913) beşinci ayını yarılamıştı. Bir suikaste kurban gitti Paşa.
Mahmud Şevket Paşa günlük tutan bir devlet adamıydı. Ölüm gününe kadar gelen hatıralar -eğer yaşasaydı-, o günü de içine alacaktı. Alışılmış bir düzende yaşayan Paşa, alışılmış vakitte, Bab-ı Âli'ye gitmek üzere Harbiye Nezâretinden çıktı. Bâyezid Meydanını dönmeden evvel karşı sokaktan gelmekte olan bir cenaze arabası gördüler ve cenazeye hürmeten beklediler. "Ne olduysa bu sırada olmuştu." Çapraz ateşe tutulan arabada Mahmud Şevket Paşa ile beraber Bahriye subayı İbrahim Bey ve Paşa'nın ağası da şehid olmuştu."
Suikastla ilgili geniş çaplı tahkikata başlanıp, birçok fail yakalandı. Suçlu olduğu sanılan ama yurt haricinde olduğu için ele geçmeyenler de vardı.
Olayla ilgisi olduğu varsayılan 37 isim tespit edilmiş, bunlardan, ancak onu bulunmuştu; bunlar, Bâyezid Meydanına sıralanan Darağaçlannda sallandırıldı. İşte, az önce yeğeninin "sakalı kana boyansın" diye beddua ettiği, pâdişâhın çaresizlikten idamına onay verdiği Salih Paşa bu idamlıklardan biriydi ve suçsuz olduğu anlaşılmıştı. Diğerleri: Miralay Fuad Bey, Bahriye Yüzbaşılığından istifa eden Şevki Bey, Yüzbaşı Çerkez Kazım Bey, Mühib Bey (Polis Müdüriyeti Siyâsî Müdürü), Topal Tevfik, Çerkez Ziya ve kardeşi Hakkı, Mülazım Mehmed Ah, Abdullah Safa Efendi.
İsmail Hami Danişmend'e göre bir suikasde kurban gitmesi, Mahmud Şevket Paşa'yı yaptığı kötülüklerden temize çıkaramaz. Trablusgarb'ın silahsız bırakılıp, iyi savunma yapamaması, Selanik'in elden çıkması gibi durumların mesulü Mahmud Şevket Paşa'dır.
Bu suikast olayıyla Paşa ölmüştür ama onun taraftan İttihatçılar bir bahane elde etmiş olarak tedhiş hareketine başlamışlar, kendilerine muhalif olan 350 kişiyi tevkif edip yurt dışına göndermişler, böylece Paşa'nın kötülüğü ölümünden sonra da sürmüştür. Az önce idam edilenlerin isimlerini vermiştik. Divan-ı harb-i örfi, Avrupa'ya kaçtıkları için bulamadığı, aşağıda isimleri yazılı kişileri de idama mahkum etmişti. "Prens" denilen Sabahaddin Bey, sabık Dahiliye Nazırı Reşid Bey, eski sefirlerden Kürt Şerif Paşa, eski mebuslardan Gümülcineli İsmail Bey, Kaymakam Zeki Bey, Mütekaid Jandarma Yüzbaşısı Mehmed Efendi ve Kemal Midhat, Pertev Tevflk ve Çerkez Nazmi Beylerle Abdurrahman, Kavaklı Mustafa ve Yüzbaşı Çerkez Kâzım'ın kardeşi Hikmet Efendiler."
Suçlu zannı ile mahkeme edilenlerden sekiz kişi beraat etmiştir. Bu da adil olduklarım gösterme lüzumundan yapılmış olmalıdır.

Balkan Sulhu (21 Temmuz 1913)

Balkan Devletleri kendi aralarında anlaşmazlığa düştü. Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ birbiriyle uğraşırken Romanya fırsatı değerlendirmeye başladı. Türkiye Edirne'nin acısıyla kıvranıyordu. Karışıklıktan istifade edip Edirne'yi Bulgaristan'tan alma vaktiydi. Bulgaristan diğer komşularıyla savaşırken Türk Ordusu Edirne'yi sessizce işgal etti. Ortada yapılan anlaşma vardı ve Edirne'nin işgali anlaşmaya aykırıydı. Burada hileyi şeriyeye başvuruldu. "Teşkilât-ı Mahsusa"nın teşkili hemen Yüzbaşı Süleyman Askerî Bey'in başkanlığında yapılıverdi. Süleyman Askerî Bey'in rütbesi, Hüsameddin Ertürk'e göre Erkânı harp binbaşısıdır. Kurulan Teşkilat-ı Mahsûsa gayriresmî idi. Emrindeki "çetelere Ortaköy, Kırcaali kazalarıyla, Dedeağaç ve Gümülcine sancaklarından mürekkep olan Garbî Trakya'yı Muşta nehrine kadar işgal ettirip, ciddi bir şey olmayan bir İslam devletçiliği kurdurdu."
Bundan sonra Osmanlı Devleti'ne iltihak eden bu sözde devlet, Edirne'nin ebediyyen Türk'ün olmasında mühim bir vazife görmüştür. Daha sonra da sıra sulhe gelmiş ve Balkanlar macerası bitmiştir.
Edirne'nin hududumuzun dışında kalmasının verdiği çöküntü o kadar derindi ki, nasıl olursa olsun orayı yeniden sahiplenmek Türk milletinin yüzünü güldürmeye yetti.

Birinci Cihan Harbi (11 Kasım 1914)

Devlet, Balkan harplerinin yaralarını saramadan, yeni bir felâketin ortasında çırpınmaya başladı. Bu felâket Birinci Cihan Harbi'dir. "İtilaf-ı Müselles" denilen İngiltere, Fransa, Rusya devletlerine harp ilan ederek hiçbir lüzum olmadığı halde, Almanya ve Avusturya, Macaristan'ın yanında yer alması Türkiye'nin gerçek felâketi olmuştur.
Bu harp niçin çıkmış? "Büyük Sırbistan" hayalindeki 19 yaşında bir çocuk "Garvilla Princip" Kara El Komitesi mensubudur. Saray-Bosna'ya gelen Avusturya Veliahdı Ferdinand'a suikasd düzenler ve hem veliahdı hem de karısını öldürür... İşte Avrupa devletleri biribirine, bundan sonra savaş açarlar. Rusya ile Japonya da savaşa iştirak eder. Her birinin ayrı bir hesabı vardır. Otuz devletin yer aldığı bu savaşta Türkiye'nin işi ne? Niçin bu harlı ateşin ortasına atılmıştır? Bunu bilen sadece dört kişi; bunlar Sadrâzam Said Halim Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dahiliye Nazın Talât ve Meclis-i Meb'usan reisi Halil Bey'dir. O zaman henüz Fransız taraftan olduğu için Bahriye Nazın Cemal Paşa'ya haber bile verilmemiş ve tabii diğer vükeladan da gizli tutulmuştur! "Dünyada misli görülmemiş olan bu feci hakikat hem Talât ve Halil Beylerin hem Cemâl Paşa'nın hatıratıyla sabittir."
İsmail Hami Danişmend'in "İhaneti vataniye" diye nitelediği Birinci Dünya Savaşı'na girişimizi, bakın Enver Paşa nasıl karşılıyor. Bir hile ile iki Alman gemisine sahip çıkılmış, İngilizlerin elinden kurtarılmış, felâketimizin ilk adımı bu operasyon olmuştur. Sonra, Vekiller Meclisi'ne geç gelen Enver Paşa gülerek içeriye girip, "Bir oğlumuz dünyaya geldi" demiştir.
Bu nasıl oğlansa? Uğursuz gelmiş, ebeveynini mahvetmiş. İlân edilen 29 imzalı Cihad-ı Ekber bile hiçbir fayda sağlamamıştır. "Ve hattâ fetvalarla beyannameler kâffe-i aktâr-ı İslâmiyyeye pek tabii olarak dağıtılmamıştır."
Müslümanların lideri Halife Sultan'ın hiçbir şeyden haberi olmadıktan sonra "Cihad-ı Ekber" ne ifade eder ki?
Birinci Cihan Harbi denilen o kanlı dünya boğuşmasının bizi ilgilendiren hiçbir sebebi yok iken, tarihçilerin ifadesinden anlaşılan o ki, birkaç maceraperestin yüzünden balıklama dalıvermişiz. Artık kaynar kazanın içindeyiz. Daha az yanıkla kurtulmamız, nasıl olacak?
Çanakkale'de İngilizler Mesudiye zırhlısını torpillerler.
Irak'da, İngilizler Basra vilayet merkezini işgal ederler.
Sînâ - Filistin - Suriye cephesi: Cemâl Paşa Mısır fethi hülyasıyla Suriye'dedir. Tavırları, muzaffer kralları andırır. Pâdişâhlar gibi hareket eder. Cuma Selâmlığı'na çıkışında alkışçılar dizilir kapının iki yanına ve bağırışırlar:
- Allah cemildir ve cemâli sever!
Şam Araplarına nümayişler yaptırılır. Arapça sloganlarının Türkçesi şöyledir:
"Haydi zafere, haydi zafere! Cemâl Paşa gir Mısır'a!" ve "Ey Şam valisi, ey vali: Bizim ırzımız pahalıdır!"
Bu anlatılanlar, İsmail Hami Danişmend'in şahidi olduğu olayların bir kısmıdır.

Kafkas Cephesi

Kafkas cephesi en netameli savaş yeridir. 33 yaşında iken Harbiye Nazırı olan Enver Paşa'nın başkumandan vekili olarak atıldığı yeni ve büyük bir macera yaşanacak bu cephede. Kendi görgülerine, dinlediği insanların görüşlerine ve Alman Liman Van Sanders'in hatıralanna dayanarak çok kötü not veren İ.H. Danişmend Enver Paşa'yı yerin dibine batırır.
Hattâ "İttihad ve Terakki komitesinin himmetiyle Enver Paşa dâmad da olmuştur. Sultan Mecid'in oğullarından Şehzade Süleylan Efendi'nin kızı Emine Naciye Sultanın kocasıdır" derken öfkelidir.
"Hangi cepheye gitmişse askeri körükörüne hücuma kaldırmaktan başka bir şey yapmamış ve bu yüzden yüz binlerle Türk'ün kanını heder etmiştir."
İşte bu Enver Paşa, Fransız gazetecinin Libya'daki savaşçılığını göklere çıkardığı Binbaşı Enver Bey'dir. Şimdi Enver Paşa, bütün yetkilerle ve hınçla, ihtirasla donanmış olarak Kafkas cephesindedir. Parolası da hoştur Enver Paşa'nın "muvaffakiyetin sırrı taarruzdadır" der.
Enver Paşa'nın çarpıştığı yer, tükürüğün yere düşmeden donduğu Allahuekber Dağları. Karşıda karnı tok, sırtı pek, en mükemmel silahla mücehhez Moskof ordusu. Enver Paşa'nın askerinin sadece inancı var, başka bir şey yok. Evet, Üçüncü Ordu'nun inancı var da sevk ve idare eden kumandanın Almanlara yaranmaktan başka derdi olmadığı söyleniyor.
"İlkbahara ertelense netice lehimize olur, bu kış günü taarruz iyi olmaz" diyen Üçüncü Ordu kumandanını dinlemez ve azleder Enver Paşa.
İsmail Hami Danişmend'in "mecnunane macera" dediği bu savaşta aç, çıplak ve cephanesiz askerlerimiz Allahuekber Dağları'na serilirler!
Yılmaz Öztuna 90500 şehit verdiğimizi yazıyor. Kuru ifadeler yakışmaz bu faciayı anlatmaya, yürekleri galeyana getirmeyi de istemiyoruz, bu işi daha önce yapan İlhan Bardakçı'nın kitabından istifade etmeye çalışalım. O da Rus Kafkas ordusu başkanvekili Dük Aleksandroviç Pietraviç'den bahsederek başlar...
"... Pietroviç, elindeki dürbünü gözlerinden çekemedi, bıraktı adetâ ve bağırdı:
- Delirmiş bu Türkler, delirmiş. Böylesine açık hedef olunur mu? Türkler gibi asker yoktur, doğru ama, bu ne acemilik, bu ne akılsızlık... Mevzilenmeğe ihtiyaç duymadan açık hedef olmuşlar...
( ) Sarıkamış'ı iki gece evvel işgal etmişiz. Kolordunuz erimiş.. Ve karşı saldırı sonucu çekilmişiz. Mustafa Nihad Bey ve emrindeki 79 kahraman dörtyüz metrelik mesafeyi sekiz saatte alırlar. Hedefe vardıkları zaman artık 18 kişidirler. Mevzilenmek isterler, nasip olmaz. Olmamıştır herhalde ki, gece yerini sabah ışıklarına terkettiği zaman Rus Kurmay Başkanı Pietroviç şaşkınlık içinde önce ateş emri verir. Sonra eline almıştır dürbününü. Dünya tarihinin görmediği sahneye işte o zaman şahit olur."
"İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuzlarının çukurlarında yuvalanmış mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Kaput yakaları Allah'ın rahmetini o civan delikanlıların vücuduna akıtmak istercesine, semaye dikilmiş, kaskatı. Hele bıyıkları, hele bıyık ve sakalları. Her biri birer fütuhat oku misilli dimdik. Ve gözleri. Dinmiş olmasına rağmen, kahredici tipinin bile örtüp gizleyip kapatamadığı gözleri... Hepsi açık. Tabiata, başkumandana, karşıdaki düşmana ve 'talihe' isyan eden, ama Allah'ına teslimiyetle bakan gözleri, açık. Vallahi açık, açık..."
"İkinci sırada bir manzara ki, hiçbir heykeltıraş eşini yaratmaya muvaffak olamamış. Başları korkutucu katılıkta semaya dönük, bilekleri üzerinde kümelenen kar'a rağmen, güçlerini dile getiren, Sağrılarındaki fişek sandıklarını debelenip yere atmağa tenezzül etmemiş iki katırın başındaki, altı esatir güzeli Mehmed... Sandıkları bir avuçlamışlar ki, kâinatı biz o hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilivermişler..."
"Ve sağ başta Binbaşı Mustafa Nihad... Ayakta. Yarabbi, bu bir ayakta duruştur ki, düşmanı da, kindarı da, melunu da Allah'a sığındıkları günkü çaresizlik içinde yere çökertmiş velvelesi halinde... Belinde fişekliklerinin o kurban olunası çıkıntılarını örtüp yok etmeğe, gece düşen tipi bile razı olmamış. Boynundaki dürbünü sağ eli ile kavramış. Havada kalmış, kale sancağı gibi... Diğer eli, belli ki semaya kalkıp rahmet dilerken öylesine donmuş... Hayrettir, başı açık. Gür kara saçları beyaza bulanmış..."
"( ) Pietroviç'm karargâhına gönderdiği rapor, hıçkırıklı bir ağıt gibidir: "Allahuekber Dağları'ndaki son Türk müfrezesini teslim alamadım. Bizden çok evvel Allahlarına teslim almışlardı."

24.12.1914

Bütün bunların sebebi Enver Paşa'dır denir. Bir de onun sonuna bakalım. Ayrılmak zorunda kaldığı vatanına, milletine faydalı olmak için çırpman Enver Paşa "Kafkasya'ya geçmeyi düşündüm" diyor. Kırım'dan bir yelkenliye biniyor. Şans bu ya yelkenli batıyor. Tutunduğu bir tahta parçasıyla, günlerce denizde kaldıktan sonra tekrar Kırım'a dönüyor. Amcası Halil Paşa'ya anlattıklarını dinleyelim: "Moskova'ya kadar gitmek zordu, Alman tayyaresi ile Berlin'den Moskova'ya hareket ettim, fakat tayyare yolda arıza yaptı. Kovra'ya inmek zorunda kaldık ve burada tevkif edildim. Kendimi Manastırlı bir eczacı olarak tanıtıyordum, durumdan şüphelendiler, tevkif edildim. Fotoğraflarımı çektiler ve soruşturmaya başladılar. Bu sırada tevkifhanede tanıdığım bir dost vasıtası ile Berlin'e haber gönderdim, ayrı bir kanaldan gelen cevapta belli bir gün ve saatte bir Alman tayyaresinin Kovra hapishanesinin yakınında meydana ineceğini, hiç beklemeden tayyareye binmemi bildiriyorlardı. O gün yanımda silahlı bir nöbetçi olduğu halde meydan civarında dolaşıyordum, tam bildirildiği vakitte tayyare indi. Nöbetçi telaşlanmıştı. Elinden silahını aldım, kendisine doğrulttum ve uçağa attım kendimi. Moskova'ya böylece gelebildim işte."
Ve Enver Paşa, Türkistan bağımsızlığı için savaşırken bir Rus süngüsüyle ş-hid düşer. (4 Ağustos 1922)
Çanakkale savaşına hiç temas etmeyeceğiz; malum 250 bin şehid ve yaralı verdiğimiz ve bir o kadar karşı tarafın zayiatı ile dünyayı hayran bırakan bir zafer kazanmıştık. Avrupalılar yüzlerce kitap yazmış bu savaşla ilgili, bizde de bir miktar yazılmış.
Sadece birkaç ana başlık vereceğim:
25 Nisan 1915 Pazar günü, düşman askeri Çanakkale boğazında karaya çıkmaya başladı. 8–9 Ocak 1916'da düşman askeri yenilmiş olarak Çanakkale'den çekildi, gitti. Denir ki: "Çanakkale geçilmez!" geçilemedi, şayet geçilseydi? Düşmanın ilk hedefi İstanbul'du. Sonra; İngilizlerin ve Fransızların Rusya'ya ulaşmaları kolaylaşacak ve bunlar oradaki iç çalkantıyı önleyecek, Rusya rahatlayacak, Rusya adamakıllı zebun düşen Türkiye'yi ezebildiği kadar ezecekti. Allah'tan ki, yiğitliğin destanını yazarak şehit olan 250 bin askerimiz -ki çok büyük miktarı yedek subaydı- herhalde, hem Türkiye'nin, hem de dünyanın kaderini değiştirdi.
Çanakkale savaşlarında Türkiye'nin ölü ve yaralı sayısı 250 bin kişi olup İngilizler 205 bin, Fransızlar 47 bin ölü bıraktılar. Ne İngiliz, ne Fransız, ne de bir başkası Türklerin bu kadar mukavemet göstereceğini bilebilirdi. Balkan Savaşında uyduruk devletçiklerle başa çıkamayan Türklerin Çanakkale'de dünyanın süper güçlerini yere sermesi neyin nesiydi? Bu şanlı neticeyi başkaları da merak etmiş ve bir yabancı gazeteci bu merakın cevabını bulmuş. Çanakkale Zaferinin sırrı o yabancının anladığı gibi, ne yazık ki, sonraki zamanlarda bizler! tarafından tam manasıyla algılanamıyor.
Saldırganların pes etmeyi gururlarına yediremedikleri, ama başka çarelerinin de kalmadığı günler idi. Bir grup Avrupalı gazeteci yerinde inceleme yapmak, gazetelerine havadis toplamak için Çanakkale'ye gelmiştiler. Çok farklı manzaralar görmüş, şaşırmıştılar. Zamanın süper güçlerini dize getiren milletin çocukları en şaşırtıcı manzara olarak görünüyor. Çanakkale'nin karla kaplı daracık sokaklarında, dizlerine kadar batıp çıktıkları karı toplayıp Kardan Adam yapmaya çalışan çocuklar gerçekten çocuk muydu, yoksa hareket eden çuval mı? Gazetecilerden birinin kafası gördüğü sahne ile allak bullak oluyor... Bundan sonrasını "Çanakkale Mahşeri"nden aktarıyorum:
"Aynı zamanda Türkolog olan Mösyö Valentin çocuklara yaklaşıp, konuşmaya başladı:
— Kaç yaşındasın?
— Sekiz.
— Sen?
— Dokuz.
— Sen?
— Ben de dokuz.
Bakışlarım mosmor olmuş yüzlerinde, ellerinde, ayaklarında gezdirdikten sonra ilk soru sorduğuna çevirdi:
— Baban ne iş yapıyor?
— Öldü.
— Nerede öldü?
— Harpte.
— Niçin öldü?
— Din için öldü.
— Din için öldüğünü nereden biliyorsun?
— Caminin imamı söyledi.
Diğer ikisi de sorularına aynı cevabı verdi.
— Size anneleriniz mi bakıyor?
Soruyu ilk yönelttiğine baktığı için, o cevap vermek mecburiyetini hissetti.
— Üçümüzün de annesi öldü. Ebeni-nemiz bize bakıyor.
— Nerede oturuyorsunuz?
Bir eliyle de karşıdaki derme çatma kulübeyi işaret etti.
— Şurada.
Çanakkale Mahşeri adlı kitap, gördükleri ve duyduklan karşısında Mösyö Valentin'in duygulandığını, geçmişe dalıp, Türk kahramanlığı ile dolu tarih sayfalarını hayalinde yaşadığını anlatıyor ve bu konuyu şöyle bağlıyor:
"... Kulübenin kapısı açıldı; bastonuna dayanarak bir koca karı dışarıya çıktı ve çağırmaya başladı.
— Gazanfer! Muzaffer! Mücahit!..
Ha!..
En karanlık gününde çocuklarına bu adları takan millet, bir yerde toprağa gömülse bile, bir başka yerden fışkırır!.."
"Gazanfer" iri aslan, "Muzaffer" girdiği savaşta galip gelen, "Mücahit" din düşmanlarıyla savaşan demektir.
Türkolog gazeteci Valentin bu mânâları biliyordu; Türk zaferinin sırını çözmesi zor olmadı. Konuştuğu çocukların üçü de Osmanlı Devleti can çekişirken dünyaya gelmiş ve taşıdıkları adları almıştılar. Ölüm döşeğinde inleyen bir millet hâlâ Gazanfer, Muzaffer ve Mücahit doğuruyorsa, hayata bakışı sağlamdır. İnanmanın mükâfatı görülmüştür. Yok olduğu sanılan bir millet "varım" di¬ebilmenin semeresini, İstiklal Harbi ile dünyaya da tasdik ettirmiştir.
Çanakkale harpleri ile ilgili bir cümle de İsmail Hami Danişmend'den alıyorum:
"Türk tarihinin muhteşem destanlarından olan Çanakkale menkıbesinin bütün şan ve şerefi "Mehmetçik" denilen eşsiz Türk neferine aittir."
Türk milleti birçok cephede birden savaşıyor, devamlı toprak ve evlat kaybına uğruyor. Din düşmanlarımızdan yediğimiz kurşunların bir kısmına, daha önce, bizim onlara yedirdiğimizin iadesidir diyebilirdik... Lâkin hazmı güç olan bir şey var; Türkiye, din kardeşleri Arapların İngiliz propagandasına yahut sarı İngiliz altınlarına kanması sonucu, bir de arkadan hançerleniyordu. Bu, Araplar için yüz karasıydı. Bu, diğer yaralardan fazla acı çektirdi. Bütün Arapların suçlanması akla, mantığa, vicdana mugayirdir; bu işte başrolü oynayan Mekke Şerifi Hüseyin'di. Şerif Hüseyin'den çok kısa bahsedeceğiz:
Bilindiği gibi, Mekke, Yavuz'un 1517 Mısır fethinde Türk hâkimiyetine girdi. O gün bugündür Osmanlı Devleti'nin tayin ettiği valiler tarafından yönetiliyor. Daha geniş bir ad denirse, emirlik ve idaresine bakan da Emir'dir. Hüseyin Paşa Beni Kulâde sülalesinden bir Arap ve devlet ona paşalık vermiş. Sultan Hâmid zamanında, Mekke'ye Emir atanmak için çırpındığı halde isteğine kavuşamıyor. Pâdişâh onun "haris ve menfaatperest" olduğunu biliyor; öyle bir yere gönderilmesini uygun görmüyor. Şurayı Devlet azalığıyla İstanbul'da istihdam edilen Hüseyin Paşa, meşrutiyetin ilanından sonra İttihat ve Terakki'nin gafletiyle 1909'da meramına kavuşuyor. Mekke Emiri olan Hüseyin Paşa Peygamber Efendimizin kızı Hz. Fatma'yla akrabalığını, yani, Hazreti Hüseyin'in soyundan olduğunu kabul ettirip Şerif Hüseyin oluveriyor.
Şerif Hüseyin'in utanç verici kalleşliğine girmeden, İngilizlerle yaptığı, Türkü arkadan vurma planlarını anlatmadan geçiyoruz. Biz, oraların bizim için ne ifade ettiğini biliriz de, Hüseyin bilmezmiş, ne yapalım. Mekke'nin, Medine'nin hatta Yemen'in bize maddi hiçbir şey vermediğini biliriz. Mekke'ye Surre Alayı gönderdiğimiz de hatırlardadır. Yemen'in yanık türküsü hâlâ gözler buğulanmadan dinlenebilmez!
Bunları geçelim de şunu deyiverelim ki Türk milleti dindaşından yediği tekmeye pek içerlemiştir. Türk gençleri kanını sebil etmiş Arap diyarlarında; bugünkü zengin petrol kaynakları belki de bizim kanımızla bereketlenmiştir. Yazıklar olsun Şerif Hüseyin'e...
Bağdad, Filistin, Kudüs... talihsiz kentler Türkün getirdiği huzura doyamadan gittiler. Bütün bunları herkesten daha fazla üzüntüyle seyreden bir eski padişah vardı, o da daha fazla dayanamadı. İkinci Abdülhâmid 10 Şubat 1918'de öldü.

Sultan Reşad'ın Ölümü (3 Temmuz Çarşamba 1918)

Pek çok cephede devamlı evlat ve toprak kaybederek hem nüfusça azaldık, hem coğrafî olarak küçüldük. Sultan Reşat devletinin daha fazla küçüldüğünü görmeye dayanamadan 74 yaşının içinde her şeye veda etti.




Yukarı